Yolculuk benim olduğu gibi eminim bir coğunuz içinde
hayat amacı ve keyif. Yeni yerler görmek, yeni lezzetler, yeni bilgiler ve yeni
insanlar beni hep motive eder. Yeni bir yere yol almak benim için adrenalin
kaynağı. Isteklerime ulaşmak için planlı yaşamak beni son zamanlarda zorlasa da
önceden planlamak sonuçtan memnun kalmamı sağlıyor. Ancak değişimin gücüne inanan
ben planlamanın yanına bir süredir akışı ekledim. Isteğimi tepeye koyup
devamını akışa bıraktım. Akış bana keyifin yanında güzel süprizlerde cıkarıyor.
2017’yi Lizbon’da bitirme kararımla ve seyahat dostumu
da koluma takıp tura parayı yatırdık. Akabinde hazreti Google açıldı ve şehir
ile ilgili illa ki görülecekler listesi planlandı. Plancıyım dedim ya hepsini
görecek zaman olamayacağını bilmeme rağmen genede sınırları zorlamak adına tur
rehperine özel olarak telefon açılıp an be an tahmini gezi saatleri öğrenildi.
Rehper Can Özden ( insallah yolunuz kesişşin!!) cidden sabırla hepsini
cevapladı ve destek olmaya çalışacağını da ekledi. Anlaşılan keyifli bir tur
olacaktı.
Gezi aralarında verilecek serbest zamanların, dinlencelerin
üzeri çizilip kendi planımdaki yerler yerine özenle yerleştirildi. Uyku az,
yürümek çok, kahve molası Istanbul’u beklesin. Planlara doğru ilerlemenin
bedeli vardır. Istekle doğru orantılı.
Turun bizi götürmeyi planladığı Sintra kasabasına vardığımızda girişi ücretsiz ve içinin muhteşem
olduğu kraliyetin yazlık sarayını 40dk’da rehperimiz eşliğinde geziyorum. Buraya kadar herşey seyrinde. Rehpere önceden demişim şehrin en tepe noktasındaki saraya gezeceğim diye. Çok az vaktim olduğu konusunda beni yeniden uyaran Can 1.20dk. vaktim olacağını ve hareket saatimizim 12.00 olacağını yineledi sabırla... Delimisin kızım sen diyen bakışına, ne halin varsa gör bakışını da ekleyip beni uğurladı. Rehpere o saatte geri döneceğime söz veriyorum ve güneşli Sintra sabahı saat tam 10.40'ta tepedeki saraya doğru yol alıyorum bir başıma.
olduğu kraliyetin yazlık sarayını 40dk’da rehperimiz eşliğinde geziyorum. Buraya kadar herşey seyrinde. Rehpere önceden demişim şehrin en tepe noktasındaki saraya gezeceğim diye. Çok az vaktim olduğu konusunda beni yeniden uyaran Can 1.20dk. vaktim olacağını ve hareket saatimizim 12.00 olacağını yineledi sabırla... Delimisin kızım sen diyen bakışına, ne halin varsa gör bakışını da ekleyip beni uğurladı. Rehpere o saatte geri döneceğime söz veriyorum ve güneşli Sintra sabahı saat tam 10.40'ta tepedeki saraya doğru yol alıyorum bir başıma.
Taksi veya tuktuk dediler. Ortada ne taxi ne
tuktuk. Tamam sorun yok, derin nefes ve bacaklara kuvvet tırmanmaya başlıyorum
yokuşu. Otobüs var mı? diyorum yerel birine. Var ileride diyor. Oh şükür, az ileride durak göründü... Saat 10.47...
Durakta
bekleyen kızıl saçlı, sakallı bir genç adam, tahmini İrlandalı/İngiliz, yanında
bir hayli esmer bir kadın, tahmini Hintli. Madem bekleyen var demek ki otobüs daha
geçmemiş. Şanslıyım. Ancak bekle bekle otobüs yok… Saat 10.51…
Bir anda sarı bir tuktuk.! Türk usulu yola atlayan ben, Dur yolcu! hareketi yapıyorum ve tuktuk duruyor. Yakışıklı bir şöför, içi boş. Şükür bin şükür. Yukarıdaki saraya çıkarmıyız? Tabii ki ama minimum 2 kişi.
Yağmur arttı ve zaman azaldı. Söz verdiğim saatte aşağıda olmam lazım ama etrafın fotosunu çekmem, az da olsa bu büyülü ortamı yaşamam lazım. Bir masaldayım sanki ve bir prensesim sanki bu büyülü sarayda. Şiddetlenen yağmurla birleşen zaman darlığı benim prenses olmama engel oluyor. Prenses yerine stres oluyorum.
Yağmurdan ıslanmış taşlardan aşağıya jet gibi iniyorum. Birden pembe bir çicek yerde bana sesleniyor. Hey güzel prenses bir dursana... Renklerine büyüleniyorum ve eğilip elime alıyorum... Renginin güzelliğini iphonuma kayıt ediyorum. Çicek,; Tesekkurler prensesim gene gel, baharda buralar çok güzel, diyor.
Söz diyorum.
Aşağıya gene minibüsle inmeli, Türk üsülü sıraya tersten giriyorum. 2 dk yemyeşil yoldan tekrar aşağıya yol alan prenses yağmurdan sırılsıklam olmuş farkında değil mutluluktan olmalı. İsteği yerine geldi, ya ondan mutlusu yok tabii... Saat 11.36...
Rahat rahat otobüse yetişirim Can merak etme edasıyla parkı terk ediyorum ve ilk taksiye yaklaşıp kapıyı açıp biniyorum. Şöför bir anda, hanfendi bu araç dolu! diyor. Ama araç boş. Peki... Anlaşılan müşterisi var bekliyor. Sakinlikle kapıyı itiyorum… Saat 11.37…
Bir tur arabası görüyorum, yalvaran gözlerle bakıyorum şöföre.
Yağmur hızlanmış belki acır halime diye sesleniyorum; Pardon, aşağıya mı
iniyorsunuz? Evet diyor, tam sevineceğim ekliyor, Kapalı bir tur bu. Peki, Türk üsülüne devam,
yeriniz varsa bende binsem? Öderim isterseniz? Kusura bakmayın, hiç yer yok! Yüzümde
patlıyor. Çaresiz inmelere devam, yollar arnavut kaldırımı ve yağıştan dolayı
daha da kaygan taşlar. Korkuyorum kayıp düşeceğim diye ama allahtan trekking
botlarım var ayağımda, şükür... Saat 11.41...
Ve işte hayat benim yanımda… Büyülü bir an yaratılıyor evrende, zaman sanki duruyor ve Ricardo beni aracıyla indirebileceğini söylüyor.
Kondurma bir branda ile üstümüzü örtüyor, kapüşonları takıyoruz ve her yerimizden sular damlayarak ters istikametten inişe geçiyoruz.
Su içindeki siyah jeanim popoma tamamen yapışmış, tshirtüm ise ter içinde tur otobüsüne giriyorum. Herkesten özür dileyip yerime geçiyorum.
NOT: Ricardo’yla şahsen tanışmak isteyenlere telefon nosunu verebilirimJ
Bir anda sarı bir tuktuk.! Türk usulu yola atlayan ben, Dur yolcu! hareketi yapıyorum ve tuktuk duruyor. Yakışıklı bir şöför, içi boş. Şükür bin şükür. Yukarıdaki saraya çıkarmıyız? Tabii ki ama minimum 2 kişi.
Oyyy! iyi de ben tek kişiyim, acelem de var. Olmaz mi? Olmaz dedi şöför. Denge bozulurmuş. Yorumsuz.
Hmm… Haklı ama pes etmem. Türk üsülüne devam. Hiç mi olmaz yaa? Avrupalı disiplini. Yok olmaz dedi… Saat 10.54...
Birden kızıl adamın varlığını farkedip yalvaran gözlerle adama
bakıyorum. Pardon siz de mi yukarıdaki saraya gideceksiniz? Evet deyince
ellerimi birleştirdim, şükür. Türk üsülüne devam, birlikte çıksak mı? Otobüsün
geleceği yok. Hayat benim yanımda mottomla evet cevabını alıyorum ve hop ikimiz
atlıyoruz tuktuk içine ve yoldayız… Saat 10.57...
Nefis keyifli bir tırmanış, büyülü ortamlar,
yemyeşil doğa ve müthiş manzaralar eşliğinde tepeye ulaşıyoruz. Arada yolda öğreniyorum
ki İrlandalı/İngliz filan değiliz Lousiana/USA
danmış, iş için Düsseldorf’ta yaşarmış. Evli ve 2 çocukluymuş. Dünya hali işte.
Filmlerde başka oluyor di mi bu karşılaşmalar. Gülmeyin...
Sen nerelisin? diyor.
Gururla Türk olduğumu söylüyorum. Ooo, nefis döner var orada, diyor. Yani başka
birşey için hatırlanmıyor mu canım ülkem?
Parka giriş ücretli diyor söför.
Tuktukçuya soruyorum aşağıya inmek için burada taxi veya tuktuk kolay bulunur mu? Evet diyor. Şehir sarayının oraya inmnek ne kadar sürer diyorum, 15dk max diyor... Saat 11.08…
Parka giriş ücretli diyor söför.
Tuktukçuya soruyorum aşağıya inmek için burada taxi veya tuktuk kolay bulunur mu? Evet diyor. Şehir sarayının oraya inmnek ne kadar sürer diyorum, 15dk max diyor... Saat 11.08…
Bilet alıyorum, Lousiana’lı ile vedalaşıyorum, saraya girmek
icin parka adım atıyorum. Meğer tepeye çıkmak için bir minibüs yolculuğu daha
yapmam lazımmış. Nasıl yani havasında ring sefer yapan aracı bekleyenlerin
sırasına ekleniyorum. Elimdeki broşürü gözden geçiriken görüyorum ki sarayın
bahçesi devasa bir alan, ama vakit
yok. Brezilyalı olduğunu söyleyen bir kadın yanıma gelip İspanyolca
bana Siz bizden misiniz? diye soruyor. Hayır, diyorum. Neden ki? Diye soruyorum.
Yüzünüz bana tanıdık, Latin misiniz diyor. İspanyolcasını anlıyorum ama cevabı
İngilizce veriyorum. Çift yaratılmışız ondandır diyorum. Kadın gülümsüyor, sarılıyor.
Bende sarılıyorum. Sıcacık geliyor. Tam
o anda günlük güneşlik olan hava aniden değişiyor ve bir anda yağmur çiselemeye
başlıyor ve hızlanıyor. Şükür araç tam zamanında geliyor… Saat 11.13…
Tepeye tırmanan aracın içine sadece oturarak insan alınıyor,
ayakta yasak! Türk üsülü gülümseyip şöföre durumumu anlatıyorum. İyi niyetli şöför bir yer ayarlıyor bana ve
2dk’lık yemyeşil tırmanış beni masal sarayına ulaştırıyor. ZAFER!!!! Pena’dayım. Ağzım kulaklarımda...
Saat 11.15…
Yağmur arttı ve zaman azaldı. Söz verdiğim saatte aşağıda olmam lazım ama etrafın fotosunu çekmem, az da olsa bu büyülü ortamı yaşamam lazım. Bir masaldayım sanki ve bir prensesim sanki bu büyülü sarayda. Şiddetlenen yağmurla birleşen zaman darlığı benim prenses olmama engel oluyor. Prenses yerine stres oluyorum.
Hızlıca çıkıyorum basamakları, Çin’li bir
turistten hızlı bir arka plan fotosu rica ediyorum nasıl göründüğümün önemi
olmayan ve jet hızıyla bir kaç selfie ile anı ölümsüzleştirirken dudaklarımdan
sürekli aynı cümle: Kesinlikle tekrar
gelinmeli!
Kesinlikle daha geniş zamanlarda gezecek bir işte çalışmalı
ve kesinlikle maddi kaygıların olmadığı anlarım olmalı… Saat 11.32...
Çıkma vakti.
Çıkma vakti.
Yağmurdan ıslanmış taşlardan aşağıya jet gibi iniyorum. Birden pembe bir çicek yerde bana sesleniyor. Hey güzel prenses bir dursana... Renklerine büyüleniyorum ve eğilip elime alıyorum... Renginin güzelliğini iphonuma kayıt ediyorum. Çicek,; Tesekkurler prensesim gene gel, baharda buralar çok güzel, diyor.
Söz diyorum.
Aşağıya gene minibüsle inmeli, Türk üsülü sıraya tersten giriyorum. 2 dk yemyeşil yoldan tekrar aşağıya yol alan prenses yağmurdan sırılsıklam olmuş farkında değil mutluluktan olmalı. İsteği yerine geldi, ya ondan mutlusu yok tabii... Saat 11.36...
Rahat rahat otobüse yetişirim Can merak etme edasıyla parkı terk ediyorum ve ilk taksiye yaklaşıp kapıyı açıp biniyorum. Şöför bir anda, hanfendi bu araç dolu! diyor. Ama araç boş. Peki... Anlaşılan müşterisi var bekliyor. Sakinlikle kapıyı itiyorum… Saat 11.37…
Tuktuk var dediler, eser yok. Taksi bulunur dediler, tek bir
taksi yok ortada. Birine soruyorum nasıl inilecek? Bilmem, diyor. Bir kalp
sıkışması, zaman eksilmesinden hafif bir panik ama dilimde iyi ki geldim.
Durum ortada, zaman daralıyor. Ayaklara kuvvet başlıyorum tuktukla
çıktığım yolu inmeye. En azından zamanı kısaltayım ,illa ki yol üstünde bir
araç bulurum diyen Polyana moduna geçiyorum. Prenses çoktan uçtu ggitti, masal
sarayına kondu.
Birden polisler çıkıyor karşıma, bir sürü...
Meger yağış yüzünden viraji alamayan otobüs devrilmiş na mümkün aşağıdan yukarı araç gelmesi. Işte o an anlıyorum ki araç bulamayacağım. Panikle sarsılan bedenimin ağzından sıçtım kelimesi boşluğa fırlıyor. 45dkdan az suümeyecek bir iniş yolu ve üzerine şiddetlenen yağmur tuz biber artık. Durum net, 12.00’da aşağıda olma sözüm çöp!
Meger yağış yüzünden viraji alamayan otobüs devrilmiş na mümkün aşağıdan yukarı araç gelmesi. Işte o an anlıyorum ki araç bulamayacağım. Panikle sarsılan bedenimin ağzından sıçtım kelimesi boşluğa fırlıyor. 45dkdan az suümeyecek bir iniş yolu ve üzerine şiddetlenen yağmur tuz biber artık. Durum net, 12.00’da aşağıda olma sözüm çöp!
Dağılmak yok, hayat hep benim yanımda diyorum ve prensesim savaşçıya dönüşüyor. Tıkanmış yolda
bir tuktukçuya Türk üsülüyle ters yöne gitmeyi teklif ediyorum. Şöför kadın,
şaşkın şaşkın bana bakıyor, anlamıyor ki
ve mümkün değil, diyor. Tek çare telefonu elime alıp donum dahil yağmurdan
sucuk olmuş halim, sırtımdan ter akar halde Can’ı arayıp bilgi veriyorum beni
beklemesin diyorum. Rehper çok iyi niyetli, bana sakin olmamı, turu gönderip
beni bekleyeceğini, bir sonraki durağa taksiyle gidebileceğimizi
söylüyor. Şükür. Sakinliyourm ve o anda RICARDO çıka geliyor.
Sırım gibi boyu, ayağında botlar, üzerindeki lacivert kapüşonlu
monttundan gözüken kirli sakalllar. Tam bir ilah.
Hanfendi neden koşuyorsunuz? diyor. Ben bir aziz görmüş gibi
adamın ellerine yapışıyorum. 12’de aşağıdaki sarayın önünde olmam lazım,
otobüsüm kalkacak ve yetişmezsem beni burada bırakıp gidecekler, diyorum. Türk
ajitasyonu an itibariyle tavan yapmış, ben sanki Türkan Şoray’a dönüştüm. Göz
yaşlarım aktı akacak. Sırılsıklam olmuş bir sokak kedisi titremesiyle aziz
Ricardo’ya yalvaran gözlerle bakıyorum.
Ve işte hayat benim yanımda… Büyülü bir an yaratılıyor evrende, zaman sanki duruyor ve Ricardo beni aracıyla indirebileceğini söylüyor.
Kulaklarıma inanamıyorum ve sarılıyorum azizime, gözümden de
bir damla yaş düştü galiba şükür niyetine. Sarılmak Ricardo’da ciddi bir şok
yaratıyor ve hemen aracına binip trafiğin ters yönüne bir dönüş yapıyor. Önümde
durup beni davet ediyor.
Araç üstü açık sarı bir Volkswagen, bildiğiniz 1960 model bir
kaplumbağa.
Üstü açık!
Üstü açık!
Yağmur deli gibi, aracın içi su alıyor.
Azizim bir anda kapüşonu çıkarıyor ve büyülü aziz puff! olup bir çingeneye dönüşüyor. Sanki beni at arabasına buyur eder edasıyla çingenemin açtığı kapıdan arabaya biniyorum. Tereddüt filan hak götüre atlıyorum sarı kaplumbağaya... Saat 11.52...
Azizim bir anda kapüşonu çıkarıyor ve büyülü aziz puff! olup bir çingeneye dönüşüyor. Sanki beni at arabasına buyur eder edasıyla çingenemin açtığı kapıdan arabaya biniyorum. Tereddüt filan hak götüre atlıyorum sarı kaplumbağaya... Saat 11.52...
Kondurma bir branda ile üstümüzü örtüyor, kapüşonları takıyoruz ve her yerimizden sular damlayarak ters istikametten inişe geçiyoruz.
Ricardo sarılmanın şokuyla bana nereli olduğumu soruyor ve
samimi bir gülümse ile uzun zamandır gördüğüm en güzel kadınsın, diyor. Neden
yakışıklı bir prens olmuyor ki filmlerdeki gibi di mi. Gülmeyin.
Çingene kılıklı azizim bana hafifçe medeniyet sınırlarını hiç
aşmadan sarkıyor.
Kırık dökük İngilizcesiyle, yeni yıl bu akşam, bir planın
yoksa kalsana burada çok güzel yerler biliyorum, değmez bu telaşa, diyor. Ona
nazikçe bir turla geldiğimi ve eşimin beni beklediğini söylüyorum. Türk üsülü mazaret. Yalandan
çarpılacaksam pekte umurum olmayacak haldeyim, ayrıca Alp’min desteğide fena
olmadı tam bu anda.
Benden yüz alamayacağını anlayan çingene azizim Ricardo,
hemen konuyu tur rehperliğine getirip, beni şehirde dolaştırabileceğini
iletiyor. Gözlerim aşağıya kayıyor utanmış edasıyla ve sular altındaki botlarımın Gore-Tex
kaplamasına şükürler yağdırıyorum o an. Paçalarım su içindeyken ayaklarım
kupkuru.
Tahmin edersiniz ki o anda gezinti filan düşünecek halim yok ama nazikçe, bana telefonunu ver
tekrar gelirsem tur teklifin için ararım kesin, diyorum. Bir anda farkediyorum ki evren şimdiden bana
buraya gelmek için yol açıyor bile.
Derken iniş tamamlanıyor ve Can’la buluşacağımız noktaya saat
tam 12.12 de geliyorum. Gülümsüyorum Ricardo’ya ve bu anı ölümsüzlestirmek adına
iphonela bir selfie çekiyorum.
Ricardo bana bunu Whats App’tan ona atmamı istiyor. 32dişimle gülüyorum oysa delice kahkaha atmak istiyorum.
Kac para borcum? diye soruyorum, bu inişin bedelini ödememin
imkansız olduğunu bilerek... Nezaketen, ne istersenJ diyor. 10€ veriyorum. Hayatımın en inanılmaz gezintisi
için sadece 10€.
Can beni karşılıyor. Yetiştiniz tebrikler, diyor. Can’a bakıp
çingene kılıklı aziz Ricordo’yu işaret ediyorum şükür işareti eşliğinde.
Ricardo bana bakıp gülümsüyor, eliyle telefon işareti yapıyor.
Can kaçırsaydım
bile bir sorun olmayacağını çünkü sonraki gezi noktasına taksiyle gitmenin sadece
25€ olacağını ekliyor. Oysa Ricardo’nun tur teklifini kabul etseydim muhtemelen
bedava gidiyor olacaktım ama Can’ın budan haberi yok.
Su içindeki siyah jeanim popoma tamamen yapışmış, tshirtüm ise ter içinde tur otobüsüne giriyorum. Herkesten özür dileyip yerime geçiyorum.
Oturuyorum ve hayata bir kez daha isteklerime yürürken
yanımda olduğu için teşekkür ediyorum.
Otobus hareket ediyor ve birden yan pencereden Ricardo korna
çalıyor, el sallıyor yüzündeki kocaman gülümsemeyle, eliyle telefon işaretini
yineliyor.
Diyorum sen yola çık, yol hep açık!
Anlaşıldığı üzere yeni yılda bütün yollarım açık olacak, bu da işaretiydi...
Anlaşıldığı üzere yeni yılda bütün yollarım açık olacak, bu da işaretiydi...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder