17 Aralık 2010 Cuma

Bir CAN daha gitti!

Bir CAN daha gitti bu dünyadan geride gözü yaşlı bir kadın, bir eş, bir ana, bir evlat bıraktı.


Bundan tam 9 yıl önce bir Mayıs akşamının hafif serinliğinde yaz telaşından yeni dönmüş sersem halimle almıştım böylesine acı haberi. Çığlık boğazımda tıkanmış, yavrularımının önünde ağlamamak adına kendimi balkona atıp isyankar sözcüklerle Neden! Nasıl yaptın bunu ! Mümkün değil sen yapmazsın! diye ağlamıştım.

Yanımda beni saran kollarıyla eşim vardı o anda. Anlayan, beni kollayan ve benim varlığımdan mutlu olan.

O olayı hazmetmemiz çok zaman aldı ve bugün hala bu nasıl oldu diye zaman zaman durup düşünür ve hala inananamam bunu kendine, ailesine ve biz onu sevenlere nasıl yapabildiğini.

Çok sorgulamıştım, bir insana ne olursa hayatının varlığı ona bir tehdid oluşturabilir ve ondan kurtulma ihtiyacı içinde olabilir diye. Bu tarz bir çok hayat hikayeleri okudum ve çoğunun ortak noktası bunu yapmaya eğilimi olan insanların hayatla baş edemeyen, kendilerini zavallı olarak görmeye tahammül edemeyecek kadar kendilerini mükemmel gören karakterler olduğunda fikir birliğine vardım.Oda öyleydi...

Zaman geçti o olaydan tam 5 sene sonra, bir hücre bedende, o bedeni yok etmek için doğdu ve tüm diğer hücrelerinde onun gibi düşünmelerini sağladı. Beden onunla savaştıkça, hücre hamle değiştirdi, oyunu daha zorlaştırdı ve her seferinde onu yenmeyi başardı. Bir gün, diğer tüm hücreler varlıklarının o bedeni tehdit ettiğini görüp kendilerinden kurtulmaya karar verdi. Tek yaptıkları sunulan her olumlu şeyi redetmek oldu çünkü ancak bu şekilde o bedeni huzura kavuşturabileceklerdi. 27 aylık savaştan sonra hepsi bir anda şalteri indirdi ve derin karanlıkta bıraktı bedeni.
O anda artık beni kollayacak, saracak ve varlığımdan mutlu olacak kimse kalmamıştı yanımda...

Ve bu gün saat 14.00 sularında gene bir başka CAN bu dünyadan aynı sebepten ayrıldı, geride neden sorularını bırakarak ve nedenlerle anlaşılamayacak soruları bir başka bedene yükleyerek gitti buralardan. Tan_ının varlığından uzaklaştı, kendi doğrularıyla hareket etti ve bu sonucu kendine yakıştırdı.

Göçüp gidenler, sizin bir aileniz, ananız-babanız, eşiniz, dostunuz seveniniz vardı. Neden paylaşmadınız, neden bir bilene danışmadınız, neden kendinizi kurtaramayacak kadar derine yüzdünüz. Neden bizi böyle mutsuz bıraktınız geride.

Kızgınım ama anlamaya çalışmaktanda yorgunum. Onlar bu yolu seçti, bize ise güçlü olup yola devam etmek düşer.

Hepimize kolay gelsin...

2.KALİTE

       Bu sefer seçtiğim konu biraz psikolojik oldu. İnsan zaman içinde gelişen tek hayvan, farkı düşünmesi ve düşündüklerini tecrübe edip kendini düzeltmesidir. İnsan eli değen dut yaprağı ipek olmuş ama sonra tutmuş sandalye için onu kesip kullanmış, yetmemiş yakmış ısınmış, küllerini toprağa sermiş üstüne dut ağacı ekmiş.

Bu yoğun iş haftasında çok fazla bu türle karşı karşıya kaldım. İçimden bu konuyla ilgili birşeyler yazmalıyım dedim .Baktım bu türün içinde birçok 2.Kalite bulunmakta. Ağacı kesip sandalye yapanlardan.. Onların ruhumda açtığı delikleri kapamak içinde tek yol olan yazmayı seçtim. Fazlaca dolmuşum yılbaşı yazısından önce şu kızgın ruhumu dindireyim diye başladım tuşlamaya.

Konum da kompleks olsun istedim.İlişkilerimizde bazen birini tanımlarken, "....ama da komplekli" veya "burnu çok havalarda, kimseyi görmüyor..." dediğimiz olmuştur.

Araştırdım, en sık görülen kompleks, aşşağılık kompleksiymiş.
Neden bu duyguyu hisseder bir insan? eğer kendine olan güveni yoksa.
Neden bir insan güvensiz olur peki? Çocukluk dönemi kötü geçmişse.
Etrfaındaki herkes onu hep eleştirip, aşşağılamışsa, başkalarının çocuklarıyla mukayase etmişse, bu çocuk komplekse aday bir çocuktur.Veya aile içerisinde sürekli kavga, problem yaşanıyorsa; çocuğun temel ihtiyaçları dahi zamanında karşılanmıyor ve talepleri hep baskılanıyorsa; anne babası ayrılmış veya üvey evlat konumundaysa, başkasının yanında"evlatlık" şeklinde bir statüdeyse bu çocuk ve gençlerde aşşağlık kompleksi gelişme riski vardır. Yani işin özeti sevilmeyen çocukta aşağılık hissi oluşur.

Aşşağılık kompleksine sahip kimseler bu durumu gizlemek adına gereğinden fazla özgüvenli görünürler ,en tipik özellikleri eleştirilmeye olan tahammülsüzlükleri ve otokontrollerini çok çabuk kaybedebiliyor oluşlarıdır.

Bu kimse yanlızca başkalArından bir şeyler almaya, onları şu veya bu şekilde bir şeylerden yoksun bırakmaya ve rahatsız etmeye çalışacaktır. Kendi hareketlerinden ötürü başka bir insanın acı çekmesinden de duygulanmayacaktır. Hatta haset öyle bir dereceye varabilecektir ki, bir insan başkalarının acısından zevk duyar hale bile gelebilecektir.

Bünyesinde aşşağılık kompleksi barındıran kişiler her fırsatta kendini ispat etme, kanıtlama, beğendirme çabası içindedir. Üstünlük kurmaya çalışarak yetersizliklerini örtmeye çalışırlar.

Bu kişileri hayatınızda hemen farkedebilirsiniz, belirtileri arasInda;
    * Kendisini daha iyi hissetmek için karşısındakine hakaret etmek,
    * Eleştirip durmak, bir şeyi beğenmemek,
    * Genel bir memnuniyetsiz hali yaratmaktır.
Böyle davranmasının sebebi ise karşındakinin potansiyel gücünden (mesela onun kalbini kıracak gücü gibi) korktuğundan, ve kendini daha düşük bir yaşam formu olarak görmesindendir.

Peki bu kişide aşşağılık değilde büyüklük kompleksi varsa...
Büyüklük kompleksinde de temelde kişinin kendisinden kaçış ve beğenmeyişi vardır. Kişi kendisinden rahatsızdır ve bastırmak için kendisini olmak istediği şekilde görür ve çevresine "bu konumdan seslenir". Çok konuşabilir, yalanlar söyleyebilir.

Tüm Benmerkezci şahsiyetlerde vicdan duygusu gelişmemiştir, acımasızdırlar ve sadistik kişilik özelliği gösterirler. Hepsinde aynı ego sorunları vardır. İki eleştirince egoları düşer, iki iltifata gelemezler hemen egoları tavan yapıverir. Sürekli kendilerine belirli bir ölçüde saygı gösterilmesini isterler. Alıngan olurlar. Eksikliklerinin ön plana çıkmasından hiç hoşlanmazlar. Ön plana çıkmasın diye hatta farklı noktalarına dikkati gereğinden fazla çekerler. Sonuç olarak kendilerini olduklarından başka tanıtırlar insanlara. Bu nedenle samimiyetlerinden şüphe edilmesi normaldir.

 Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi; 'Hiçkimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.'

Yaşamın her alanında komplekslerle iç içe olabiliriz. Hepimizde bir, belkide birden fazla vardır ama önemli olan bize itici güç sağlayabilmeleri, bizi motive etmeleri ,o zaman 1.Kalite oluruz işte...
Yoksa 2.Kalitelerle dolu dünyada onları temizlemekten yorgun düşer, kendimize vakit ayırıp 1.Kalite olacak erdemlerimizi geliştiremeyiz.
OH!Rahatladım, yazmak keyifli diyorum ya, sebebi var işte...

11 Kasım 2010 Perşembe

UNDO!

Bu gün 2.senemiz.
Ne garip bir his, 2 senedir O yok ve biz, herşey aynen duruyoruz, gelişiyoruz, ilerliyoruz.
Ne garip O’nun yokluğunda hayatın devam etmesini seyretmek, ne garip hala O varmış gibi yaşamak, konuşmak ama dokunamamak.

Bu yazı konusu aklımdaydı, başka şeylere mal edecektim ama nedense bir türlü yayına sokamadım, tesadüf olmadığına göre bugünü beklermiş bu konu.

UNDO!

Bilgisayarda olan ve hayata adapte edilemeyen bir tuş. Yaptığını geri alma özgürlüğü, yazdığını silebilme ve üstünde oynama yapabilme keyfi. Ne güzel olurdu bu tuş hayatımızda gerçekten var olabilseydi. Ruhum güzel olurdu diyor ama diğer taraftan zihnim koca bir hayır diyor.
Sıkıştım arada.

Neden iyi oluru önce tarttım ve bakın neler çıktı karşıma;

13 yaşında genç bir kız, bu hayattan kurtulma fikrine kapılıp terk etti bu dünyayı.Buna undo tabiiki.

Minnacık bir yavru, annesinin , babasının bir tanesi, nar tanesi.Kötü bir hastalık aldı onu onların sıcacık kucağından geriye gözyaşı ve çaresizlik bırakarak. Buna undo tabiiki.

Bir ev dolusu insan gözü yaşlı, inanmıyor o mahallenin en iyi niyetli insanının bir anda karanlığa göçüşüne, hepimiz ağlıyoruz ama geri getirmek mümkün değil. Bir undo daha.

Genç, akıllı hepimizi kılı kırk yararak sorguya çeken heybetli adam, neden seçtin bu gidişi, neden hiç birimizin koluna sarılıp bırakmayın beni demedin, şimdi o uzakta ve buna undo istiyorum.

Kimi gidişler benim ailem içinde, kimi değil ama hepsi benim tanıdığım sevdiklerim.Ama öyle biri var ki buna UNDO şart.
AŞKIM, en çok çocuklarım , annen baban ve benim adıma şiddetle UNDO istiyorum. Hemde seninle dolu bu yeni günün sabahında...Kalmadık mı yeterince ayrı, bulamazmı biri bu tuşun yerini...


Birden hayır diyen zihnim isyanlarda, sen ne dersin, ne arzularsın bilemezsin der gibi bana hayretle bakıyor. Şaşkınım, nasıl yani der gibi...

Neden UNDO olmasın istersin, istemezmisin tüm sevdiklerin, tüm kaçırdığın şanslar tekrar geri dönsün, yeniden en keyifli halleri yaşayasın.

HAYIR dedi gene ısrarla.Peki bir dinleyelim o zaman neden bu kadar şiddetle hayır bu tuşun varlığına.

1.sebep herşey yaşandı ve bitti, bunu kabul edersek huzurlu yaşayabiliriz,aksi takdirde hep geçene bağlı bir hayat ileriyi görmeni engeller.

2.sebep geri getirme tuşun olunca stresler, çırpınmalar, dertler, sıkıntılar önce güzel olarak yeniden başlayacak, sonunu bildiğin bir hikayeyi sana tekrar yaşatacak, daha çok kalp ağrısı sana.

3. ve bence en önemlisi zaman geriye döndüğünde sen o zamanı yaşayan biri olarak aynı insan olarak kalmadığını farkedip başka UNDO ihtiyaçları içinde olacaksın ki bu senin sonun olur.

Şaşırmıştım, hayırı savunan zihnimin bir oyunu mu bu bana diye de tekrar tekrar ruhumdaki ağırlığını kontrol ettim ve haklı buldum zihnimi. Doğru, undo bana o anı geri getirebilir ama o anla yeniden yaşama seçeneğimi seçmeme hakkımıda doğuracağından bu tuşun olmaması bir tesadüf olmamalı.

Sizlerde bakın hayatınıza, ne kadar çok UNDO yapmak isteyeceğiniz şeyler vardır, acaba gerçekten UNDO yapmak istermiydiniz....

13 Ekim 2010 Çarşamba

Per Chi!



Bir haber alırsınız keyifle okuduğunuz bir kitabın fimi çevriliyormuş diye. Böyle zamanlarda benim hep içim burkulur, ne de olsa kitap öyle keyifli ve benim hayal gücüm öyle yücedir ki hangi yönetmen onu gerçekten benim algıladığım düzeyde sunabilir.

Bazen yönetmenler şaşırtabiliyor yada görsel güzellik, müzikle birleşince inanılmaz keyif verebiliyor tabii ki istisnalar kaideyi bozmaz.

İşte gene " Kitap herzaman daha iyidir. " tezime gölge düşürecek konumda zihnimi görsel şölene çeviren beklenen film geldi.

Spanish steps March '10
Günün ortasında, bağımsız çalışma kurallarıma uygun olarak, dün 22'de eve gelince kendime verdiğim ödül bu oldu; hele yarın da geç saatlere kadar kalacağım düşünülürse.

Kitap çok etkileyiciydi. Benim için en etkili bölüm tabii ki İtalya idi ve filmde de bence aynen öyle oldu.

Neden İtalya bu kadar etkileyebiliyor insanı.

Sevdiğim bir dostum demişti Ta-rı eğer 10 yetenek verdiyse insanlığa, bunun 9 tanesi Made in Italy.

Yemek, tarih, lisanin müzikalitesi, aile birliği yasası, yakışıklı erkekler, AŞK, SEX, AYAKKABI, moda, araba....daha ne ister insan hayattan.



Filmi izlerken de kitaptaki gibi en etkilendigim an, Liz'in hayat boyu yanında biri ile beraber yaşama halini şiddetle değiştirme isteğiydi.

Her ne kadar italya'da zorlandıysa da Bali'ye kadar yalnızlığını sürdürdü. Hatta Bali'de bile son ana kadar.
Etkilendim çünkü isteğim dışıda olsa bulunduğum andaki durumum bu . Kendimi bulma yolculuğum.

Hepimiz zaman zaman yalnız olma telaşına düşeriz, sadece kendimizle başbaşa olmayı isterken, güzel bir anıda yanımızda biriyla paylaşmaktan keyif alırız. Ne tezat ama.

Benim dövme yaptırmam bu dönemin başlangıcı idi. Şimdi daha net görebiliyorum, zor olsada insan bazı dönemleri yalnız geçirmeli çünkü ancak o zaman kendisini tanıma şansı elde ediyor.

Yıkım dönüşüme giden yoldur dedi Ketut!

Bu yol kolay değil ama yola çıkmakta cesaret ister. Dükkanda gördüğün ipek geceliğe sadece kendinin dokunacağını bilerek almak, en güzel şarabı sadece kendin için içmek ve güneşin doğuşunu ruhun için yalnız seyretmek cesaret ister yanında gözyaşı bazen çerez olabilir.

Düşünceler kafamda dolanıyor ve gene takılıyor gerçeğin kurduğu ağa; Acaba insan düşüncelerinide kıyafetlerini seçer gibi seçebilir mi?

Sanırım cevap evet, Yalnız başına olmayı ürkütücü değil de geliştirici bir eylem ve kısa süreli bir uygulama olarak seçme konusunda film beni oldukça cesaretlendirdi ve bir anda kendimi tam 15 ay öncesinde bir iş görüşmesindeki soruyu cevaplarken buluverdim.

"Yurtdışına seyahat engelin var mı? ve yurtdışında araba kullanabilirmisin?"

İnsan iş görüşmesinde karşısındakini etkilemek adına evet diyebilir ama böyle bir soruya evet demek bunu sizden isteyecekler ve o gün sadece etkileme sanatınız işe yaramayacak demek olduğundan isteyerek ve inanarak bir evet demiştim.

Nitekimde cevabım çok kısa zamanda sık sık olmak üzere gerçek oldu. Kimi için sıkıcı, kimi için ürkütücü olabilecek bu serüven benim için yeni hayat düzenimde kendimi tanımaya eş değer oldu.

Gittiğim her yerin sokaklarında yürüdüm, insanlarını izledim, alışkanlıklarını seyrettim, metrosuna, otobüsüne bindim. Meydanlarının resimlerini çektim, kayboldum, tek başıma güzel bir restorantta yemek yeyip, şarap ısmarladım herşeyden önemlisi o ülkenin bana neler kattığını kendimce not aldım. Yanıma hiç kimseleri yaklaştırmadım. Eski ile anı karşılaştırmadan keyifle otelime dönüp yatıp uyudum. Her seyahatte bunu yeniden tekrarladım.

Artık eskisinden daha yalnız ve daha güçlü olmuştum. Oysa film sonuna kadar, her kadının bir eşe ihtiyacı olduğunu savunuyor. İçinde bulunduğun fırtınanın ortasından kaçıp kurtulmak, arkanda geçmişin izlerini bırakarak bi yolda ilerlemek, ne dersiniz sizce bu iyi bir gelişme mi?  Sonunda da baş karakter dengesinin bozulacağını bilsede, bu suya kendini atıverdi. Suyun içi güven ve sevgi dolu olmalı ama nedense karışımda hayal kırıklığı ve gözyaşı da mevcut. Karşısındakine güvenmek gerekiyormuş ancak o zaman doğru bir ilişki kurulabileceğini anlatarak, alt üst olsan bile ne farkeder zaten nerden de biliyorsun altının üstünden iyi olmayacağını diyen Elif Şafağın satırlarını bize hatırlatırcasına...

Öyleyse güvenmek benim için yeni bir yol ve yeni bir deneyim olacak, anlayacağınız herşey kendim için yani PER CHİ.


29 Eylül 2010 Çarşamba

MUTLULUK PAYLAŞINCA GÜZELDİR!

Her sabah aynı rutin. Kalk, yüzünü yıka, dolapta dört dön geceden hazırlamadıysan kıyafetleri, bin bir araca ve düş kör karanlik yollara.Aslında tarifsiz bir mutlulukla dolusundur, ne de olsa binlerce insanın iş bulabilme ümidiyle uyandığı yeni güne sen bir iş sahibi olarak başlamışsındır, hem de kazanç sağladığın bir iş. Onun sayesinde hayatta kalma savaşın zafere ulaşıyordur. Hem gerilir, hem gevşersin. Rutindir her sabah aynı fincan, aynı ekran,aynı insanlar. Tek fark değişen kıyafetlerdir.

Herkes bu şekilde bir yerlerde çalışır ama bazı calışanlar farklıdır. Onlar iş arkadaşlığı kavramını, dostluk çerçevesinde, harici alanda da HARMANLIyabilinlerdir. Kac tanedir, kac kisiye nasip olur, kaç kişi bunu ister!
İnsan iş yerinde elinde olmadan başka bir kişiliğe bürünür. İşi gereği sert olabilir oysa harici ortamda çokta matrak bildiğiniz biridir.
Anlaşılması çok güç olduğunu düşündüğünüz bir iş arkadaşınızın ise son derece hoş sohpet olması mutemeldir.
Büyük şirketler bunu anlamak ve ortaya çıkarmak için bir dizi aktivite uyguluyorlar. Paralel çalışma ortamlarındaki insanların daha yakın olmalarını sağlayacak ortamlar yarattıklarında daha verimli çalışmaların ortaya çıktığını keşfetmiş olacaklar ki organizasyon yapan firma sayısında hayli artış var.

Ben öyle büyük firmalarda çalışma şansına - veya şanssızlığına bilemiyorum - sahip olmadım. Genelde çok ama çok küçük işletmelerde bulundum. Sanırım daha kalabalık ortamlarda çalışınca prosedürler filan beni sıkıyor. Küçük yerlerde çalışınca herkes herkesi tanıyor hemde derin derin tabii ki kişi kendini gerçek yüzü ile tanıtırsa.
Son ayrıldığım yer sanırım iş hayatımdaki en kalabalık ortamlardan biriydi. Ama şanslıydım çünkü iş arkadaşlığımızı harici ortama harmanlayabildik.
İş desteğiyle başlayan yüzeysel ilişki bir baktık ki uzun yollar katetmiş ve çok değerli olmuş. 13 ay gibi kısa bir sürede birbirimiz için bazen güzel bazende eleştirisel sözler sarfettik ama hiç kırıcı olmadık. Çünkü aramızda hırs ve tutku yoktu. Herkes kendi alanında, herkes kendi derdinde.

Bir gün geldi ve ben ortamdan şahsi kararlarımdan dolayı ayrılma yolunu seçtim. Kararı aldığım gün uçak koltuğunda,  31 Aralık 2009 gecesinde verdiğim sözü yineledim.

" Şartlar ne olursa olsun, hayatıma renk katan hiçkimseyi hayatımdan uzaklaştırmayacağım."

Gerçekten olacağından emindim ama bunu kendime ispat etmem gerekiyordu. Hayat düğümleri kendi attığı gibi çözmen için kullanma kılavuzunuda yanında verirmiş.

Fotograf bende bir tutku olmadı yazı yazmak ve kurgulamak kadar ama yazmayı sevdiğimden görüpte etkilendiğim bazı resimler için beynimin kıvrımlarının içinde küçük hikayeler oluşuyor.
Ne çok resim ve ne çok hikayem vardır bilseniz gülersiniz. Genç kızken bir çocuğa aşık olmuştum.O çok güzel resim çekerdi, bende şiir yazardım. Hala saklarım. Birgün bunları birleştirdik ve o gün aldığım haz bugün bu dostlukla bana geri döndürdü zamanı.

Resimlerine küçük hikayeler yazmayı teklif ettiğimde, bundan keyif alacağını söylemişti ,ben kendime bu dostluğun uzun olacağını o evet cevabıyla ispat etmiştim. Sıra ona aynı duyguyu yaşatma zamanı geldiğinde, hayatımda çok değer verdiğim, kız kardeşim sayabileceğim, dünyanın en sabırlı ama bir o kadar da içi fırtınalı bu küçük kızın hayalini gerçekleştirme şansıyla çakıştı.

Biri eşiyle birlikte cesurca bir davranışta bulunup kendine çıktığı meşakatli ve ömür boyu sürecek bir yolu siyah beyaz karelerde yaşatmak isteyen, bir diğeri hayatın anlamına küçücük bir gözden bakan profesyonel ruhlu bir amatör . Bendeniz de bu ikilinin arasını bulan çöpçatan:)

Ortaya çıkan kareler birbirinden muhteşemdi, bir Cumartesi sabahı bu kadar keyifli olabilirdi.
Ancak gün böyle bitmedi. Dostluklar yeni dostlar yaratırmış ve her yeni dost sana senden bir parçayı daha görmen için ayna olurmuş.

Güneşli bir günü geceye kavuşturup bir güzelliğe daha imza attık 20 küsür senelik arkadaşlarımla. Onların varlığı ile daha da bir keyifliydim.
Bir başka keyif te bu ortama çocuklarımında dahil olmasıydı. Benim çocuklarım ilk defa outdoor bir faaliyetinin parçası oldular. İlk defa gece açık havada sinema seyrettiler, ilk defa battaniyeler altında ayı izlediler, ilk defa bu kadar büyük bir ateşe yaklaştılar.
Seçilen filmde bir tesadüf değildi ve iyi bir seçim olduğuna inandığım gerçek bir dram seyrettik.

" IN TO THE WILD "

Genç Christopher McCandless’ın ilham veren gerçek hikayesinden uyarlanan Into the Wild, rahat ve konforlu yaşamını terk ederek Alaska’nın kırsalında hayatının en büyük meydan okumasını gerçekleştirmek ve özgürlüğü yaşamak ve kendi içindeki "Öz insanı " bulmak için yollara düşen, Christopher’ın hikayesini anlatıyor film.

Aslında hepimiz çoğu kez yaşam tarzımızdan sıkılırız. Betonların arasına sıkışıp kalmış teknolojinin, eğitimin ve paranın birer bağımlısı olarak yaşayıp gideriz.
Değiştiremeyiz sanırım hiçbirimiz Chris kadar cesaretli değiliz. Bütün bunları geride bırakmak üstelik önünde oldukça rahat bir yaşamı olmasına rağmen doğayı ve doğalı seçmek ve insanlardan kaçmak ama tanıştığı her insanda izler bırakmak. (Filmin sonunu söylemeyeceğim hepinize seyretmenizi tavsiye ediyorum.)

Her birimiz bir başkasının hayatında izler bırakırız yeter ki izler takip edildiğinde uçuruma çıkarmasın bizi.
Bu yazıyı bana yazdıran 2 kişiye; İyi ki hayatımdasınız....Mutluluk paylaşınca güzeldir.










Tüm doğa resimleri ; Kaçkarlar 2010 by NH

Baby on board SOON!!!




2 Eylül 2010 Perşembe

DERİN MAVİ...

Siz hiç 5gün dar bir alanda, hiç karaya ayak basmadan, su üstünde yaşadınız mı?


Yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim, buradaki zevk amaçlı bir karaya ayak basmama halidir.Bundan kazanç sağlayanlara kolay gelsin diyorum çünkü bu 5 günde bizi şımartan bir dediğimizi iki etmeyen, başta GÜNAY Kaptan ,AYHAN-her eve lazım - ve aşçımız TUNCAY’a sevgilerimi iletiyorum:)

Cevabınız evetse, bu evrenin şanslı 1%’inin içindesiniz demektir. Çünkü Mavi Yolculuktan nasibinizi almışsınızdır.

Kalabalık, gürültülü, yeme ve sanal eğlenme üstüne yapılanmış full pansiyon tatil köylerine verdiğiniz paraların karşılığından memnun kalmayıp bunu denemişsinizdir. Sözüm Fethiye Hillside’dan dışarı diye de yazmadan edemeyeceğim. Aldığı para ÇOK olsada her kuruşunu her yönden tatmin eden bence tek tatil köyüdür diyebilirim.

Bir insan, bir şeyi şiddetle isterse ve bunu hedeflerse, başarmaması için hiçbir neden olmadığını da ispat etmiş bulunmaktayım. 27 senedir hayal ettiğim deniz üstünde kalma hali, hayal ürünü olmaktan çıkıp

Yoldayız...
kanlı canlı bir gerçeğe dönüştü. Çıkışımı sabote edecek tüm engellere “İPTAL” tüm şanslara da – reklam olarak Groupama Sigorta - “HOŞGELDİNİZ!” dedikten sonra yoldayım.

Tabii bu kadar gün karayla ilişkiniz kesilirse ve 24mtr içinde komün hayatlar paylaşılırsa, bana yazmak için malzeme çıktı.

Gene ellerim düşünceleri kovalar ve koordinatlar 36 982 N - 27 513 E gösterirken, hava açık, güneş gülümserken, yürek dolu ve huzur halindeyken, rüzgar seni coştururken ve teknoloji harikası BB varken, klavyeden çıkanlar bunlar;



15 kişiyiz! 12 havari yerine 15 havari...

Takibinde olduğumuz mesih ise HUZUR!
En küçüğümüz 10, en büyüğümüzün yaşı hiç önemli değil. Bu dar alanda herkes çocuk, herkes keyifli.
Tura 2 eksikle başladık ama hiçbir şey tesadüf değildir söylemiyle onu ve kendimizi rahatlatmanın ardından geçmiş olsun dileklerimizle yerleştik kamaralara hem de Kim? Hangisi? derdi tasasına düşmeden.

Tuvaletin kapısı var mı?
Rotamız ne?
Çocukları oyalayacak oyun getiren var mı?
Tekne bizi nereden alacak?
Hangi koyları gezeceğiz?
Gibi sorularıma, son gün son dakika bilgi almanın paniğini bastıran ben, kendimi ilk defa bir başkasının planına mükemmel olacağı niyetiyle teslim ettim.

Her grubun bir lideri vardır, kendisi bunu kabul etmese de O herkesi organize eden ve turun en hayrımıza geçmesine niyet eden canim F’ Vitaminim, herşeyi plansız planlayarak, birleşmesi hiçte tesadüf olmayan bu gruba marş aldırdı. Benimde hayalimi gerçeğe dönüştürdü.


Herkes kendi derin mavisiyle burada.
Herkes kendi zihnindeki JAWS’larıyla burada. Her gün bir tane daha suya bırakıldı ve üstüne OH! çekildi derin derin.
Teknenin mükemmel olmasını sağlayan, hepimizin farklı olup ortak güneşimizin “Olumlu Düşünce Üretme” hali olmasıydı.

Biliyorum, bazılarınız gülebilir yada katılmayabilir ama biz 15 kişi en derin mavilerimizi tanıdık bu deniz üstü halimizde. Herbirimizin hayatlarında bastırılmış, üstü özenle örtülmüş derin mavileri , azda olsa – bazılarımız için ÇOK - güneşe doğru itekleyebildik. Aramızda bir deli, bir tetikçi, bir kaç tane de cadı var. Bir de üfürükçü diye dalgaya aldığımız nefes koçumuz, olumlamalara destek veren ve bunu kutusuna 5TL almadan yapan. Ben hariç herkesin katıldığı seanslardan herkes gülen bir yüz ifadesiyle, yeni bir şey keşfedip çıktı. Neden ben yoktum derseniz, bu teknede o derin mavidekilerin beni ele geçirip mutsuz etmesini istemedim. AMA kaçış olmadığını biliyoruz ve bir puro dumanında benimkiler su üstüne çıktı. Anılar geri geldi, beni taa düğün günüme kadar gerilere ve derinlere itti. Şarap kadehimin yardımıyla ve birkaç satır duygu karalamasıyla derinliklerden azda olsa yukarıya itildiler.

Kaç tane Jaws saldık sulara, hayat nasıl daha güzel olabilir, idam gerekli mi? diye tartışarak, arada bir ilişkilerin “tercihlerini” şaşırarak geçirdik 5gün karadan uzakta ıssız, bizleri ağırlayan Bodrum koylarında.

Denizin renginin bu kadar mavi olduğunu, kendimizi suyun arınma gücüyle şeffaf hale getirebildiğimizi, balıkların insanlarla aynı ortamda yaşabildiğini, gülmenin bulaşıcı olduğunu, resim çekmenin anıları tazelediğini yeniden keşfettik.

Kimsenin bozuk yayın yapmadığı zaten yayına sebep verecek hiçbir vericinin de olmadığı mekanımızda, ne bir ilaç, ne bir hastalık, ne de bir arı sokması hali oluşmadan, aşırı sıcaktan kavrulmadan yada kırılan keyif kadehlerinin hiç birinden yaralanmadan noktalı virgülledik.

Ben ilaç taşıdım neme lazım halimden ama gayet iyi biliyordum ki böyle bir ortamda sorunlar bizden uzak çünkü olumlama her şeyin kusursuz olması yönündeydi.

5 öğün – daha fazla yedik ama yazmaya gerek yok, ara öğünün resmi yanda - yemek yiyip hiç kusmayan – aşçı bizim damak zevkimize çok uygun çıktı;Neden acaba? - , midesi bozulmayan, içip sarhoş haliyle tüm derin mavisindekilerden sıyrılırken ağlamayıp gülen, bol toleranslı, çok kahkahalı ekibimizin adını ben “ HAHAHA” koydum.

Çünkü 5 günde duyulan tek ses buydu, ekosu da DERİN MAVİDEN
 “Gene bekleriz oldu...”

17 Ağustos 2010 Salı

DEĞİŞİM BAŞLASIN !

Bol alıntılı bir yazıyı okumaya başlıyorsunuz.
Birinci alıntı tarzına hayran olduğum Paulo Coelho'dan... ve tam anlamıyla olsun diye orginal halinde , tercümesiz.

"If your mind remains unchanged, you are re-creating every day the same world and the same devils.

To see angels flying around, use your wing”

    39 yaşındayım. Yaşımı söyleyemeyecek yaşlardan uzak olduğumu düşünmekle birlikte, bu yaş dönemi içindeki yaşanmışlıkların, benden kaç yaş aldığını sormadan edemiyorum.
Ayrılmalar, birleşmeler, doğumla çoğalmalar, ölümle eksilmeler, istekle kazançlar ve mecburiyetle sıkıntılar.

Meşhur bir hikaye vardır, kıssadan hissesi buraya uygun düşer;
Bir köydeki tüm mezar taşlarında 8,12,19,24 gibi rakkamlar varmış ölüm tarihlerinin yanında, turist merak etmiş sormuş köyün muhtarına, nedir bu sayılar diye. Muhtarda gülümseyerek gerçekten yaşadıkları sene sayısı demiş.

Durum bu yani, bir ömrü aynı çember de hiç değişmeden yaşarsak korkarım ki sayı "0 " olacaktır... Aynı çemberde kıt hayal gücüyle, küçülmüş kalplerimizle başbaşayız. Bildiklerimizle oluşturduğumuz kültürümüzün yarattığı korunaklı kozamızın içinde, çok uzun süre kalırsak insani yönümüzü bile kaybedebileceğimizi düşünüyorum. Çemberin içindekiler - ki buna dost dediklerimiz, komşularımız, iş arkadaşlarımız hatta ailemiz bile dahil - birbirine benzemeye başlar ve Hindistan'daki aynalı tapınak gibi etrafın sadece SEN olarak sarılır.

İnsan bu halini ne zaman sorgular sizce? Benim fikrim yol ayrımı noktaları.
Yol ayrımları insanın hayatının yaşanmışlığının ispatıdır. Karar ve sonuç ne olursa olsun, zihin olayı deneyimler. Buna tecrübe denir. İnsan hayatının büyük bir kısmını kapsayan bu kelime hayatımızı her yöne çekebilir. Başkalarından tecrübe edenler şanslı, yaşayarak öğrenmek ise bedeli en yüksek öğrenme biçimi...  Yücelebilir yada batabiliriz onun sonucunda. Ama ne olursa olsun kendimize çok şey katarak çemberimizi döndürmeye devam ederiz.
Herkesin tecrübe listesi kendince kalabalıktır. Belki bu yazı ile bazılarını sizde sorgulama cesareti gösterirsiniz.

Yakın günlerde ben de yeni bir durumu tecrübe etme yolunda olacağım. Karar verdim ve şimdi bir sorgulama hali içindeyim. Elimde olmadan bir girdi çıktı yaparken buluyorum kendimi her
günbatımında.
Yaşadığıma devam etmeliyim!, Neden? Değişmeliyim! Emin misin?
Bu Dörtlüye takılıyım.

Neden  şartlar  rahat olduğunda açılır bu kapılar.
Mantık çerçevesine sokarsam düşüncemi ; açıldıysa  demek ki rahat olduğumu düşünüyorum ve bir şeylerin değişmesini gönülden diliyorum ama cesaretim yok. Çaldı kapımı değişim ve başladı çember dönmeye. Bunu sadece BEN istedim ve artık hiçbir şey bunun karşısında duramaz. Çember bir yerden açıldı ve tekrar yeni şeyleri içine katmak üzere dairesel döngüsünü başlattı.

Alex Rovira “La Buena Vida/ İyi Hayat” isimli yapıtında şöyle yazmış:
Hayat bize birçok seçenekler sunuyor ve bizler seçme özgürlüğüne sahibiz. Elimizden alınamayacak tek özgürlük de bu, tavrımızı seçme özgürlüğüdür” .
Hayatımızı kendimiz ve başkaları için iyi, güzel ve huzurlu kılmak isteriz. Hayat, bize verilmiş en büyük hediyedir söylemini zaman zaman hatırlamamız gerekir. Bu ivme ile pusulamızın gösterdiği doğru yönü bulup eyleme geçmek durumundayız.

Gene aynı kitaptan bir alıntı ile devam edersem; " Geçmişimizin ürünü olmaktan çok ,bugün anbean yaptığımız seçimlerin bir sonucu olabiliriz. Hayat, hayatımız, yaşadığımız koşulların tümüne verdiğimiz yanıtlar aracılığıyla oluşur. Bilincinde olsak da olmasak da hayat daima bir seçimdir.(61.sayfa)

Şimdi olanlara bakalım; değişimi başlatan BEN,
* Neden başlattığımın farkına varıyorum.
* Onu kabul edip onaylıyorum.
* Cesur davranıp yürürlülüğe koyuyorum.

Olacakların belli olduğu fikrine kapılıyorum, nede olsa bu benim yazıp, bir çok figüranın oynadığı bir oyun.
Peki bendeniz neden şaşkın,endişeli,sarsılmış,korkak davranış ve duygular besliyorum bu değişime karşı. Neden karın ağrıları çekip, geceleri üçlerde ter içinde uyanıyorum öyleyse.

Paulo Coelho'nun Brida adlı kitabında; Wicca'nın Brida'ya dediği gibi " Hiç kimse korkmadan seçim yapamaz!"

Tahminimce bilinmezlerin çok olduğu karanlık taraftayım. Kim ister orada olmak. Denenmiş iyidir, ayrılma sürüden. Ama ya şartlar bunu gerektiriyorsa, beklenti bu yönde ise, deneyimleyip olacaklara hazırlanmak lazım, savaş için kuşanan asker misali. Öyle ise dostlarım! durun yanımda çünkü benim büyük savaşım başlamak üzere.
Atim hazır, mızraklarımda.
Kendime saplayacak olsam da .Hadi o zaman. Değişim başlasın....

Cesur Ol
Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir.
Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır.
Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir.
Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir.
Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğinizde gelecektir.
Herşey insanın kafasında biter.
Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir.
Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz.
Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız.
Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir.
Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir

Arnold Palmer

Hiç değilse taşıma yeni bir sayı daha eklerim....

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl Anılmak İstersiniz?

Yeni yazım biraz karamsar gelebilir ama inanın sonuna ulaştığınızda böyle düşünmeyeceğinizden emin olarak karalıyorum.


Türkiye gibi arabesk bir ülkede yaşayıp ölümü düşünmemek neredeyse imkansız. Dağlarda ölenler, trafikte parçalananlar, eşini dostunu doğrayanlar, hastalıktan tedavi olamayıp hastane kapısında ölenler.
Bazen ölüm çok yakınınıza gelir, gazetelerden, haberlerden daha yakına, sevdiğiniz birine. Hele “sırasız bir ölüm”le bir annenin sevgili bir çocuğunu, bir kadının eşini yada ve bir çocuğun babasını koparıp götürdüğünde, dünya, evren, varlık üzerine düşüncelerinizin ölçeği değişir. Dünyayı farklı gözlerle yorumlamaya başlarsınız.
Gündelik hırsların, sonu gelmez didişmelerin, yok edici kavgaların ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu birkez daha kavrarsınız. Sahip olamadıklarınız yerine olduklarınıza şükür etmeyi
öğrenirsiniz.


Eminim hepimize şu trajik komik soru sorulmuştur;
“ Yarın ölecek olsanız, bugün yapmak isteyeceğiniz 3 şey nedir?”
Hemen şöyle cevaplar gelir bizlerden,
Bol bol yemek yerim, en pahalı arabayı alırım, çocuklarımla bütün gün yasaksız yaşarım, eşimle en çok gitmek istediğim yere giderim, annem babamla daha fazla vakit geçiririm, küs olduğum arkadaşımla barışırım.... vs vs vs ...Sanki bunlar yarın ölmezsek yapabileceğimiz şeyler değiller, sadece bir son beklentisiyle kontrolümüzü kaybetme hakkını tanırız kendimize...

Ama ben bu sefer farklı bir bakış açısıyla yaklaşacağım, Ve soruyu modifiye edip şöyle soracağım;
“ Öldükten sonra anılacağınız 3 şey nedir?”

Biricik, pek sevgili rahmetli Büyükbaba’m, bize kendisini anmamız için 3 şey bırakmış.

- Benim evlenmeden önceki , Anne‘min ve Dayı’mın ise hala oturduğu apartman. İsmi belli “ KANARYA” ! Onu tanıyanlar bu ismin önemini bilirler...
- Bir Klüp’ e asil üyelik, klübün adı belli Fenerbahçe!
- Bir ülke vatandaşlığı - Ülke belli İtalya!
Onu, sonsuz doğuya uğurlayalı 16 koca sene oldu ama bunlardan bir tanesinin adı anıldığında, arkasından hemen onun isimi anılır.

Eşimi düşündüm, neyle anıyoruz onu diye,
Evde kibrit koleksiyonu var, yaşarken saçma bulurdum ama geçen gün bu yazıyı olgunlaştırmaya başladığımda, çıkardım dolaptan onları, şimdi salonun en güzel yerindeler.
Antep’e gittik, baklava konuşurken fark ettim ki hepimizin ağzında onun adı, bilenler bilir, her bayram öncesi onu seven dostları üşenmez koca koca tepsi baklavaları yüklerdi otobüse bizde afiyetle yer ve dağıtırdık herkese.
İşler kötü mü gidiyor buluş onunla, iki tek at, OH her şey pespembe, hiç siyah gözlükleri olmadı...
Zar atardı tavlada, hep çift, belki Guniess’e başvurmalıydı.
Eve bir ihtiyaç mı alınacak en pahalısı veya en fazlasından alınırdı.Onun sofraları bol olurdu.
Köpek, lafı geçince bile içi titrerdi korkudan, bir Misket’le arası iyiydi.
Çocuklar dedin mi ağzı burnunda bir panik bir panik...
İşiniz hallolsun diye tanıdık mı arıyorsunuz, buyrun Alp emrinize amade...

Kaç gündür düşünüyorum, beni aldı bir panik, ben neyle anılacağım diye.
Ancak 1 tanesini anımsanmaya değer buldum kendimde.
Bir kurumunda gönüllü çalışmak. Sonuçta gönüllü yapılan bir hizmetse anılmaya değer diye düşündüğümden.
Bunun dışında hiç elle tutulur bir şey yapmadığım için neyle anımsanacağımı bulamadım.
Ne yazdığım bir kitabim var, ne boyadığım bir tablo, ne bir heykel, ne de bestelediğim bir şarkı.
Ne adıma bir müzem var, ne birine bırakacak mirasım yada banka kasam.
Bir bebek koleksiyonum var, bir de fotoğraflarım. Bir de yanmış 250tane ağacım.
Bu durumda neyle anılacağım ben????
Kafam bunlarla dönerken, Can Yücel’in yüce kaleminden çıkmış bir şiir çıktı karşıma.Bakın tesedüfe!

Her Şey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..

Rahatladım, ferahladım, hafifledim ...Ve anladım. Öldükten sonra sadece çok sevilmeyi diliyorum.
Tıpkı “O”nun gibi....

16 Temmuz 2010 Cuma

KİŞİSEL HAPİSHANELERİMİZDE YAŞIYORUZ...

Bir sevdiğim var, hem kendisi hem de eşi hayatımın vazgeçilmezleri.Pek sıkıştırdı geçenlerde beni sitemlerle dolu bir telefon sohbeti sırasında – sitemin konusu görüşememek üzerineydi – herkesle ilgili karaladın blogunda beni unuttun diye.Bende ona söz verdim ve düşündüm ki en sık şikayet ettiğimiz konuyu ona ithaf edeyim hoşgörüsüne sığınarak...Laf aramızda bu konuyu da bir şekilde yazmak istiyordum onun baskısından hızlandı, sağ olsun.


Bir telaş çalışan anne olmak yaz mevsiminde. Bir zihinsel yorgunluk ve sabır hali. Çekenler bilir ve anlar, şu virgülden sonrada kesin haklısın cevabını verir.

Herkesin yaptığını yapmak, herkesin olduğu yerde olmak, herkes gibi konuşmak ve düşünmek gerekir ki rahat bir yaz geçirelim.Herkes gibi aynı yerlere tatile gitmek, aynı yerlerde yemek yemek, aynı arkadaş,eş, dostla görüşmek ve hep aynı kişileri çekiştirmek.Robotlaşma eylemi. bknz http://kimokursaokusun.blogspot.com/search/label/Robot

40’lı yaşlara dayanınca insana bir şeyler oluyor , sanki bazı köşeleri yumuşuyor, bazıları ise katılaşıp gelen darbeleri rahatlıkla geri püskürtüyor. Oysa toplum 40’ında azdı diyor, ne saçma.Bir çuval sanki sırtımızda, ağır tabii ki . Kuvvet azalmış, ömrün yarısı tüketilmiş, harcanmış... İnsan kırkına yaklaşırken ayık kafayla bakıyor hayata... Kendine dönüyor, özünü buluyor sanki.Çırılçıplak yargılıyor.. Sahtelikten arınmış, sahtelerden yorulmuş . Bu basma kalıp yaşamda, gençlik yıllarımızda içimize sokulmuş birçok düşüncenin payı olduğu kesin...Psikologlara göre 0-6. Bunlar bizleri oluşturan karakterimizin yapı taşları. Yani konumuzun başlığı olan Kişisel Hapishanelerimiz.

     Özenle ördüğümüz duvarlarıyla, paslı dikenli telleri Girmeyin, Yaklaşmayın işaretleri ile bezenmiş ve camından süzülen gözyaşlarıyla dolu, o en kişisel, en dokunulmaz, gardiyanı kendimiz olan hapishanelerimiz. Hangimiz bu hapishanede yaşamıyorum diyebiliyor? Sınırlarını kendimizin belirlediği, inançlarımızla ve kabullerimizle duvarlarını kendimizin ördüğü ve dışarı çıkmamak için kendi kendimize yasaklar koyduğumuz bir hapishane. Bir kitapta okumuştum, duvarlar beynimizin içindeymiş, onları sadece biz kırabilirmişiz. Bir düşünürün dediği gibi, Dışarıda ne olup bittiği değil, sizin içinizde ne olup bittiği önemli. Ama bizler içimizdeki yerine, dışımızdakilerle uyum içinde yaşama savaşımızı her sabah uyanarak tekrarlıyoruz.

Çocuk istediği bölümü okumak ister ama kodlanmıştır PARA getiren mesleklere, girer o üniversiteye, kendini “O” sanarak.

Kadın düz ayakkabı ile dolaşmak ister ama kodlanmıştır seksi yaşaması gerektiği, giyer topukluları, kendini “O” sanarak.

Adam tıraşsız gezmek ister ama kodlanmıştır tertipli olma hali hayatına, her sabah ayna karşısındadır, kendini “O” sanarak.

Kadın dekolte giymek ister ama kodlanmıştır basit kadın imajı, kapalı bir giysi seçer, kendini
“O” sanarak.

Adam sarılmak ister ağlayan kızına ama kodlanmıştır BABA dediğin sert olur, uzak durur teselliye, kendini “O”sanarak.

Kadın gezmek ister bir başına ama kodlanmıştır sıradışı yaşayanların başına gelebileceklere, içindeki fırtınayla yaşar, kendini “O”sanarak.

Kadınla adam kendilerine bir ev alıp mütevazi bir hayat yaşamak ister ama sitede güvenlisin dedikleri için çok çok paraya siteye taşınırlar mutlu olduklarını sanarak.

Bunlar olurken diğer taraftan dostlarına, " CARPE DİEM! "  öğüdü veren de aynı adam ve kadındır. Yani onlar değişsin! ben hapishanemde mutlu mutlu oturayım.
Merakla bakın aynada gözbebeklerinizin derinliklerine, önyargılarımızla ordayız. Hayatlarının bizden iyi olduğunu düşündüğümüz insanların ne kadar şanslı! olduğunu tekrarlayan bizler, Onlara özeniyor, onlar gibi yaşamak için tüm köşelerimizi törpüleyip duruyor sonrada kendimize benzemeyen bir benle akşam içki kadehi tokuşturuyoruz. Araba kullananlar bilirler, en rahat ve güvenli yer sürücü koltuğudur. Deyin ki hayat arabanız. Direksiyonu kimselere vermezken neden hayatımızda bu kadar rahat başkalarına bırakıyoruz idareyi.

Eğer hayatımızın ”Keşke...” ile başlayan cümlelerden oluşmasını istemiyorsak,buyrun  kırın hapishanenizin duvarlarını , salın kendinizi çayır çimene!
Yoksa siz hayatınızı elinize alma sorumluluğundan mı kaçıyorsunuz?????

7 Temmuz 2010 Çarşamba

YAVAŞ YAVAŞ ÖLMEYİN LÜTFEN!

Hani bazen kalırsınız, tek bir söz söyleyemeyecek halde, diliniz ağzınızın içinde öylece durur, gözleriniz sabitlenir, yüzünüzde aptal bir sarkma. Olmaz mı size böyle?


Bana çok olur. Bir cümlede, ezgide, bazen bir resimde yada manzarada öylece kalırım.KAL GELDİ hali.

Dışarıdan bakan için pek komik olan bu halle ben, dün sabah kalakaldım. Şansa kimse o görüntümü görmedi:)



Bir şair varmış, evrende yaşayıp terk etmiş bedensel olarak ama binlerce insanın gönlünde yaşıyor. Adı Pablo Neruda. 1904’te Şili’de doğmuş, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü almış, 1973’te sonsuzluğa göçmüş. Hayatını merak edenler wikipedia’dan okuyabilirler.

Bu şahsın bir çok şiirinden bir tanesini, Facebook ortamında bizlerle paylaşmış bir dost. Bazen facebookta bunca şeyi paylaşanlara -ki buna bende dahilim.- neden yapıyoruz diye sorar oluyorum

Ama bakın ne güzel bir şey paylaşmış bu arkadaş. Sonra girdim internete ve araştırıp ucunu buldum ve blog severlerimle paylaşıyorum tabii kendi yorumumla...



Yavaş yavaş ölürler,

Seyahat etmeyenler.


Yavaş yavaş ölürler,

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler.

Vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Alışkanlıklarının esiri olanlar.

Her gün aynı yolları yürüyenler.

Yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler.

Giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler.

Tanımadıklarıyla konuşmayanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Tutkudan,heycanlardan ve duygulardan kaçanlar.

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Aşkta ve işte bedbaht olup, yön değiştirmeyenler.
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar.

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Özsaygılarını ağır ağır yok edenler.

Kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler.

Ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar.

Daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler .

Bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.






Deneyelim ve kaçınalım yavaş ölümlerden.

Anımsayalım her zaman,

Yaşıyor olmak, yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.



Nedersiniz şiirin gücü bu olsa gerek, her satırında büyük öğütler taşıyabilmek.

Ben neden kaldım bölümüne gelirsek, hayatlarına bir şey katmayanları her zaman sığ bulmuşumdur. Bir insan eğer bu dünyada yaşama şansına sahipse bu öylesine doğum-ölüm doğrusunda olmamalıdır düşüncesindeyim. Yaşamım boyunca da böyle düşünen insanları hayat kapımdan içeri sokmamaya, yanlışlıkla maskelerinin alından pulundan etkilenip soktuysam, özenle dışarı atmayı kendime görev bilmişimdir. Her sene yeni bir yer görmeyi, birkaç kitap okumayı, bilmediğim tanımadığım biriyle sohbet etmeyi, yeni bir şey öğrenip şaşırmayı da kendime görev bilmişimdir.Bildiklerimi başkalarına anlatmaktan hezaman keyif almışımdır, amaç üstünlük olmamıştır. En az 1 kez aşırı mantıksız bir aksiyonda bulunup kendimi bile şaşırtmışımdır. Sızlanacak ve değiştirmeyeceksem konuşmamaya özen göstermişimdir.

Siyahtan vazgeçmeyi hala denemekteyim. Arabamın Ev rotasını zaman zaman manzaralı olsun diye sahilin trafiğine sokmuşluğum vardır. Çok mutlu olduğumda sokakta zıplayabildiğimi görünce KALDIM.

Hadi sizler de bakın bakalım nelerden dolayı bu şiiri okurken kaldınız.

Eğer eksik olduğunu düşündüğünüz bir satır varsa bence şiiri geliştirebiliriz.

20 Haziran 2010 Pazar

BAKIS

Bu gunku yazim seyahat halindeyken teknolojinin elverdigi kadar destekle Blackberry'den yazilmistir.Olabilecek harf ve imla hatalri icin affiniza siginiyorum.
Baslik,Bakis olunca konuyu tam kavrayamamis olmaniz cok dogal ama konu gunuanlam ve onemini kapsayan konu sadAece baska bir bakis acisindan okumanizi istedim.
Insan yavrusu ilk dogdugundA baktigi ve de gordugu sey nedir sorusuna dogru yAnit alacagimdan emin olarak cevapliyorum,MEME!Sicak ve bereketli bir yer ve sizi ona yonlendiren ise size guven ortamini saglayan Annenin kollari ve sevkati.Bebis mutlu cunku guvende ,anne mutlu cunku besleyebiliyor.Hersey yolunda giderken bir anda bebis bir BAKIS yakalar,Annenin ona baktigi gibi baktigi biri var.Panik icinde o bakisi takip eder ve karsisina cikana inanamaz.Kocaman bir adam.Kim bu diye sorarken Annenin huzur veren sesi ona cevabi verecektir;"Canim yavrum,seni biz BABAnla cok isteyerek yaptik,ben nasil sana guven ve sonsuz sevgi vereceksem ondan da aynisini goreceksin.Ben onu seviyorum ve hayatimda 2nizde bana cok degerlisiniz.”Ve bebis rakibini tanimistir.Kendinden cok daha buyuk ve annenin gozlerinin icinde cok degeri olan BABAsinin varligini ilk farkettigi ani da omur boyu unutmayacaktir.
Ben kendi babamla olan iliskimi dusunuyorum ve icinde derin bir saygi,onaylama ve guven hissediyorum onun bana bakislarinda.Yeni yeni ogreniyorum ki beni boyle dusunmeye iten duygu aslinda annemin babama bakisiymis.Annem ona boyle baktigi icin benim icin babam buymus.Eminim katilmayan olacaktir ama su kucuk testi yapip tartin kendinizi.Gozunuzu kapatip annenizin babaniza nasil baktigini dusunun,gercek bakisi yakaladiginizda,sizin babaniza bakisinizi dusunun ve bakin ortak ve farkli olanlar neler.
Benim babam seninkini dover en basit cocuk cumlesi olabilir ama bu gercektir ve cocuk yasi kac olursa olsun boyle dusunur.Ben saka yoluyla babama yakistirdigimiz basliklarla gecirdigimiz bir yaz tatili anisini paylasmak istiyorum sizlerle;takma isimler oynuyoruz babalara,sira bende ve benim ismim ISKELE BABASI... O gun ne manasiz bir kelimeydi oysa su yasimda bunca yasanmislikla diyebilirimki babam benim en huzurlu iskelem olmus.Her ihtiyacimda elim onu bulmus,her ihtiyacimda kollari beni sarmis,dudaklari beni opmus.Canim babam GUNUN KUTLU OLSUN!
Bu satir tabii ki yazmasi en zor olandi cunku canim cocuklarimin gunu kutlayacak babalari fiziken yanlarinda degil maalesef,onlara babalarini yasatan tek sey ise benim gozlerimdeki BAKIS!
Tum babalarin gunu kutlu olsun,hakketmeyen baba varsada kendine gelsin...

15 Haziran 2010 Salı

KÜÇÜK ama BÜYÜK - Bu yazı bir nevi REKLAMDIR!

Bugünkü konu benden daha küçük olan biri için.

Benden küçük bir bedeni olmayan ama yaşı küçük ve ruhu büyük biri için.
Benden daha lezzetli olan ufak balık için.
Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış, o benim yeni hayatımın ateşi oldu.
Muazzam bir aydınlık, küçük bir delikten görünebilirmiş, o benim aydınlığım oldu.
Ufacık bir yağmur,kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş, o benim yağmur damlam oldu.


Merak kediyi bile öldürürmüş, sizde bu kişiyi merak ettiyseniz bu yazı KARDEŞİM'e...

Benim için çok ama çok önemli biri.

Bir günde girdi hayatıma annemin kucağında, bir ömür duracak orada.

Zor gün dostu az bulunurmuş, o benim GERÇEK zor gün dostum.

Destek aradığımda hep yanımda bulacağım gündüz parlayan yıldız misali...

Kendi fikirleri olan, kendi inandıklarını sonuna kadar savunan, değer verdiklerine her zaman destek olan yaşı benden küçük ama aslında büyük adamın bir de blogu var.

http://kimokursaokusun.blogspot.com/

Adında anlayacağanız gibi kim okursa okusun diyecek kadar kendine güvenen canım KARDEŞİM’in blogunu bugünkü yazımda hepinize şiddetle tavsiye ediyorum.

Deneyin keyif alacaksınız okurken.


Not- Bu bir nevi reklamdır...hahahaha

11 Haziran 2010 Cuma

BULUT AY'a KANCA ATMIŞ, AYRILMAK İSTEMİYOR!

Bu başlığı okuduğum anda kitlendim. Düşünceler içimde hızlan dans etmeye başladı. Neler neler yazılır bu söz üstüne. Hele bir de 10.000metre yüksekte, bulutların arasında, kuşları çıldırtacak teknolojiyle, çelik kuş misali süzülerken insanın aklı daha da bir hızlı çalışıyor emin olun...
Bu yazıyı Belçika'dan İstanbul istikametine , gene kendime yeni birşeyler katmış olarak dönmekteyken karaladım.
Bu başlığın içini dolduracaklarla dolu aklım ve düşüncelerim elimden hızlı ama deneyeceğim yakalamayı onları ve sunacağım okuyanlara...
Bulut Ay'a ne kancalar atmış olabilir diye düşünürken 1.kancamı buldum bile.
AİLE; tabii insan ailesine bağımlı yaşıyor, ondan kopmak zor hatta imkansız.Günde enaz 1(!)kere konuşup hatır sormanın dışında merak, destek ve güç unsuru onlar.Tabii kabul etmek gerekir ki bazen bizi zorlayabiliyorlar, kabusa çevirebiliyorlar hayatımızı ama onlarsız bir yaşam zor be...
Aile için daha yazacak çok şey var ama kancaya takılanlarda çok onun için 2.kancada ne var diye çekiştirdim Ay'ı yakınıma ve 2.kancadan DOSTLAR çıktı.
DOSTLAR;tabii ki onları yaratması sancılı, biraz zahmetli ve emek isteyen bir kanca.İki kişinin arasında bir sinerji olur, bir anda aynı lisanı konuşur olursun, aranızdan su sızmaz, sır küpü olur bağlanırsınız.Bu böylece seneler sürsün istersiniz ama herzaman böyle olmayabiliyor. Herkesin kendine ait bir çerçevesi var ve tabii ki hep aynı dosta kitli bir kanca olmuyor ama hep öyle olması dileğiyle diye bakıyorum kancanın ucunda yakına gelen birşey daha gözüktü, AŞK;İnsan aşıksa herşeyi eylermiş. İlk 2 kancayı at çöpe eğer bu varsa kancada.
Her delilik mümkün kişiye.Çeker gider, onun uğruna kavga eder.Aklı al kutuya sakla aşıksan eğer.
İŞ;bir kanca da o...Hayat kazanmak, ayakta kalmak. Lüks yaşamak yada boğaz tokluğuna kazanmak. Bunsuz olmak mümkün değil. İnsanı motive eder, stress yaratır, hırs kazandırır. Bunun içinde aşkla yapılan bir iş varsa gene at baştaki 2 kancayı koy deliliği yerine.
EV; İnsanın kendini en huzurlu kıldığı sığınağı, kendi yarattığı kalesi. İçi huzur doluysa inanılmaz keyif verir insana. Hele içinde koşan-coşan çoçuklar ve şarap kadehini tokuşturacak varsa değme keyfine...
ÜLKE-ŞEHİR, Ah İstanbul ah! Gerçekten inanılmaz hareketli ve sinir bozucu trafiği olan şehir.Çok yüksek enerjisi olan bu şehirde insan anı yaşamakta öyle zorlanır ki onu yazanlar,resmedenler, besteleyenler bile var.
Boğazın serin sularına bakmak, aynı anda iki kültüre sıkışmak, ne Doğulu ne Batılı olamamak hali...

Bütün bunlar Bulut' unuzda varsa ve hepside Ay'a kancalıysa söyleyin bana para-huzur-eğitim-aşk adına nasıl ve nereden cesaret alıp gideceksiniz buralardan ve hangi arzu ile yeniden başlayacaksınız.
Ben de tek cevap var ama önce sizler yorum yapın!

1 Haziran 2010 Salı

ANASINA BAK OĞULLARINI AL:)

Bu gün benim için çok özel birgün. Her annenin beklentisi boynuz kulağı geçsin değilmidir. Ben de şu anda okulumuzdaki öğretmenin gayretlerinin ve çocuklarımın içlerindeki güzel hislerin tercümanıyım.
Bu gün blogumda gururla sunuyorum, iki damla yaş süzülerek göz pınarlarımdan....
Eytan ve Meir Abulafya sizi seviyorum...

Meir Abulafya'nın şiirleri;

BİR KIŞ AKŞAMI
O zamanlar vardı kuşlar,
Uçardı gökyüzünde.
Oynardım uçağımla,
Bir kış akşamı.
Eğlenirdim kurbağamla,
Ne güzel hayat.
İhanet ettim balığıma,
Oyandım köpeğimle.
Babam kızdı bana,
AH HAYAT AH...

YILDIZ
Havada vardır yıldız,
Hissediyorum içimde,
Güneşin ışığını.


Eytan Abulafya'nın şiirleri;

KOMEDYEN
Bir laf atardım ortaya,
Güldürürdüm herkesi.
Herkes bakardı bana,
Sadece komedyen olduğum için.
Oysa ben de bir insandım,
Ama yinede bir komedyendim gülünen.

BAKKALIN DEDİKLERİ
Gidip sorardım bakkala,
Bebek nerden gelir?
Uzaydan dedi.
Gidip sorardım bakkala,
Uçmak mümkün mü?
Evet dedi.
Gidip sorardım bakkala,
Bin yaşına kadar yaşanabilir mi?
Tabii dedi.
Anladımki, bakkal bana yalan söylermiş...

7 Mayıs 2010 Cuma

Bir ÇOCUK doğduğu anda, bir ANNE doğarmış...

Günün anlam ve öneminden dolayı bir Anneler Günü yazısı yazmasam olmaz.


Herkes hamile kaldığını öğrendiği ilk anı ömür boyu hatırlar. Heyecanla karışık korku ve panik duygusuyla dolu bir beden, birbirine seven iki kişinin genelde planlayarak bazen tesadüfen– böylesi de nasıl olur bilemem?! - oluşturduğu bir mucizeye verdiği tepkiyi unutmak mümkün değil.
Koca göbekli ve tıkınan halimizle bile TATLI ve ÇEKİCİ gözükebildiğimiz bu 9ayın keyfini çıkarmak gerek.

Hamile kalmadan önce, kalıpta doğurmuş bir can dostumun bana gönderdiği bir köşe yazısı aklıma kazınmıştır.
Yazının başlığı; “ Bir çocuk sahibi olmadan önce tavsiye edilen demo...”
Yeni doğmuş bir keçi yavrusuyla bir gün geçirin.
Onu arabada kemerle bağlayın, onunla yemeğe gidin. Onunla arkadaş ziyareti ve alışveriş merkezi gezintisi yapın. Gün sonunda onu bir yatakta uykuya yatırın, giydirin, besleyin,altını değiştirin ve sürekli sızlanmasına sabır edin.

İşte kilit kelime ortaya çıktı. Annelik=SABIR – şimdi babalara haksızlık demeyin onu da babalar gününde yazarım –
Yani anne olursunuz sabrın ne olduğunu derinden öğrenirsiniz.Bunu atalım çantamıza devam edelim yolculuğa.

Bu mucizevi varlık size inanılmaz bir GÜÇ verecektir. Ha Tanrı, ha siz olacaksınız onun için. Onun için yapamayacağınız bir şey olmayacaktır.Cadılık kanımızda, yoktan bile var ederiz.Her dertlerine çare oluruz, her an onu her şeyden koruruz. Her ne kadar bu sadece masallardaki perilerin sihirli değnekle yaptığı bir şey olsa da bunu yaparsınız çünkü siz PERİ’ siniz.

Uykusuz bir gecenin sabahında hala ona bakıp şefkatle gülümseyebildiğinizi gördüğünüzde kendinizi ROBOT sanabilirsiniz ama öyle olmadığını her anne bilir.

Canı acıdığında keşke bana olsaydı diyebilen, AŞIRI DUYGU YÜKLÜ varlık haline dönüşme durumu....

Yolculukta, evde, deniz kenarında bildiğiniz bütün el faaliyetlerini ortaya çıkarabilen bir YARATICILIK

Sizi bir gün başka biri için bırakıp gideceğini bilerek KOŞULSUZ SEVME hali.

Telefonla konuşurken, çorba karıştırıp, kapıya çöpü çıkarabilen ve de gülümserken performans ödevine cevap veren Çok Yönlü insan.

Kafasında kese kağıdından şapka ile ellerinde parmak kukla ile GÜLÜNÇ olma hali.

İlacı dondurmaya saklamayı becerebilen bir Akıl abidesi.

Doktorda daha doktor olma halini unutmayalım.

Reklamda dediği gibi BİR TEK ANNEM OLSA, BANA BİRŞEY OLMAZ....düşüncesini yaratma hali.

Eminim sizin daha ekleyeceğiniz bir sürü yönümüz vardır.Yorumları bekliyorum.

Ee bunlar ancak bir ÇOCUK doğunca oluyorsa demek ki o anda bir ANNE'de doğuyor.

Derler ki çocuğunuz doğduğunda onun serçe parmağından kendinizinkine ip bağlayın.Her sene 1 metre uzatın. Annelere bu zor! Vicdan var, aşk var, bağlılık var ama madalyonun öbür yüzü onunda başka bir çocuğun annesi olup yetkinleşmiş olarak buna başlaması.
Salın ipleri anneler korkmayın, doğa kanunu serbest bırak geri dönerse sen zaten ona sahipsin.

Canım anneciğim ben sana döndüm.Beni şefkatle karşıladığın için teşekkür ederim.

ANNECİĞİMİN, TÜM ANNELERİN, ANNE ADAYLARININ ve DÜŞÜNCEDE BİLE ANNELİĞİ OLUŞTURMUŞ OLANLARIN GÜNÜ KUTLU OLSUN.

4 Mayıs 2010 Salı

Herşey bir kapı ve kilitten ibarettir.

Oldum olası kapılara karşı içimde bir heyecan vardır.


Ne zaman elime bir fotoğraf makinası geçse ve bir yerlerde birkaç kareyi ölümsüz edeceğim gelse ilk işim bir kapı aramak olur nedense.
Sonra gördüm ki tek takıntılı olan ben değilmişim, başkaları da varmış hatta çok ama çok meşhurlar bile...

Sordum nedir bu kapılarda beni kendine kilitleyen diye ve internette okuduğum bir yazı bana ilham oldu.
Her kapı hayata açılan yoldur. Herkesin kendi kapısı vardır. Bu kapı bazen ardına kadar açık ve davetkar iken bazen öyle sıkı kapanır ki açabilene aşk olsun.
Bazen hafif aralık durur davetkardır. Çağıramaz kendisi ama aralık durmasından anlaşılmayı bekler.

Bazı kapılar vardır eskidir, yüzlerine bakmak gelmez. İçerisinin pis veya korkulu olduğu ön yargısı ile dururlar, bazıları da pırıl pırıl parlarlar zenginliklerini dışarıya ispat edercesine.
İtine kadar da o iki melun duygu arasında sıkışıp kalırız..Korku ve Merak.
Oysa korkumuzu ve merakımızı yenip onu itene kadar her görünüş bir aldatmaca sayılır.
Korkular ağır bastığında, kulp olur kalırız kapı önünde. Merak ağır bastığında ise, eşik olur geçeriz diğer tarafa. Bulacağımız kocaman bir hazine de olabilir... Kocaman bir enkaz da... Ya da her ikisi de...
Enkazı kazıp hazineye ulaşmak ise cesaret işidir...

Birde elimizde bir anahtar vardır. O anahtarı kilide takıp açıp açmamak tercihimize kalmıştır... Bu da cesaret isteyen bir iştir... Daha önce görmediğiniz bir mekanın kapısını açmak her zaman istenen sonuçları doğurmayabilir. Genellikle ellerde anahtarlar ve açılmamış kapılarla yaşam devam eder...

Hep bildiğimiz kapıları açmak isteriz... Hep tanıdığımız duyguları yaşamak. Ama bir eksiklik hissederiz. Çünkü açılmayan kapıları biliriz. Hep kendimizden uzak tutmaya çalıştığımız sırlardır onlar...
Sırları olmayan var mıdır?

Bazen kendi kapımızı da açmaya çekiniriz... Çünkü anlatılmayacak ve de anlatıldığında hazinenin değil enkazın fark edilmesinden dolayı oluşacak fırtınadan korkarız. Kimsenin ve kendimizin enkazların altından çıkacak hazinelere ulaşabileceğine ihtimal vermeyiz. Oysa hiç birimiz yaşamda birbirimizden mutlak üstün değilizdir. Herkesin kendine ait çok değerli hazineleri vardır. Her birimiz birbirini tamamlayan hazineler olma şansına sahibizdir. Zaten hayatta yalnız kalmamayı tercih etmemizin nedeni budur. Hazinemizi çoğaltmak.

İçimde bir hazine gizli diyebilmek ise insanın kendini bildiği ve bulduğu en güzel andır... Bir başkasının hazinesine erişmek için önce kendi içindeki hazineyi keşfetmek zorundasındır. Önce kendi enkazını kaldırıp altındakini orataya çıkarmak... Ancak o zaman bir başkasını kendi hazinene götürebilirsin... Unutmamak lazım kapısı olanın, hazinesi ve anahtarı mutlaka avcunun içindedir...

KAPI resimleri Nihal Harmanlı :)

29 Nisan 2010 Perşembe

Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediyse, güçlendirmiştir!

Derim yolculuk her zaman iyidir diye, insan bir daha asla eskisi gibi olamaz. İşte biz de çıktık açık alınla saldık bedenimizi Anadolu’ya bulduk kendimizi Antep-Antakya yolunda.

Bir otobüs dolusu insan, hepsinin başka bir hikayesi var ama ortak noktamız Heyecan.
Yeni yer görmenin heyecanı, keyif desen gıcır...

Daracık Antep sokaklarında başladık dolaşmaya. Adım başı yemek hem de bol kepçe ama bol dediysem inan ki gerçekten bol bol. Kahvaltıda başlıyoruz öğlen ne yiyoruz konusuna, yetmiyormuş gibi sokakta yol üstünde ki bütün nimetlerden de faydalanıyoruz. Baklava parçaları, fıstık ezmesi, bayıldık tatlıdan, gelsin can erik,malta, kırmızı dutlar, Antep’te fıstıksız olur mu, o zaman Antep fıstığı avuçlarımızda, tuzlu lezzetler dilimizde bakınıyoruz bu insanlığın eski topraklarına, şaşırıp kalıyoruz kahramanlıklarına ve düşünüyoruz bugünlere gelmenin sancısını.
İşte ben de bu noktada kalakalıyorum bu seyahatte. Bu günlere gelme sancısı.

Hepimizin hayatında dönem ve dönüm noktaları vardır.Bazen dönüm noktası zararsız olur. Bir köşe öbürüne eş çıkar, hiç farketmezsin ama bazen de o köşe sert bir dönemece açılır. Savrulur kalır, toparlanmak için destek ararsın. Bu seyahat bana destek oldu. Desteğin bir de adı var “ AİLE” . Bu seyahatime bir de isim taktım, KABUK.

Güler gibisiniz, ne garip diye biliyorum bu ismi taktığımda bende güldüm bir hayli.

Düşünün ki bir yara oluştu bedende, isteyerek yapmadım ki bu yarayı, tesadüf de değil ama oldu işte. Nedeni yok!
Acıyor, sızlıyor derin derin kanıyor bile belki.Yara bandı imdadıma yetişecek ama öncesinde bütün içini akıtması gerek, ferahlamazsa içinde kalır bu da enfeksiyon yapar, büyür tüm bedeni sarar Allah korusunJ Ben elimden geleni yaptiktan sonra bedenim de ona verilen o mucizevi güçle başlayacak tamire. Birinci günkü hassasiyet yok ama içim sızlıyor yanlışlıkla ona dokunduğumda yada dokunduklarında, derin bir iç geçiriyorum. Derken bir güneşli sabahta üstünde kahverengi bir kabuk.Yaranın sızısı dünden çok daha az.Varlığı belli ama verdiği acının dozajında oldukça gerileme var.

O kabuk uzun zaman yara ile beraber olacak. Yara’nın tamir olma sürecine katkım, onun bir gün geçeceğine olan inancım. Gene güneşli bir sabahta kabuk düşecek, sadece o yaranın nasıl oluştuğunu hatırlayacak kadar iz bırakacak ve yok olacak.

Ben 5saatlik Antep Antakya yolunda bunları düşünürken biz varmışız bile . Mitoloji sardı her yanımızı. Mozaikler büyüleyiciydi. Eski medeniyetlerin yaşamlarına dair gördüklerimiz bizi hayrete düşürdü. Harbiye’deki şelalede resim çekerken doğanın insanlar için ne kadar değerli olduğunu hatırladık. İnanmanın gücünü hissettik derinden hangi dine bağlı olduğunun değeri olmadan. Farklı olupta aynı yerde 3 gün 3 gece tolerans dahilinde yaşayabildiğimizi bir kere daha anladık çünkü şehrin havası böyleydi. Çocukların coşkusuna tanık olduk. Ailece seyahat etmenin ne kadar keyifli olduğunu gördük. Midelerimizin içinin ne kadar doldurabileceğini de ispatladık tabii ki., Yöresel yemeklerin – Kral Künefe, kireçte Kabak, Ceviz reçeli, Bicibici, Zahtar, Abagannuç - bizleri ne kadar mutlu ettiğini gördük.

Güneş parlak, gökyüzü masmavi.

Bana düşündürdüğü aynen bu oldu “ Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediyse, güçlendirmiştir.”

Sağol Antakya bana kattıkların için ve tabii ki kilo olarak fazla katmadığın için ayrıca teşekkür....



Dip not- Yolumuz Urfa-Mardin-Adıyaman!

7 Nisan 2010 Çarşamba

F VİTAMİNİ

 Çok sevdiğim bir arkadaşım geçenlerde bana Dr.Mehmet Öz’ün bir yazısını mail ortamında gönderdi. Mail de Fvitamininden bahsediyordu ve benim de çok hoşuma gitti.
Bende onun F vitamini tanımına kendi yorumlarımı kattım ve sizlerle paylaşayım dedim.


Bu başlığı okuyunca, "Bugüne kadar F vitamini diye bir şey hiç duymadım" demeyin! Bu vitamin hepinizde en azından bir tane olarak mevcut.
Bunun adı FRIEND ve F vitamini dediğimiz sağlık iksirinin kaynağı da dostlardır... Bu vitaminin faydaları saymakla bitmez.
Bende bu haftaki yazımda bu vitaminin faydalarını şöyle bir listeleyeyim dedim.
Sizin bildiğiniz başka faydaları varsa yoruma açığım...

1. Stres anında en az 1 tane kullanırsanız kesin olarak gülümsersiniz ve stresinizin dağıldığını gözle görünür bir şekilde fark edersiniz.

Çatık kaşları olanlara özellikle tavsiye edilir.

2. Sizi gençleştirir, canınıza can katar, bu sayede kan damarlarınızda pıhtılaşma oluşmasını engeller.

3. Depresyona girmenizi önler, sıcaklık hissiyle bunu sürekli erteler.

4. Sizi sokağa çıkmaya ve alışveriş yapmaya teşvik eder.

5. Hayal kurmanızı ve bunun peşinden koşmanızı tavsiye der. Tökezleme durumunda 3nolu madde geçerli sayıldığından sorun oluşturmaz.

6. Birden çok çeşidi vardır, kendinize en uygun olanı seçmeniz tavsiye olunur.

7. Göz yaşlarınızı serbest bırakma özelliği vardır, çok sık olmasa bile gerektiğinde hiç çekinmeden kullanabilirsiniz.

8. Yolu mantıktan geçer ama hep kalbinize dokunur.

9. Hafızanıza en güzel anıları kaydetme özelliği vardır.

10. Sabırlı olanına rastlarsanız, sizi dinlemekten hiç bıkmaz.

11. Elinde olanı sizinle paylaşmaya hazırdır.

12. Size en derin yaraları açma özelliği vardır ama bunu kötülükten değil tam tersine sizin gelişiminize destek olmak adına yapar.

13. Bir telefon kadar size yakındır.

14. Her yerde bulunmazlar, çok iyi aramak lazımdır.

15. Zarar veren cinsten olanları da vardır, onlardan sakınmak gerek.

Eğer elinizde çok F vitamini varsa bence kendinizi bir gözden geçirin, kesin bir bahar temizliği yapın , acilen bakın bazılarının son kullanma tarihleri gelmiş olabilir.

Bazı değerli olanları ise çekmecede altlarda kalmış olabilir, acilen onları üst sıralara yerleştirin, bahar havası hepinize iyi gelecektir.

Bu durumda bu vitamin alınmaz da ne yapılır bilemedim! Hepinizi bol değerli “F vitaminli” bir bahar dilerim.

1 Nisan 2010 Perşembe

KOPYAM VE BEN

Elimi bilgisayarın tuşlarında dolaştırmayalı epey oldu sanırım, çünkü hayat belirgin akış hızını birden 5.vitese aldı ve ben de tüm bunlara tekil halimle yetişme sorunuyla baş etmek durumunda kaldım, keşke kopyalanabilsek.


Eğer kopyalanan bir ben olsaydı neler olurdu diye yazmak istedim, hani hepimiz isteriz ya 2 el yerine 4 elim olsa da herşeye yetişsem.

Evrende bazı yasalar varmış, okudum, dinledim.Bunların bir özeti aşağıdaki gibi...

1-Esneklik yasası

2-Seçimler yasası

3-İnanç yasası

4-Eylem yasası

5- Denge yasası

6-Sorumluluk yasası

7-Süreç yasası

Gel gelelim ben kopyalanınca Kopyam tamamen özgür hareket etmeli.Gezmeli dolaşmalı, hayatın keyfini sürmeli, okumalı, öğrenmeli, para kaygısı hatta gelecek kaygısı hiç mi hiç olmamalı.

Onun çocukları da olmalı mı bilemedim, çünkü o hayata sadece kendi için tutunmalı.

Onun evreninde esneklik yasası tam işlemeli, seçimlerini özgürce yapmalı, neye isterse ona inanmalı, eylemlerinde hep günün getirdiklerini uygulayan bir yaptırım olmalı, gelecek için tel bir adım bile atmamalı.

Sadece kendi için yaşadığından denge sorunu da yok, hiçbir şeye karşı sorumlu da değildir kendinden başka. Süreç, kesintisiz olarak onun için keyifle devam etmektir.

Aman ne güzel!



Şimdi gelelim gerçek bana;Kopyam tüm gerçekleştirmek istediklerimi yaptığına göre geriye yapılacaklar şunlar;

Çalışmak, kopyamı, beni ve hayatımı idame ettirecek kadar kazanç sağlamak için çalışmak, bana bağlı olan tüm sistemleri yürür hale getirmek için çalışmak, sorumluluklarımın içine çocuk,ev, ailenin yanına birde kopyamı eklemek, kopyamdan şikayetçi olma durumunda onu kendimden başka kimseye şikayet edememek.

Bu sebepten benim hiç esnekliğim yok.

Seçimlerimi yaşamam mümkün değil.

İnandıklarımı sonuna kadar savunurum, hatta deli bir mücadeleye bile girerim.

Eylemlerim çok yönlüdür, öyle ki bazen kendimi bile feda ederim onlar için.

Dengeliyim aksi takdirde hiç bir şey yolunda gitmeyecektir.

Sorumluluklarım diz boyu, aş aşabilirsen.

Süreçte ise kendimi sonsuz zorluyorum yetişmek adına...



Evrenin benim için biçtiği özelliklere göre BEN ; Çok yönlü ve becerikli. Yargı ve mantık gücüne sahip. Yenilikten hoşlanan, yeni insanlar tanımaktan zevk alan. Bilgiyi önemseyen, meraklı ve öğrenmeye aç.

Mantıklı, eğri ile doğruyu ayır etmesini bilen. Kıvrak zekalı, konuşma kabiliyeti olan, kendini yönlendirebilen, düşmanlarını yenmeyi başarabilecek kadar akıllıyım ya ;

Bu durumda kopyam mı gerçek yoksa ben mi diye soruyorum....

16 Mart 2010 Salı

Başarı Neye Göre?!

Bir hafta sonu daha geldi.
Kalbim hızlan çapıyor.Cumartesi sabah sıkıntıyla kalktım yataktan, koşuşturarak, el yüz yıkanıp merdivenlerden inildiği an, saat sabahin 8,15’i. Birazdan ağzımdan çıkacak olan tek kelimelik cümleye, bütün gün esir olacağımı düşünerek, biraz sıkıntı, biraz bezginlikle ama aslında gerginlikle söyleyiveriyorum “ HADİ! ”
İşte hafta sonu bizim evin gongu çaldı, yetişme derdiyle kahvaltı, spor, Pazar alışverişi, dernek faaliyeti, bazen ve çoğu zaman doğum günleri şeklinde havanın karardığını keyifle görür ve daha da telaşlanarak “Eyvah! Dersler.” diye gün sona eriyor.
Pazar sabahı ise bu hadinin tamamını yetişmesi gereken ödevler,projeler ve sınavlar kaplıyor. Pazartesi sendromum kalmadı artık çünkü Pazartesiler daha da bir güzelleşti, kabus bitecek diye. Yalanım yok!bilenler bilir.
Şimdi gelelim konunun özüne, deliler gibi koşturulan, sosyalleştirilen ve ders çalıştırılan - ne yazık ki kendinden çalışmayan – bu yavrulardan biz ebeveynler olarak sadece bir tek şey bekliyoruz, BAŞARILI OLSUNLAR.
En iyi notu alsınlar, en iyi proje onun olsun, herkesin en iyi arkadaşı O olsun, öğretmenin gözdesi olsun, okulun spor takımına seçilsin, onun resmi sergilensin, onun projesi dereceye girsin, en iyi atışı o yapsın...Bir dakika bu başarılar kimin peki????
Çocuklarımızdan beklediğimiz başarılı olma hali vazgeçemediğimiz bir duygumuzdur. Onlardan sınav kazanmasını, sınıf geçmesini, okul bitirmesini ve beklediği üniversiteye girmesinin oluşmasını isteriz.Gel gör ki hepsinin sonunda bazen ortaya sadece kağıt başarısıyla dolu bir hayat çıkabiliyor. Peki o zaman bu başarısızlık kimin??????
Anneler ve babalar olarak bizler acaba başaramadıklarımızı, çocuklarımız yapsın güdüsüyle mi Hadiliyoruz.

Öyleyse başarılı insan kimdir?

Bernard Russel’ın Eğitim Üzerine adlı kitabında çocuklarınıza sevmeyi öğretin , sevgiyle verilen bilgi çok önemlidir diyor. Sevmeyi bilen kişi derslerini de sevecek, eğitime de değer verecek ve akabinde doğru ve sevdiği bir mesleğe yönlenecektir. Hayatında bilgiye duyulan sevgi de gittikçe daha fazla önem kazanacaktır.
Ve durdum! Durdum çünkü işin özünü hadilerle öldüren bir toplumun parçası olarak sevgi vermeye vaktimiz var mı?

“Başarmak elimizdedir” diyorlar. Düzenli, disiplinli, az da olsa sürekli çalışan insanların başarılı olduğuna dikkat çekiyorlar.
Bir de önemli bir noktaya da parmak basıyorlar “Öz güven” . Bir konuyu ele almak ve zorluklarla basa çıkabilmek gücü ve zevki. Bizler onların çabalarına saygı duymalıyız ki onlar mutsuz ve umutsuz olmasınlar. Şöyle bir dönüp bakıyorum ben saygı duyuyor muyum diye, uçurumun kenarındayım.

Ne yazık ki öğrencilerin büyük bir kısmı bizlerin bakış açısı yüzünden, okulu bir zorunluluk olarak görüyor; öğrendiği şeyleri sınavlarda başarılı olmak ve bu başarılarının kağıda dökülmesi için öğreniyor. Böyle olmak zorunda değil...
Gene durdum! çünkü her sınav sonrası aynı soruyu soruyorum “ Nasıl geçti?” diye.

Çocuk yetiştirmedeki başarının temeli onlara hedef göstermekmiş.
Biz ne hedefler koyuyoruz onların önüne? Rol model olan bizlerin ne hedeflerimiz var önümüzde, bunun bilincinde miyiz.
Hedef belirlemeden başarı duygusu oluşmaz diyor büyük bilim insanları...

Zaten başarısızlık diye bir şey de yokmuş, yalnızca öğrenilecek dersler varmış. Büyüme bir bilgi kazanma, deneme-yanılma, cesaret gerektiren deneyimler süreciymiş.
Başarısızlıkla sonuçlanan girişimler de o son başarıyı getiren hamle kadar değerli ve katkılıdır.
Çocuklarımızın kendi kendine yeten bir birey olmasını istiyorsak, görev ve sorumluluklarıyla başbaşa bırakmalıyız onları.
Ve işte bu noktada gene durdum... Zamanın çocuklarının sorumlulukları var mı? Bizler onlar yıpranmasın diye bütün işlerini yapmıyor muyuz!

Küçük bir internet alıntısını paylaşıyorum.Yazarını bilmiyorum ama çok doğru.

Başarılı Olanlar ve Olmayanlar...

•Başarılı insan daima çözümün bir parçasıdır ;
Başarısız insan daima sorunun bir parçasıdır.

•Başarılı insanın her zaman bir programı ;
Başarısızın ise her zaman bir mazereti vardır.

•Başarılı insan her soruna bir çözüm bulur ;
Başarısız her çözümde bir sorun görür.

•Başarılı insan en olumsuz durumda bile bir çıkış noktası görür ;
Başarısız ise en olumlu durumda bile engeller bulur.

•Başarılı insan "Zor olabilir, ama imkansız değil" der ;
Başarısız "Mümkün olabilir ama çok zor" der.

•Başarılı insan evrenin uçsuz bucaksız olduğunu bilir ;
Başarısız insan evreni kafasının büyüklüğü kadar sanır.

Herkesin kendi başarısı vardır ve bunun ölçüsü de gene çocuklarımızın kendi içlerinde saklıdır.Hepimizin onu bulması dileğiyle...