2 Ağustos 2017 Çarşamba

SAYIN ADALILAR


Ben ada yaşamını geç keşfedenlerdenim. Bir yere ısınmam için onunla zaman geçirmem gerekiyor. Ruhuma iyi geleceğinden emin olana kadar mesafeliyim ama ısındıktan sonra içinden çıkarabilene aşk olsun.
Adada yaşam benim için tam da böyle oldu.
Çocuksu çekişmelerimden dolayı10 yaşımda nefret ederek terk ettiğim ada  47 yaşımda keyif aldığım bir yere dönüştü. Bu akşam adadaki son gecem ve içimde hüzünle karışık bir AŞK hali.

Hatırlanası keyifli anlarıma eşlik eden ada hayatı bu sene bana kısa. Her sene 3 ay kaldığım adayı yaz hala devam ederken bitiriyorum. Şehire doğru yol alıyorum. Şehir suyun öte tarafı.  Adada olunca sanki kaos suyun diğer tarafında kalıyor. Çalışıyorum, gidip geliyorum ama şehrin deli koşturmacası hep suyun öte tarafında. Çalışırken esen yaz rüzgarına çiçek kokularını ve martı çığlıklarını  - sinir bozucu olsalar da- ekliyorum. Arabasız bir ortamda sürekli yürümek, bisikletli insanımsılardan kaçmak , hep bir şeyler taşımak, yerdeki at boklarının iğreti görüntüsüne eklenen rezalet kokusu, carşaflı turist profiline eklenen yurdum insanlarının  çılgınlıkları olsa da ada  ruhuma iyi. 

Bahçeden çaldığım dutlar, kayısılar, her evden fışkıran deli pembe begonviller ve harika kokan zambaklar, iki adımda bir durup selam vermeler, hep aynı mekanlarda toplaşmalar, deniz kenarındaki sezlong savaşı, ilk satış deneyimlerini yaşayan çocuklardan alınan ıvır zıvırlar ve terastaki salıncakta sonsuzluğa uzanan geceleriyle ada kalbimde kocaman bir yer. Ilerliyen yıllarda anladım ki ada aslında benim içim olmuş. Huzur bulduğum kendim, keyifle yaşadığım anlarım, güzelliklerle paylastığım sözlerim olmuş. Ben ada olmuşum. 

Karşımda, her akşam salıncağımdan seyrettiğim turunculu siyahlı gün batımı. 
Sanki  turuncu adım adım direniyor Az sonra her yeri kaplayacak siyaha. Bu bir bitis mi turuncu için? Bir baslangıç mı? Yoksa turuncu siyaha dönüşüyor ardından  tekrar turuncu mu olacak? 


Peki ya mavi olduğunda ne oluyor? Gök aynı gök değil mi?
Dönüşüm ve devinim bana huzur veriyor. Her şeyin gelip geçtiğini ve anda en güzel olduğunu.

Adada bir rutin çarşıya doğru yürümek. Çok alıp stoklamak ada evinin dar alanında mümkün olamayınca  her an alınacaklar var. Her şey tamam dediğinde bile hep bir eksik çıkıyor.  Yürüken birden bire bir ses! Kafanın tepesinde bir ding dang dong ... 

Sayın Adalılar 

Konuşma böyle başlayıp bzzzzst diye kapanıyor.
Tiz sesli o mikrofondan adalılara bu yöntemle duyurular yapılıyor.
Bir tür toplu Ananos...
Acaba başka adalarda da var mı bu yöntem?diye düşünüyorum.
Anons sayesinde cenaze, sergi, konser gibi bilgiler aktarılıyor. Yaşamadık ama afet veya daha vahim durumlarda da en kolay yöntem bu olsa gerek. Hem de kaçıran olur diye iki kez tekrarlanıyor.
Ama ne olduysa ilk defa bu anons kulağımda bir başka çınladı. Yüreğimdeki bir yere dokundu ve klavye tıkladı.

Düşündüm de sanki hayatta bize böyle anonslar yapıyor.
Mesela;
“Stella, bu hafta güzel olacak,” diyor sanki. Bendeki farkındalığı yükseltiyor ve güzellik o gün bir sergi gezmek oluyor.
Ya da diyor ki;
“Stella, her şeye rağmen devam etmelisin.”
Sanki bu anonslar içinden çıkılamaz bir anla karşı karşıya kalınca duyuluyor. 
Ya da;
“Bu gün mucizelere açık ol,” diyor. O anda delice ihtiyaç duyduğun kambuça kavanozunu kapatacak lastiği,  biri en cok istediğin lavanta demetiyle sana sunuyor. 
O anonslar bir dolu sözler fısıldıyor. 
Bu işe gir...
O yola sapma...
Denemelisin...
Korkma...
Git...




Ne hoş olurdu biz hepsini gerçekten duyabilsek ve uygulayabilsek? 
Duyamıyoruz çünkü kanımca içsel olarak hazır olmadan hiç bir şey gerçekleşemiyor. Her seferinde bu teoremi kendime doğrulamama rağmen bazen öfkeleniyorum neden duyamıyorum bu anonsları diye. Ama şimdilerde biliyorum artık o anonslar tam ihtiyaç duyduğunda sana kendini duyurmayı biliyor.

Geçmiş dostlukları karşına çıkarabiliyor sen sayfaları kapatasın diye, hiç gitmem dediğin yere seni itiyor, asla yemem dediğin yemeği yalanarak yediriyor ve bu ben değilim dediğin her anda bu tam da sensin diyor.

Insanın en kuvvetli olduğu alan yaşamı değiştirme becerisi ama daha kuvvetli olduğu ise yaratma becerisi. Coğunlukla hikayelerle düşünüyoruz gerçeklerle değil ve istediğimiz hikayeyi yaşıyoruz. Yazdığımiz hikayeleri kendi gerçeğimiz yapınca sonuç salt mutluluk oluyor. Işte o anda anonsu duyuyoruz.

“Doğru yoldasın Stella, devam...”

Bu anonsu duyamakta ancak içeriden oluyor.


Güzel anonslarınız olsun...

16 Temmuz 2017 Pazar

MUTLU olduğumuzda düşündüğümüz şeyler vardır ve düşündüğümüzde MUTLU olduğumuz...








Hayat hep akıyor. Bir saniyesi diğerine eş değil. Bir saniyesini bile tutup kutuya hapis edip, çıkarıp yaşayamıyoruz. O akışın içinde ne farklı hislerle dolup, ne kahkahalar, ne gözyaşları, ne alkışlar ve nice başarılar, ölümler...

Gündem bir hayli zorlayıcı, bir tarafta ADALET-HAK-HUKUK için yürünmüşken diğer tarafta detansı kutlamalar. 
Bir tarafta kendini ifade etmek isteyen binler, diğer tarafta umursamazlık. 
Bir tarafta mülteci diye itilmeler, kakılmalar, diğer tarafta onlar için daha yaşanılır dünya yaratmaya çalışanlar.
 Bir tarafta şortlu kız, diğer tarafta yanlış bir şey yapmadım diyen zihin.
Bir arkadaşımın kızı ameliyata giriyor, bir başka arkadaşımın eşi bypassa, biri mide ameliyatı olmuş heyecanla tartıya çıkıyor, annem nefes darlığı çekiyor, benim topuk dikenim, biri sahilde tatil pozu paylaşmış, sosyal medya Metin Hara/Adriana Lima. Ortaya karışık.




Ve ben geleneksel Saroz ziyaretimden vaz geçmeyip, kendi hayat döngüme devam ediyorum.
Olmuşları duyarak, olmamışları merak ederek. Derken bir yazı okuyorum, ardından uzun bir cümle geliyor...
Mutlu olduğumuzda düşündüğümüz şeyler vardır ve düşündüğümüzde mutlu olduğumuz.
Yüreğim ateşleniyor, ben tıklıyorum.
Saroz’da her zaman mutluyum. O anda düşündüğüm tek bir şey var.


BİTMESİN.  





Bütün kış çalışmanın, sağlıklı olmanın, buraya gelebilme özgürlüğümün tadına, çocuklarımın kahkahası, kumun sıcaklığı, denizin cam gibi berraklığı, gün batımının renkleri, şarabın lezzeti ekleniyor. Bunlar beni delicesini mutlu ediyor.
Andayım.
Kaygıları düşünmüyorum. Korkular ufukta görünmüyor. Mail kutumdaki son mailin konusunu bile hatırlamakta zorlanıyorum. Her şey salt “ Mutluluk” kıvamında. Dostlarla sohpet, kahkaha, çekirdek ve gecenin serinliği. Bitmesin diyor insan ama bitiyor haliyle.
Dönüyoruz.
İstanbul’dayız.

 İşler, yollar, dosyalar, telefonlar, projeler, stress ve koşturmaca.  Salt mutluluk halinden bir hayli uzakta. Düşündüğümde beni en mutlu eden ana gitmek istiyorum. Saroz’un gün batımına. Gülümsetiyor beni. Mutlu olduğumu hissediyorum.

Araştımalar diyor ki: Akış halinde olma yetinize göre mutluluğu elde edebilirsiniz (Csíkszentmihályi’e göre)
Zihin ne kadar çok karışırsa, mutluluk o kadar uzak.
 Bitsin istiyorsun, haliyle bitiyor.






Birden aklıma beni her an herşeyden daha fazla mutlu eden bir şey geliyor.  Her mutlu olduğumda düşündüğüm ve düşündüğüm anda da kayıtsız şartsız beni mutlu eden.

ÇİKOLATA…
100gr 545kcal.
O kadar basit.

İster bütün paket, ister bir parça. İster bitter 70% cacao, ister sütlü, beyaz. Gerçekten de evrende bundan daha fazla mutlu edecek bir şey olabilir mi? Kalp atışlarımı hızlandırıyor ağzımın içinde dağılırken. Yutarken ki hissi , yüzümde oluşturduğu gülümseme tarifsiz. 
İşte hayat bu kadar basit bir güzellikte saklı. 

Budist felsefesine göre; duygular sürekli değişken olduğundan kontrol edilemezler o yüzden duyguların peşini birakmak zihni rahatlatıyor, anı yaşıyorsun ve muhteşem bir huzur kaplıyor her yanımızı. İşte o yüzden çikolata yerken mutluyuz. Tam o anda ve lezzette zihin bomboş. Yüzünde o aptal gülümseme.

Mutluluk bir seçim, öyle enli boylu detay gerektirmiyor. Olma haline şükür. 
Her sabah uyandığımızda uyandık diyoruz 50% uyanmama ihtimalini dikkate almadan. Alalım, alırkende bir parça çuku atalım ağzımıza. 
Salt mutluluğun şerefine. 

Ortalık 15 Temmuz destanıyla sallansın, ben salıncakta mutlu olduğum anda düşündüğüm ve düşündüğümde mutlu olduğumla ...

21 Haziran 2017 Çarşamba

BAK BAK ama IYI BAK...


Yol seni götürsün denilen sanırım tam da böyle olmalı.
Uyanıp ne olacağından habersiz akışta. Bana ender olur ama olunca da her daim zevkten binlerce köşe olurum. Bunu bilmeme rağmen, benim gibi plan yapmaktan geri kalamayanlara gelsin bu yazı.

Sabah yağmur karşıladı bizi. 

Haziran'ın kaçı olmuş, mayo, terlik dolapta gülümserken, biz kot ceketlerle Arter'deki sergiye doğru yoldayız.

“Görme Biçimleri”



Neleri gördüğümüzü sanıp, ne klişelerle donandığımız yüzümüze sanat aracılığıyla çarpılıyor her eserin önünde. Bildiklerimizle donanıp onlara sıkı sıkı sarılıp bir türlü bırakmıyoruz hissiyle bakıyoruz her esere.
Farkındayız, yaşıyoruz diyoruz da gerçekten yaşıyor muyuz? diye sorguluyoruz.

Sanatçılar, objelerin ya da eserlerin fiziksel niteliklerini belirli şekillerde görmeye koşullanmış bakışımızı özgürleştirme çabasındalar.


bizde bu minvalde tüm gün bir yandan sanat diye bakarken, bir yandan da içsel yolculuklardayız.
Farklı bakış açılarının bir arada var olabilmesi keyfindeyiz.
Gördüklerimizle bildiğimizi düşündüklerimiz arasındaki bağın o kadar da basit olmadığını deneyimliyoruz.



Ne yöne döndüğü belli olmayan saatin kaçı gösterdiğini kavrayamamak bir kez daha hatırlatıyor bize zamanın bizim kontrolümüzde olmadığını.




Görme biçimlerini sorguladığımız bu sergide,
 bir çok eserin önünde şaşkınlıkla bakarken bir tanesinin önünden ayrılamıyorum.

Maps of Days

Grayson Perry Ingiliz bir sanatçı. 

“Ben” kavramının bir özne değil yüklem olduğu fikrinde.

 “Ben, isim kılığında bir fiilim,” diyor.

Böyle düşünmesinin sebebi ise Ben'in sürekli hareketli, değişken ve hikayelerinin olmasına bağlıyor.
Ben bir boşluktur, beni yakalamak havada bulutu yakalamak gibidir deyince nafile telaşlarım yüzümde patlıyor.




Eserinde gizli bir çok insanı haller, bizi biz yapan yapı taşları ve detaylar var. Bakmakla bitmeyecek belli. Google edin, detaylı bakın. Daha detaylar yazının altında ilgilenenler için.



Sergi girişindeki Hasan Sharif'e ait okul çantaları da bir hayli vurucu. Eğitim hakkı dedikleri sonucta hazır bilgilerden oluşuyor. Içlerinde gelecekte çocuklar icin hazırlanmış bilgiler var. Ne kadar kısıtlı bilgilerle donatılıyorlar. Bir de bu kısıtlı bilgilere not veriyorlar.

Katları çıkınca karşımıza sarı örtüyle üzeri kapatılmış devasa bir zemin çıkıyor. Belli ki altında görülmesi istenmeyen bir şey var. Bir sanatçı bir sergide bir eseri neden görmemizi istemez ki? Haa, anladık altına girmemizi istiyor. Bütünün algılanmasını parça parça deneyimlemeve yönlendirildik, tabi o örtünün altından ne kadar anlayabildiysek...
Düşünüyor insan haliyle hayatıda yaşarken parça parça deneyimliyoruz, bütünü ne kadar anlıyoruz?






Kafalar karıştı tabii, arada seyredilecek filmin salonu dolmuş bizi gene plansız bir öğlen arası beklermiş biz bilmezmişiz.


















Divan Brasserrie harika Istanbul manzarasıyla günümüze eklendi. Hep bakıp ne gördüğümüzü konuşuyoruz Istanbul manzarasına karşı.

Yemek arasında sosyal medya takibindeyken bir tweet görüp kendimizi Galerist'te buluyoruz.

Dark, Deep Darkness and Splendor.

Siyahın karartıcı görüntüsünde yaşamın beyazlıklarını deneyimliyoruz. Ölümle yaşam arasında bir varız bir yokuz. Zihnimde sorular uçuyor;


Ya hiç yoksam
 ve ya 
Hep varsam...
“Herşey bir an,” diyor okudugum kitap. 
O da “Bu an”...





 Gün akıyor ve  kendimizi bir anda Adahan’ın içindeki büyülü ortamda buluyoruz. Düşününce sanattan fenalık gelmedi mi? diyebilirsiniz  ama öyle değil çünkü zihnin genişlemesi ve içine yeni şeyler ekmek müthiş heyecan verici bir his.

Sergi Serra Behar'a ait. ( www.serrabehar.com)


İçeri adım attığın an seni kendine baktıran, baktikça da sorular sorduran hatta öteye geçip sanatçı bunu neden yapmış, neyin yansıması bu acaba diye düşündüren bir havada. 


Karşıma bir bebek melek çıkıyor. Bildiğimiz melek formundan bir hayli uzak. Çirkin bir beden ama yüzünde derin bir huzur. Sarkık göbeğiyle, acayip duruşuyla dokunma hissi yaratıyor. Ne ki bu? 
Hmmm, bence şunu diyor olmalı:
Meleklerde insanlar gibi kusursuz değiller, hepimiz bir meleğiz. Ben bir meleğim. Oh! yorumladım derken birinin anlatımını duyuyorum arkadan. “Para at,” diyor arkadaşına. Atıyorsun, sistem devreye giriyor ama o da ne, hooop düştü paran yere. Aniden garip bedenlenmiş melek bir yükseliyor, bir alçalıyor.
Meğerse benim  yüksek hayrıma dua edermiş. Vay anasını…

Eser bu işlere harcadığımız eser miktardaki paraların nereye gittiğine bir göndermeymiş. 


Sanatçı ne düşünür sen ne yorumlarsın.

Aniden duvardaki yarım yüzle karşılaşıyoruz. Zar zor sığdırdım kendimi eksik tarafa. Tamam oldu. Oh çekiyorum ama zaten tam degil miydim? Yana bir adım atıyorum, hooop yüzüm aynada kendimle tam. Yarım hisler. 
Yol uzun... 
Sanatçı der ki; bu da benden sana bir aynalama. Al kullan tepe tepe.













Tam mıyım? sorgusundayken arkamı dönünce eski bir ecza dolabıyla burun burunayız. Içi
dua tespihleri dolu. Diyorum zamanın kimyasalları bizleri iyileştirmekten uzak artık. Tek yol içsel yolculuklar. Ah bu yollar. Jeton düşüyor, ama aynı zamanda da sadece bunların kölesi miyiz? Bunlardan mı şifa bekliyoruz. 


Açılmasını dilediğimiz kapı bu şifa gelince mi açılacak derken, ellerimi uzatıyorum heybetli kapıya ve içimdeki güçle  bir olup kapıyı hareket ettiriyorum. Eee tabi ki başka kimin o kapıları açabileceğini sanıyoruz ki.
 Ben tabii ki. “Ben” ama özne olmayan, yüklem olan ben.



















Günün sonundayım ama bir son bekliyorum cümleye noktayı koyacak bir son. 
Sahrap'taki menu de buluyorum noktayı.
Bu günde yemekler pişti
Ocaklar taştı
Yürekler coştu.


Hayat bu işte her daim coşkuda olmak ...

Ve final... 
Bu günün ana teması görme biçimleriydi ya, bakın benimle aynı gün orada olan başka bir kalem nasıl görmüş günü.

http://www.salom.com.tr/haber-103545-bugun_de_yemekler_pissin_ocaklar_ta64258sin_yurekler_cossun.html

























4 Mayıs 2017 Perşembe

Be like Keçi


Size keçilerle ilgili bir şey yazmayacağım tabii ki. Benim size anlatacağım, dergilerin kapatıldığı bir dönemde cesurca dergi çıkartma girişimde olan insanların varlığından haberdar olmanız için.


Olay şöyle başladı: Seferihisar’da sokak aralarında sakince yürüyoruz. Bir amca oturmuş gündüz güneşini almakla meşgul. Elinde ne gazete, ne de telefon var. Sakinliğin dibinde. Amcanın yüzü nefis çiçeklerle süslenmiş bir eve bakıyor. Durup bende aynı yöne bakınca kala kalıyorum haliyle şehirde bir tanesini görebilmek rüya iken binlercesi rengarenk bana gülümsüyor. Bu manzaraya keyifle bakarken birden yanıma bir genç kız yanaşıyor. Gülümseyen yüzüyle heyecanla bana 5tl karşılığı sattığı dergiden alıp almak istemediğimi soruyor. Gülümsüyorum ve 5TL uzatıp alıyorum. Teşekkür edip çantama koyacakken derginin adına takılıyorum.  Keçi.


Deli deli günler yaşadığımız bir dönemde, bir dolusu kapatırken bir dergi çıkarmak istemek akıl dışı bir hareket değil mi? Deniz kenarına iniyoruz ve sade türk kahvemin yanına açıyorum Keçi’yi.
Yavaş Kardeşim! diye sesleniyor kapak. Hayat aceleyle yakalanmaz diyor ardından ve ben başlıyorum aklındakileri yazıya dökenlerin yazılarında kendimle dansa.

Inatla yaşamla dans, inatla daha iyi bir dünyayı mümkün kılmak için çalışmak, inatla bizleri teknoloji delisi eden sisteme karşı direnmeye teşvik etmek ve inatla güzel işler başarma tutkusunun adı Keçi olmuş.
Seferi Hisar'in dergisi ama aslında hepimizin olmalı. Ona ve onun gibi çabalayanlara destek olmazsak kendi kanımızı zehirleyeceğimizi bilmenin adı Keçi. Yaşamı savunmakta inatçı bir grup insanın adı Keçi.

Içimdeki aceleci ruha gönderme ağır gelmiş olmalı ki klavye tıkırdamaya başladı.

Biz şehirliler hızın esiriyiz. Herşeye yetişmek için ruhlarımızı Mephisto'ya satan Faustlarız sanki. Sürekli olarak zaman kaybettigimizi düşünerek yaşamaya programlanmış durumdayız. Soranlara koşturuyoruz diyoruz.

Hız arttıkça özgürlük azalır diyen Virgilio'yu göz ardı ediyoruz. Herkes kaçışlardaysa bu durumda bir yerde bir hata yapıyor olmalıyız?
Doğrudur ki modern yaşamın sunduğu olanaklar bir taraftan bizleri hızlandırırken, diğer taraftanda bizi hızın esiri ediyor.
Şehirin hızına ara verip kısa kaçışlar, istediğimiz şeylere zaman bulamamaktan bunalmışlıklar, paranın cebimize girip çıkması arasındaki zaman azlığından şikayetler diyerek listeyi uzatabiliriz. Hız bilimi dromoloji eski Yunanca dromos'tan (yol, yürüyüş, koşu, yarış) türetilmiş bir kelime. Endüstri devrimiyle hayatımıza eklendi ama şimdilerde yavaş hareketi ile bertaraf edilmeye calışılıyor.

Peki nedir bu yavaş hareketi. Slow food – yavaş yemek ile başlayan bu anlayışı ortaya çıkaran 1989 yılında İtalya’nın Bra kentinde yaşayan Carlo Petrini’dir. Yavaş Yemek hareketi yerel ürünlerin özellikle yiyeceklerin korunması ve bu yiyeceklerle alakalı kültürel bağlara dikkati çekmek ve devamını sağlamak için başlatılmıştır. Carl Petrini’ye bu akımı başlatmaya iten ise Roma’nın tarihi bölgesinde bir McDonald’s’in açılması olmuş. İsmin de yansıttığı gibi bu hareket McDonalds’in yapmadığı her şeyi temsil ediyor: taze yerel mevsimlik ürünler, nesiller boyunca elden ele geçen yemek tarifleri, ölçülü çiftçilik, esnaf ürünleri, aile ve arkadaşlarla keyifli yemek yemek.’ olarak tanımlamıştır.

 Yavaş hareketin simgesi salyangoz.

Bu harekete yavas hareket eden bir simge seçilirken hedeflenen yapılacak işin kendi hızında yapılmasını amaçlıyor aslında yani yemek yemenin kendi hızında, lezzeti hissetmenin keyfinde ve anda olarak hızın esiri olmadan yaşamayı hedefliyor.

Türkiye'de bugün 13 şehir var “Citta slow” unvanı alan. Dünyada 233. CittaSlow (Sakin Şehir) hareketi ise nüfusu 50 binin altında olan kentlerin kendi kültürel, doğal ve sosyal değerlerini korumayı amaçlayan bir harekettir. 6 ana başlıkta toparlanabilecek 59 kritere sahip olan Sakin Şehir Manifestosu, kentlerin modern yaşama bütünüyle karşı gelmeden hayatın daha insancıl ve geleneklere bağlı olarak sürdürülebileceğini vurgulamaktadır.  Bu kriterleri “ Çevre Politikaları”, “Altyapı Politikaları”, “Kentsel Kalite” , “Yerel Üretimi Korumak”, “Misafirperverlik”, ve “Bilinirlik” başlıkları altında toplamak mümkündür. 

Türkiye’de ilk cittaslow unvanını alan şehrimiz Seferihisar’dır ama bu şehirde yapılacak öyle çok şey var ki bu ünvana hakkını vermek adına keçi inadıyla değerlerine sahip çıkmak isteyen insanların çabası bu dergi.

Peki bunca hızdan sonra nasıl yavaşlayacağız diye sormak gerekiyor?

Kişisel alışkanlıklarımızı gözden geçirerek başlamayı öneriyorlar. Serbest zamanlarımızı nasıl değerlendirdiğimize bakmamızı söylüyorlar. Çoğu zaman elde telefon yerine geçecek bir şeyler bulunabilir di mi? Ulaşımların şeklini değiştirin diyorlar. Bisiklet ve motor artışlarından anlaşılıyor sanki herkesin çabada olduğu. Okuduğumuz kitapları bitirince bir yerlerde bırakıp başkalarını teşvik edebiliriz. Teknolojinin hızını avantaj olarak kullanıp tüketmenin değil üretimenin lehine yönlendirebiliriz.

Giyim fazlalıklarımızı ihtiyaçlılara ulaştırıyoruz illa ki, acaba gıda fazlalarımızı ne yapıyoruz? Daha fazla gönüllü işleriyle haşır neşir olmalıyız. Toprakla ilişkiyi arttırabiliriz. Kaçımız çocuklarımızla bir şey ekmeye gitmişizdir. Doğaya ve insana saygı duyacak bir bireye doğru evrimleşebilirsek bu evreni daha yaşanılır bir yere çevirmemiz mümkün olacaktır.
Yavaş felsefesini hayatımıza eklersek bütünün bir parçası olduğumuza dair inancımızda artış olacağından daha iyi bir dünya mümkün diyenlere inanabiliriz. Mesela bir vipassana deneyimleyebiliriz. Sanskritçe’de kelime anlamıyla içgörü demektir;  (http://www.tr.dhamma.org/vipassan.htm) Ya da hiçbir şeyi sorgulamayıp,  sorunca koşturuyoruz demeyi seçebiliriz.




Eminim ki bazılarımız yavaşlamak akıl işi değil diyecektir. Akıl Arapça “Ikal” sözcüğünden geliyor. Bağlanmak, dizginlenmek anlamında, devenin ayağına bağlanan ip anlamında. Bir kazığa bağlanmakta keçiye uymadığından yaşamı savunmakta inatçı olan keçi gibi yaşamayı da seçebiliriz. 
Anlayacağınız, o inatçı ve mutlu, be like Keçi!

Yavaş Hareketi slowfood ile başlayıp cittaslow ile devam ederek günümüzde ise her kavram için kullanılabilecek bir hale gelmiştir. Slow travel, slow living, slow fashion.  Sanırım bir sonraki yazım yavaş seyahat olacak zira  yolculuklar bizi bize gösterendir. Yolda olmaya devam.





Seferihisar’dan sonra  Akyaka, Gökçeada ve Taraklı olmak üzere 4 kentimiz bu ağ içinde yer almaktadır. Detaylı bigi için: http://www.cittaslowturkiye.org/

Bu fotolar Seferihisar'da çektiğim pazar teyzeleri. Ne kadar doğal ve telaşsız değil mi?