9 Nisan 2026 Perşembe

Ay’a giden Artemis vs. Dünya’daki Egolar

 



Kaygılarımız uzaydan görünmez. Şu anda sizler  bu cümleyi  okurken, Dünya’da iki haftalık sözde ateşkes, kimin kazandığı, bundan sonra ne olacağı hakkında endişeler dolanırken, dört insan Dünya’dan 380.000 kilometre uzakta, Ay’ın yörüngesinde süzülüyor. Artemis II astronotları sadece Ay yörüngesinde dönmüyorlar; Dünya’daki kalan 8 milyar insanın asla tam olarak anlayamayacağı derin bir nörolojik kırılma yaşıyorlar. Bilim insanları bu olguya ‘Overview Effect - Genel Bakış Etkisi’ adını vermiş. Bu sadece romantik bir hayranlık duygusu değil; aynı zamanda beynin kelimenin tam anlamıyla yeniden yapılandırılması, ciddi bir bilişsel değişim anı.

Gezegenimizin uzaydan mutlak sessizliğinde asılı kaldığını gördüklerinde, ‘biz ve onlar’ kavramı zihinlerinden tamamaen silinir. Yeryüzündeyken sınırlar, uluslar ve ideolojiler bize aşılamaz, korunmalıdır şeklinde görünse de yukarıdan bakıldığında, uğruna kan dökülen bu harita çizgilerinin, inşa ettiğimiz ülkelerin kollektif bir yanılsamadan başka bir şey olmadığı ortaya çıkar. Geriye  tek bir fiziksel gerçeklik kalır: bizi evrenin ölümcül radyasyonundan koruyan, elma kabuğundan daha ince, kırılgan, mavi  atmosfer zarı.


Bu makro bakış açısı insan kibrini yerle bir etmez mi? Astronot Ron Garan geceleyin uzaydan alev alev yanan mega kentlere baktığında, tüyler ürpertici bir gözlemde bulundu:

Kendimizi ne kadar kaotik ve bireyselci olarak görürsek görelim, yukardan bakıldığında insanlık tek bir BİYOLOJİK organizma olarak görünüyor. Ve şehirler, bu dev beynin parlayan sinir hücrelerinden başka bir şey degil.

Ve bu eşşiz duyguya, bu bilissel degisimi deneyimleyebilen insanlik tarihinin baslangıcından beri, sadece yaklaşık 600 kişi var. Aman üzülmeyin ben bunlardan biri asla olamam diye çünkü psikolojlar, bu varoluşsal aydinlanmanın daha küçük dozlarına Dünya’da da erişebileceğimizi öne sürüyorlar. Nasıl mı? Uçsuz bucaksız okyanusa, dalları göklere değen heybetli ağaçlara veya rüzgarın şekillendirdiği devasa bir kanyona bakarken yaşadığımız o yücelik duygusu, tam olarak büyük bir bütünün parçası olduğumuzu hatırlatan o  büyülü an.


Artemis II mürettebatı çok yakında o son derece ince mavi zarın içine geri dönecek. Ve geri getirecekleri nihai mesaj sadece Dünya’nın ne kadar güzel olduğu değil; modern kaygılarımızın, bitmek bilmeyen rekabetlerimizin ve kibrimizin kozmik ölçekte ne kadar anlamsız oldu[u olacaktır.


Bende bu satırları yazarken siren çalmadan deneyimleyediğim 38. günde deniz kenarında kudurmuş dalagalara, oyunbaz bulutlara bakarken kendimi topraklanmış hissediyorum. Ve karşıma hemen cevap geliyor;  Uzay’da olmayıp Dünya’da olan ne? 7.83 hertzlik bir elektromanyetik titreşim. Buna Shumann Resonance deniliyor, bilim adamı Winfried Schumann 1952’de keşfetmiş. Bunu dünyanın kalp atışı gibi düşünebilirsiniz. Insan vücudu milyarlarca yıl boyunca bu nabız atışıyla evrimleşti. Schumann rezonansı sadece bir sayı değil, bizim doğru duyguda kalmamızı da sağlıyor, yeryüzüyle bağlantı kurmamızı ve kendimizi topraklanmış hissetmemiz onun sayesinde oluyor. Yataktan kalkınca bu frenkansa bağlanmak insan ırkı için bir ritüel. Ama Orta Doğu kriziyle 38 gündür  bu uyumlanmadan mahrum bırakıldığımızdan ciddi enerjisel çöküntülerdeyiz.  Hazir bi rara verilmişken, bunu kumların uzerinde 20bin adımla bedenime hediye ettim. 7.83 hertzin titreşimini bedenime eklerken, üzerimdeki ağırlığı da dalgalara bırakmanın huzuruyla, geçiş  bayramı olan Pesah’I - Passover- gerçekten geçmiş olarak tamamlamış oldum.

 


Ve Artemis mürettebatından Christian Kochi’nin  dediği gibi:  Benim için her şeyi değiştiren şey, geriye dönüp Dünya’ya baktığım o andı. Sadece onun büyüleyici güzelliğini değil, etrafını saran o sonsuz karanlığı da fark ettim… ve bu karanlık, onu daha da özel kıldı. Aslında bu bana ne kadar benzer olduğumuzu derinden hissettirdi. Bu gezegendeki her bir insanı hayatta tutan şeyin aynı olduğunu… Hepimiz aynı dünyada evrildik. Sevmeye ve yaşamaya dair paylaştığımız, hepimize ait evrensel bir şeyler var.

Ve işte bu ortaklığın değeri, bu kırılgan ve eşsiz güzellik… çevresindeki o sonsuz boşluğu fark ettiğinde, çok daha güçlü ve anlamlı hale geliyor.

O yüzden savaşı sadece Orta Doğu’nun sorunu olarak  görenlere yazdıklarına ara verip Artemis II’in yolculuğunu izlemelerini şiddetle öneriyorum.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Normal Nedir?

 

 

Sabah uyandınız, dişlerinizi fırçaladınız, aynaya baktınız gülümsediniz, güzel bir sabah dediniz. Gece de keyifli geçmiş, arkadaşlarla içip sohbet etmişsiniz, gülüp bir sürü konunun üzerinden geçmişsiniz. Kafanızda hiç soru yok, işler tıkırında, öyle bir sabaha uyanmış oldunuz.

Haberleri dinlemeye niyetiniz yoktu ama nedense içsel bir dürtünüz oluştu, açtınız haberlerin sesini ve durmadan konuşan bir spiker size spagetti ağacını anlatıyor, heyecanlanıyorsunuz. Yepyeni bir haber, her zamankinden farklı, neler oluyor diyorsunuz içinizden. Öyle bir heyecan ki, hemen telefona sarılıp sizi arkadaşınızı arayıp haberi paylaşmaya itiyor.

-            Canım nabersin, kesin dinlememişsindir haberleri,

-            Evet dinlemedim, hayrola? savaş  çıkmış gibi çıkıyor sesin…

-            Yok canım ne savaşı, inananamzsın ne duydum haberlerde Spagetti ağacı varmış..

Haber aynen şöyleydi:





İsviçre'nin Ticino kantonunda huzurlu bir aile yuvasını gösteriyordu: ağır meyveli bir ağacın dallarından, incecik spagetti tellerini özenle toplayan eller. Sesi ülke için bir kaya gibi sağlam olan spikerin sesiydi_ her zaman doğru haberler veren bu spikerin sesinden bunu duymak çok normaldi. Spiker  ılıman geçen kışın ve "spagetti böceği"nin ortadan çekilmesinin nasıl eşsiz bir hasat sağladığını sakin ve otoriter bir tonla anlattı.

Aynada kendi bakışımla denk geldiğimde anladım ki dünya spaghetti ağacını izliyor. Her şey normalmiş gibi. Sirenler yokmuş, gündüz ofislerden, gece yataklardan  fırlamıyor, çocukları, yaşlıları,hayvanlarını kucaklarında taşımıyorlarmış gibi. Dün gece sofradan biri kalkıp hiç bir şeyi toplayamadan yürüyemeyen annesini sırtına alıp sığınağa indirmemiş gibi. Kahve fincanının kenarından kahve damlası öylesine boşluğa akmıyormuş gibi. Ağlayan bebeğine kucağında sığınağa koşarken süt veren annenin hüznünü görmüyormuş gibi. Normalmiş gibi, 7 dakika önce uyarı alıp sığınak nerde diye bakmamış   gibi.

Nasıl bir dünyadayız. Nasıl bir evrende yaşıyoruz? Yaşamı yaşam gibi yaşayanlarla , ağlayanlar, bombadan evleri yıkılanlar, kaçarken ayakları kırılan, kalp krizi geçiren, panik atakla hareket edemeyen insanlar. Bu nasıl bir normal? Bu nasıl bir ikiye bölünmüşlük  halidir evrendeki?

Bana 13 yaşımda Holoksot anlatıldığında gözümden boşluğa akan o damlayı, bu gün tanımlayabiliyor zihnim. Yaşamayı hissedebilmek için, bir saniye insan olma hali.


Bu sabah hiç bir şey yokmuş gibi parka gittik, kahve sırasında en az 50 kişi vardı. Bekliyorduk, gülüyorduk, konuşuyorduk normal bir gün gibi. Telefonlarımıza uyarı gelince bir anda kendimi ‘Black Mirror’ sahnesinde gibi hissettim herkesin telefonu aynı anda siren uyarısıyla çalıyordu. Her şeyimizi bıraktık, çocuk arabaları, bisikletler, tavlada atılan zarlar, kağıdı renklendiren kalemler, doğumgünü pastasının üflenmemiş mumları, yeni açılmış şarabın mantarı… az önceki kahkahalar, sarılmalar, yanaklara verilen öpücükler…







Her şey öylece kaldı oldukları yerlerde, biz sakinlikle hiç kaos olmadan sürü gibi güvenli alana doğru yürüdük. Herkes normal şeylerden bahsediyordu yürürken, panik hissiyati yoktu içimizde, kuşlar geriden şakıyordu, çiçeğin birinden havalanan arı vızıltısı bile net duyuluyordu. Öyle derin bir sessizlik içinde yürüyorduk. Ve bir anda kulakları sağır eden o deli sirenin sesiyle doldu her yer, çığlık gibi, vahşetin çağrısı sanki. Ölüm geliyorum diyordu ama belki alırım, belki almam seni bakıcam diyordu. Ve aynı anda biz yavaştan indik merdivenleri. Akın akın her yaştan insan giriyordu merdivenlerden içeri susmadan çalan deli siren sesiyle. Duvara dayandım, soğukluktan kendimi gerçeklikte hissetmek adına. Ana bağlanabilmek için. Yerde  anne , baba bir de iki yaşında oğlan çocuğu vardı. Annesi kahvesini içmeye devam ederken, elinde telefon, soruyordu benim gibi, sevdikleri an itibariyle güvenli bir yerde mi diye. Baba, çocuğuyla oyalanıyordu ki hafızasında az izler kalsın. Köpeği olan kadın sürekli hayvanı okşuyordu bu deliliğin içinde hayvansı bir delilik yapmasın diye. Diğer köşede yaşlı bir grup insan ellerinde telefonlarla anın selfisini çekiyorlardı.








Dışarda sirenler, ölüm ve yıkım, içerde her şey normaldi. Ve ben bunları izlerken normal tanımını şaşırdım. Ama hatırladım, herkes televizyondaki o spikerin yayınının sonunda sessiz bir "iyi geceler" deyip ekrandan çekildiği anı, geride bıraktığı şaşkın ulusu. Ertesi sabah stüdyonun telefonlarının susmadığını. Öfkeliler, donup kalanlar vardı; ama çoğunluk son derece samimi bir merakla arıyorlardı: kendi bahçelerine nasıl böyle bir ağaç dikebilirlerdi?


Stüdyodan gelen yanıt ….Bir spagetti dalını domates sosu kutusuna koyun ve en iyisini umun ….

Ne diyeyim ki; zaman lazım.

 

 

 

Bu yazıda bahsi geçen Spagetti Ağacı; İngiltere'yi bahçesinde makarna yetiştirmeye ikna eden bir şaka. 1 Nisan 1957 akşamı, milyonlarca İngiliz televizyonlarının karşısına geçip prestijli Panorama yayınını beklerken, kimsenin aklından geçmiyordu ki birkaç dakika sonra izleyecekleri şey, kamuoyu ile medya kurumları arasındaki güven sınırlarını yeniden çizecek.

Ekranda beliren görüntüler, İsviçre'nin Ticino kantonunda huzurlu bir aile yuvasını gösteriyordu: ağır meyveli bir ağacın dallarından, incecik spagetti tellerini özenle toplayan eller. Sesi İngiltere için bir kaya gibi sağlam olan sunucu Richard Dimbleby — savaş yıllarını ve taç giyme törenlerini sesiyle belgeleyen adam  ılıman geçen kışın ve "spagetti böceği"nin ortadan çekilmesinin nasıl eşsiz bir hasat sağladığını sakin ve otoriter bir tonla anlattı.

Bu hikâyenin güzelliği saçmalığında değil, dönemin zihnine neredeyse cerrahi bir hassasiyetle dikilmiş olmasındadır. Ellilerin sonundaki Britanya, savaşın uzun gölgesinden yeni çıkmaya çalışan bir ülkeydi. Makarna, İngiliz mutfağının temel malzemesi değildi; tatlımsı domates sosuna batan konserve kutularında satılan, egzotik sayılabilecek bir üründü. "İtalyan" kavramının yalnızca Londra'nın birkaç köşesindeki mütevazı lokantalara sıkıştığı, bilginin dar ve kontrollü kanallardan aktığı o dünyada, izleyicilerin elinde spagetti ağacının saçmalığını ölçebilecekleri bir gerçeklik cetveli yoktu. Anında doğrulama yapmanın mümkün olmadığı o ortamda ekran, BBC'nin istediği her illüzyonu çizebileceği düz ve boş bir tuvale dönüşüyordu.

Dimbleby yayının sonunda sessiz bir "iyi geceler" deyip ekrandan çekildiğinde, geride şaşkın bir ulus bıraktı. Ertesi sabah stüdyonun telefonları susmadı. Öfkeliler vardı, donup kalanlar vardı; ama çoğunluk son derece samimi bir merakla arıyordu: kendi bahçelerine nasıl böyle bir ağaç dikebilirlerdi? Stüdyodan gelen yanıt ….bir spagetti dalını domates sosu kutusuna koyun ve en iyisini umun ….

İngiliz kuru mizahının özüydü; ama aynı zamanda insan güveninin kırılgan dikişlerini de gün yüzüne çıkarıyordu.

Geriye bakıldığında, "Spagetti Ağacı" bir 1 Nisan şakasından çok daha fazlasıdır.

Gerçeğin olgulardan ibaret olmadığını kanıtlayan canlı bir belgedir. Gerçek, kimin söylediğiyle başlar. Dimbleby konuştu, milyonlar inandı çünkü yıllarca inanmaları için her türlü neden verilmişti. İnananlar saf değildi; sadık oldular. Güvendikleri kuruma, öğrendikleri şekilde davrandılar.

İşte asıl rahatsız edici olan bu.

Milyonlarca insan spagetti ağacına inandı diye gülüyoruz. Sonra telefona bakıp algoritmanın önerdiği haberi okuyoruz.

Fark şu: 1957'de en azından BBC şaka ya

20 Şubat 2025 Perşembe

AÇIK YARALAR – MIRE LEE

 

Aralık ayında Londra'daydım. Yılbaşı ışıklarıyla beni 400 küsür günlük rutinimden çıkarır sanmıştım ama gördüğüm gezdiğim her şey dönüp dolaşıp yaralarıma basınca yazmak gerekti. Yazımı okurken arka fonda https://www.radyoklasik.online/ dinlerseniz ve belki de ağlamak isterseniz serbestsiniz. Toplum içinde okurken ağladığınız için biri size mendil uzatırsa da kabul edin.


Kapıdan girdiğinizde 35mt yüksekliğinde ve 155mt uzunluğundaki devası çelik konstrüksuyon ağırlığıyla sessizliğe gömülüyor insan. Buraya her gelişimde aynı tüyler ürperten hisle girip inanılmaz fikirler ve duygularla donanmış çıkıyorum. 

Tate Modern bir elektrik santrali. 1981’de kapandıktan sonra modern sanat için devreye alınmış büyük bir endüstriyel yapı. Oysa içindeki sanatçıların endüstriyel yapıdan oldukça uzak olduğunu düşünürdüm ta ki Mire Lee ("me-ray") sergisini gezene kadar.

Öncelikle sanatçı hakkında kitabi bilgileri aktarayım sonrasında hisler ve yaşamımı nasıl tahrik etti açık kalplilikle paylaşmak isterim.

Mire Lee,  1988 Güney Kore doğumlu. Halen yaşamını Seoul ile Amsterdam arasında geçiriyor. Bu genç sanatçının en büyük özelliği kinetik heykelsi enstalasyonlar yaratması. Lee, zaman içinde çürüyen ve deforme olan konuları, gerçek formlarıyla çelişen teknolojik görseller kullanılarak hayata geçirirken insanı sorguluyor. Lee'nin çalışmaları benlik, sosyal kabul edilebilirlik kavramlarına meydan okuyor adeta. Eserleri içgüdüsel olarak izleyenleri bir şekilde tahrik ediyor. 2012’de Seul Ulusal Üniversitesi Güzel Sanatlar  ve Heykel Bölümü'nden mezun olduktan sonra, medya sanatı alanında yüksek lisans yapmış. Lee'nin çalışmaları bir çok Bienal’de ve karma sergide yer almış. Hepsinden önemlisi Gelecek Nesil Sanat Ödülü'nde Özel Ödül için listeye alınmış.

Ben son kişisel sergisi olan Open Wound – Açık Yara Tate Modern’de gezme fırsatı bulabildim. Sergi 16 Mart’a kadar açık. Yolunuz düşerse kaçırmayın.


Hole girer girmez su damlama sesleriyle irite oluyorum. Sanki tavan delinmişte yağmur içeri yağıyor. Bu rahatsız edici hisle ilerlerken, karşıma, Harry Potter filmlerinden kaçıp gelmiş bir ruh emici çıktı. Kirli, grimsi şefaf bir yaratık öylece tavandan aşağıya sarkıyordu. Ruhumu emip beni aptal bedenimle bu evrende yapayalnız bırakacağı hissiyle yumruklarımı sıkıyorum. Elimden ne gelir ki, savunmam mümkün değil kendimi. Benden güçlü ama bir tane, belki de başa çıkarım dediğim anda, kafamı kaldırıp 155metrelik holün tamamında onların varlığını hissetmek tarifsiz bir korkuydu. Endüstriyel bir makina sesi beni benden alıp Nazi Almanya’sındaki o gaz odalarının soğukluğuna sürükledi ve hemen arkasından 400 günden fazladır yer altında tutulan rehineler geldi gözümün önüne. Ruhlarını emdikleri o insanları. Her birinin bir hayat hikayesi olan insanları. Onları o karanlığa, aileleri o hüzüne mecbur kılan insanlığı. Biz ne zaman bu kadar gaddar olduk diyemiyorum zira tarih savaşlar, katliamlar ve öldürdükleriyle güçlendiklerini sanan yöneticilerle dolu. Kısa bir zaman içinde de bunlardan kurtulacağımızı  hiç sanmıyorum. Tuhaftır ki bu hislerden sonra bir garip hüzünle nahoş duygular doluyor içime. Hüzün toprak olanlara, nahoşluk ise sevgiden yoksun kırılgan ve güçsüz insanın kendi acizliğini üstün görerek, örtmeye çalışmasıydı.

Yaralarımız var hepimizin. Öldürenlerin ve de öldürülenlerin. Katledilenlerin ve onların azmettiricilerinin. İnsan yaralarıyla var evrende ve bu yaralarla iletişim kuruyor aslında. Ne kadar çok yaran varsa, dışarıya o kadar daha fazla korku saçıyorsun eğer kendi gerçeklerinle yüzleşemezsen. Ne kadar yaralıysan, o kadar zarar vermek istiyorsun. Nasıl tamir olacak bu yaralar? diye düşünürken duvar dibindeki serginin başlığının Açık Yara olduğunu okuyorum.

Dönüp bir kez daha bakıyorum bütün o kasnaklara gerilmiş ruh emicilere. Bir anda eriyip yok oluyor o his ve ben üzerimdeki derimle, beni koruyamayacak kadar şefaflaşmış içimi gösteren delik deşik acılarımla başbaşa kalıyorum.

Ağlıyorum, sessizce duvar dibine çöküp. O kadar yaralarım var ki hepsi karşımda sanki. Hepsi bir olmuş bana bakıyor. Ve bir anda çırılçıplak kaldığımı hissettim, kırılgan ve yalnız. Hüzünle göz yaşlarımı silerken, bir anda bu çemberlerin her birinin bambaşka insanlar olduğunu düşününce, büyük bir ferahlama hissettim. Benim gibi yaraları olan, benim gibi acılarla yaşamda mücadele eden, sevilmek ve kucaklanmak, destek görmek isteyen binlerce kırılgan insandılar artık gözümde o kasnaklar. Sevgiyle birleştirdim hepsini ve en derin acıların bile bu evrende sevgiyle tamir olabileceğine olan inancımı körükledim. Sakinlemiş ve göz yaşlarımın kurumuştu, şimdi sergiyi gezebilirdim.

Silikon, seramik, kumaş, tüpler, boyalar ve pompaların tuhaf heykellere dönüştüğü Mire Lee dünyasına hoş geldiniz. Zevk çizgilerini zorlayan, bilim kurgu hayaletlerine dönüşen zemin katın betonunun üzerindeyiz.

"Her zaman vahşi görünümlü kaba işler yapmak istemişimdir" diyen sanatçı,   tüm insan eylemlerinin arkasında samimiyet, umut, şefkat, sevgi ve sevilmek gibi yumuşak ve savunmasız duygular olduğu fikriyle yola çıkmış.


Lee, Turbine Hall'u tavandan, metal zincirler üzerinde asılı duran kasnaklara gerilmiş, deri görünümlü kumaş heykeller ile dolduruyor. Salonun doğu ucunun ortasında, bir tavan vincine asılı olan motorlu bir tambur yavaşça dönüyor. Mekanik ses boşluğu ele geçirmiş. Et benzeri silikon kumaşlar, kırmızımsı bir sıvıyla boyanıyor dişlilerin arasında. Kalan sıvı alttaki büyük bir tepsiye boşalıyor. Tambur asla durmuyor ve kumaşlar sürekli artıyor. Sergi 95 kasnakla başlatıldı ve bittiğinde tahmini  152 kasnak olacak tavanda asılı.
Yani bir dönemin elektrik santrali bu fikirle sanki yeniden üretime geçirilmiş gibiydi. Aynı zamanda da bu sonsuz üretim döngüsü, açılan yaraların sonunun gelemeyeceği hissini bize aktarıyor.  Hem makine, hem de insan eliyle bir üretim ve çürüme süreci yaşanıyor herkesin gözü önünde.

 Lee'nin sanatı merhametli, ama gözü kara. Gerçek yaşamda genellikle söylenmeyen dürtüleri, fantezileri ve görüntüleri sergiliyor aslında.  Tehdit altındaki bedenler ve işkence gören ruhlar.  Sanatçı bu hissi ortadaki makinadan geçen kumaş parçalarının, dişliler arasındaki boyanma yolculuğu ile bizlere aktarıyor. Yaşamdaki acımasızlıklara bir emsal.

Sanatçı kendi yarası için bir metafor oluşturmakla başlamış. “Sanatınızla dünyayı değiştirmek istersiniz ama yapamazsınız. Odak noktası, dünyayı değiştirememe becerisi değil, daha çok yaranın açık kalması ve asla kapanamamasıdır. Acıtmayı bırakmaz. Bunu sanat dünyasının ötesinde düşündüğümüzde de, insanların acı ya da ıstırabı unutmak yerine, onunla yaşamayı seçmesinin gerçekten dokunaklı bir kavram olduğunu düşünüyorum. Benim için bu, insanın şefkat kapasitesiyle ilgili.”

Projenin ölçeği büyüyünce  imalatçılar ve montajcılar gibi diğer meslek insanlarıyla birlikte çalışarak kolektif bir emek oluşturması sanatçıyı daha da heyecanlandırmış. Lee'nin fabrikası, sanayi tarihinden anların bir kolajı adeta. Kumaş  'derilerinin' kurutulması, tekstil sanayisine, zincir askıları kömür sanayisine , makara sistemi maden sanayisine bir gönderme. Nesiller boyu işçiler kiri, acıyı ve yorgunluğu nasıl temizlediler diye sorguluyor zihinler.

Lee'ye göre, endüstrinin şiddeti hayranlık uyandırıcıdır. “Bir insanın, bireysel bir hayatın, daha büyük bir sistemin içinde sıkışıp kalmasına tanık olmak Açık Yara  sergisinin temel konularından biri.” Tate Modern'in bir elektrik santrali olarak endüstriyel geçmişine dikkat çekiyor ve şu soruyu soruyor: Müzenin, bugün ürettiği şey nedir?

Açık Yara zıt kavramlar arasındaki geçişleri sorgulatıyor: insan ve makine, yumuşak ve sert, iç ve dış, eski ve yeni, tanıdık ve tekinsiz, bireysel ve kolektif.

Lee'ye göre, günlük yaşamlarımız genellikle duygusal olarak tutarsızdır. Güvencesiz yaşamlarımızı  daha iyi anlayabilmek ve değer verebilmemiz için umudun yanı sıra korku ve acıyı da kucaklamamız için bize meydan okuyor.


Derin duygularla gezdiğim bu sergideki hislerimle,  dünyanın tüm rehine ailelerinin acılarını  durdurmasını dileyerek çıkıyorm Tate Modern’den. 

502 gün sonra bir anne, 2 çocuk ve 85 yaşında birinin cesedini teroristlerin elinden aldığımız bu günde yayınlıyorum açık yaralar yazısını çünkü evrendeki açık yaralar, din,dil,ırk farketmeden korunup kollanmalıyken, insanlık keyfine göre önem sırası belirleyip bunu göz ardı ediyor. Yaşananlara karşı sessizliği seçip fıtrat deyip susuyor. O kasnaklara takılı uçuşmaya devam eden açık yaralarımızla evrende salınıyoruz. 

Açık yaralarımızın şifa bulması dileğiyle…


Baruh Dayan HaEmet...

https://www.tate.org.uk/whats-on/tate-modern/mire-lee/exhibition-guide Tate Modern sayfasında sergi ile ilgili daha detaylı fotograf görmek ve sesli audio dinleyerek daha fazla bilgi edinmek isteyenlere linki bırakıyorum.

25 Aralık 2024 Çarşamba

Trafalgar Meydanı Noel Ağacı hikayesi

 

 English Below:


Trafalgar meydanında bir gelenek var. Meydandaki Noel pazarında büyük bir Noel ağacı gururla ışıklandırılmayı bekliyor. Ancak bu sadece yılbaşına özel bir sembol değil. Bu ağaç, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde yardımları için Londra halkına teşekkür etmek adına Oslo halkından bir hediye.

İngiliz askerleri ve denizciler, hem Nazi işgaline direnmek, hem de savaşın sonunda kurtuluşa yardımcı olmak için Norveç ile yan yana savaşmışlar. Kraliyet ailesi ve sürgündeki meşru hükümet de dahil olmak üzere birçok Norveçli sığınmacı olarak Londra'ya yerleşmiş.

Oslo, her yıl, Norveç'in 1940-1945 yılları arasındaki önemli yardımları için Londra halkına minnettarlığının bir göstergesi olarak bir Noel ağacı veriyor. Gelenek 1947'de başlamış ve bu güne kadar devam ediyor. Ağaç aydınlatma töreni her yıl Aralık ayının ilk Perşembe günü gerçekleşir ve şans buya şahsen orada olma şansına sahip oldum.

Trafalgar Meydanı Noel ağacı tipik olarak 50-60 yıllık bir Norveç Ladin'i ve genellikle 20 metre uzunluğunda oluyor. Ağaç, İngiltere'nin  Norveç Büyükelçisi,  Oslo Belediye Başkanı ve Westminster Belediye Başkanı'nın katıldığı bir törenle Kasım ayında Norveç'te kesilip, tekne ile İngiltere'ye sevk ediliyor. 

Bu yılki ladin yaklaşık 57 yaşında ve  bir ton ağırlığında . Yolculuğu Grefsenkleiva Ormanı'ndan başlamış. Ladin, 6 Ocak'a kadar Trafalgar Meydanı'nda kalacak, daha sonra geri dönüştürülecek ve şehrin dört bir yanındaki bahçelerde malç* olarak kullanılacak. *Bu sayede yeni bir kelime de öğrenmiş oldum.

2025 çok az bir zaman sonra takvimlerdeki yerini alacak. Kendim için sağlıkla, güzel kazançlarla, ailemle bol seyahatli bir sene diliyorum demeyi isterdim ama ne yazık ki 445 gündür sadece rehineler evlerine dönsün demekten baska bir dileğimiz kalmadı. Bu yıl sizlerde kendinize güzel dileklerde bulunurken bir dileğide onlar için evrene bırakın. Duyulması ve gerçekleşmesi dileğiyle, iyi ve keyifli bir sene …




Trafalgar Square Xmas Tree story

Trafalgar Square is named after Britain's victory in the Battle of Trafalgar in 1805. Although Britain won, war hero Admiral Lord Horatio Nelson was killed during the battle on his ship, HMS Victory. Nelson's contribution was remembered with Nelson's Column, a key feature of the square.

Many events are hosted at Trafalgar Square, including cultural celebrations, commercial events, rallies and demonstrations, filming and photographic shoots.

 

photo taken in the square during Pro-Palestine demonstration. 

There ‘is a tradition in Trafalgar square. A huge Christmas tree once again stands proud over the Christmas market in Trafalgar Square. But this is not just any seasonal symbol. This tree is a gift from the people of Oslo to say thank you to the people of the London for their assistance during the darkest days of the Second World War. British soldiers and sailors fought side-by-side with Norway both in an attempt to resist the Nazi invasion and then at the end of the war to help with the liberation. Many Norwegians, including the royal family and the legitimate government in exile, had come to London for sanctuary in the years in between.  

 Every year since 1947 has seen a huge tree donated to stand in the center of the heart of the UK capital as a symbol of good will between the two countries. Suitable trees are carefully chosen around a decede in advance and great care taken with their complicated transport by land and sea from Oslo to London. 

The tree lighting ceremony takes place on the first Thursday in December each year. what a fortune that I was there.

The Trafalgar Square Christmas tree is typically a 50- to 60-year-old Norway spruce, generally over 20 meters tall. The tree is cut in Norway some time in November during a ceremony attended by the British Ambassador to NorwayMayor of Oslo, and Lord Mayor of Westminster. After the tree is cut, it is shipped to the UK by boat across the sea.

This year's spruce is about 57 years old and weighs about a tonne and came from the Forest of Grefsenkleiva.

The spruce will remain in Trafalgar Square until 6 January, after which it will be recycled and used as mulch in gardens around the city.

2025 will soon take its place on the calendar. I would like to say that I wish for a year full of health, good earnings, and plenty of travel with my family, but unfortunately, for 445 days, all we have left is to wish for the hostages to return home. While you wish yourself well this year, leave a wish for them to the universe. May it be heard and come true, a good and enjoyable year…

 

 

 

 

19 Aralık 2024 Perşembe

Fleet Street'te Penguen Avı

 



Soğuk Londra sabahında elimde harita, Secret London sayfasından duyduğum Penguen heykellerinin peşine düştüm. 14 Kasım’dan itibaren FLEET STREET QUARTER'da Noel temalı kıyafetleriyle WWF'yi desteklemek için büyülü bir ÜCRETSİZ penguen geçit töreni hazırlamış belediye. Heykeller soğuk kış sabahımı harikalar diyarına dönüştürdü. Hem çok eğlendim, hemde çok öğrendim. Paylaşmasam olmazdı.

Maceram mahalle boyunca 12 sevimli penguen heykelini keşfetmek için haritayı cep telefonuma indirerek başladı. Sokaklar arasında elimde harita çocuklar gibi gülümseyerek ve büyük bir merakla koşuşturuyordum. Bulduklarımın fotografını çekiyor, bazılarıyla selfie yapıyor, sonra her penguenin altındaki QR kodları tıklayıp penguenlerin kim olduklarını ve neyi simgelediklerini dinliyordum. Sonra kısıtlı zamanım olsa da – Müzikale yetişmem lazımdı- sergi alanlarının olduğu mekanlara da göz gezdiriyordu. Her birinin ilginç şehir hikayeleri vardı ama dinlemeye zaman yoktu, onuda metra yolculuğumda dinlemek üzere kayıt ediyorum.

Wild in Arts tarafından yaratılan parkur, her bir penguen heykeli 160cm yüksekliğinde ve geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmış. Yetenekli sanatçılar tarafından tasarlanan benzersiz süslemelerle donanmış her penguen, Chancery Lane, New Street Square, Ludgate Circus ve Fleet Street gibi ikonik noktalara tünemişler.

Ama bekleyin, dahası var! Bu büyüleyici parkur sadece sevimli penguenlere hayran olmakla ilgili değil. Her heykel, penguen türleriyle ilgili  şaşırtıcı bilgileri dillendiriyor. Penguenlerin çoğunun Olimpiyat yüzücüsünden daha hızlı olduğunu biliyor muydunuz? saatte 22 mil hıza kadar yüzebilirlermiş. Adelie penguenleri bir taş parçası için her şeyi yapabilirmiş, dünyanın en küçük pengueni, ananas ağırlığında gibi şaşırtıcı bilgiler QR kodlarda saklıydı.

Ayrıca her heykelin üzerindeki QR kodlarını tarayarak, WWF'nin hayatı koruma çabalarını desteklemek adına bağış yapabiliyorsunuz. Bağışlarla bu olağanüstü canlıların ve yaşam alanlarının korunmasına yardımcı olarak, gelecek nesiller için hayatta kalmalarını da sağlamayı düşünmüşler.

12 taneden 9 tanesini bulabildim, müzikali kaçırmayayım diye diğerlerini internetten indirip paylaşıyorum sizlerle.

Bu girişim sadece biraz neşe getirmekle kalmıyor, aynı zamanda sürdürülebilir bir topluluk yaratma taahhüdümüzü de yansıtıyor. Ne yazık ki, iklim değişikliği Antartika Penguenleri için artan bir endişe kaynağı. Bu parkur, halkı bu ikonik türün korunmasına dahil etmenin harika bir yolu olmuş. Bu eğlence ile penguenlerin yaşam alanlarını korumaya yönelik ihtiyacı da yeni nesile aktarmış oluyoruz.  

Sizlerle hepsini tek tek tanıştırayım ama umarım ziyaret edebilme şansınız olur ve  bu büyüleyici canlıları keşfetmekten ve dünyaları hakkında daha fazla şey öğrenmekten keyif alırsınız.

Eger sizde yazımdan keyif aldıysanız belki bu dünya tatlısı canlıların yaşamlarına bir katkıda bulunmak isterseniz diye bağış linki buraya bırakıyorum.

https://www.justgiving.com/page/fleet-street-quarter-wwf

Dünya biz ona iyi baktıkça daha da güzelleşecek.

     

bunun yerini bulamadığım için foto siteden alınmıştır.
1- Tiffany by Loïs Cordelia, Ipswich'te yaşayan bir topluluk sanatçısı, hız ressamı ve - eğitmendir. Eserleri, Birleşik Krallık'ta çok sayıda halka açık sanat parkurunda yer aldı. Bu penguen, özellikle Tiffany vitrayının güzelliğinden ilham alıyor ve bir kış manzarasının büyüsünü çağrıştırıyor. Kaç tane detay görebilirsiniz?

 



2  





2- Buddy the Elf Buddy by Megan H Smith-Evans

      Birmingham merkezli bir dövme sanatçısıdır. Megan, Birmingham Sanat Okulu'nda Güzel Sanatlar derecesini tamamladıktan sonra dövme çıraklığını tamamlayarak 7 yıl boyunca tam zamanlı olarak dövme yaptı. Noel'e yaklaşırken herkesin görmeyi sevdiği arsız bir karakter Buddy the Elf. İyi arkadaşı Noel Baba'ya yardım etmeyi seviyor ve Noel Baba’nın listesinde herkese bir yer olduğunu biliyor. Mantrası 'Noel neşesini yaymanın en iyi yolu, herkesin duyması için yüksek sesle şarkı söylemektir!' En sevdiğin Noel şarkısı nedir? Jingle Bells olmalı…

 Bildiğiniz gibi, Real Life penguenleri ( Happy Feet filminin baş karakteri )  partnerlerine aşklarının bir göstergesi olarak çakıl taşları verirler. Ne dersiniz bu sene en sevdiğin arkadaşın sana çakıl taşı verse ne düşünürsün?

 


bunun yerini bulamadığım için foto siteden alınmıştır.

   3- It's Penguining To Look a Lot Like Xmas by Laura-Kate Chapman bir illüstratör ve sanat uygulayıcısıdır. Doğal dünyadan ilham alarak  karakterler yaratmaktan, desen ve cesur renkler kullanmaktan hoşlanıyor. Bu tasarım, penguenlerin ve Noel Baba'nın muhteşem şenlikli dünyasını bir halk sanatı olan Matruşka bebeklerinin deseninden ilham alarak birleştiriyor.

Penguenlerin tuzlu suyu burunlarından dışarıya püskürttüğünü biliyor muydunuz?






      4- Snowy by RP Roberts Alp zirveleri ve manzaraları konusunda uzmanlaşmış bir manzara ressamıdır. Küresel snowboard markaları için ticari olarak çalışıyor, tahtaları için grafikler oluşturuyor ve dağ temalı kumaşlar ve giysi grafikleri tasarlıyor. Gün batımının ılık parıltısında mistik dağ zirvelerine sahip Snowy, Alpler'in karla kaplı zirveleriyle çevriliymiş hissi yakalıyor.

Penguenlerin günde bir kilo balık tüketebildiğini biliyor muydunuz?








     5- Percy the Party Penguin by Reilly Creative 2015 yılından bu yana Sculpture Trails için resim yapan sanatçılar karı koca olarak bir ekip. Lynsey, tiyatrolar ve tema şirketleri için resim yapmanın yanı sıra sipariş edilen duvar resimleri de yapan serbest bir sanatçıdır. Kieron, düğünlerde ve etkinliklerde canlı çizim yapmanın yanı sıra, hediyeler için dijital çizimler üreten bir karikatür sanatçısıdır. Percy şenlik ruhuyla dolu ve partiye hazır! Gösterişli kış desenli takım elbisesini ve şeker kamışı gözlüklerini etkilemek için giyinmiş ve Noel ağacının etrafında sallanmaya hazır.

Gerçek hayattaki penguenler 120 cm boylarıyla , 160 cm’lik  Percy'den daha kısalar.

 

    

6- The Forest at Christmas by Jodie Silverman son derece detaylı, figüratif resimleriyle tanınan Manchester merkezli sanatçı ve illüstratördür.

Portreden, doğal çevreden, edebiyattan ve hayal gücünün iç dünyasından ilham alıyor.  Bu tasarım, Noel'de karla kaplı büyüleyici bir ormandan ilham alıyor.

Ormanın hayvanları, uzun ağaçların ve yağan karların büyülü bir gece manzarası ile çevrilidir.

Bir penguen günde en az  10 kez şekerleme yapar.

 







     7- Mr Easy Freezy by Jenny Leonard her zaman insanları bir araya getiren işbirlikçi projeler peşinde koşan, topluluk odaklı bir sanatçıdır. Topluluk için duvar resimleri ve kamu sanatı konusunda uzmanlaşmıştır. Jenny, sanat parkurlarında 70'in üzerinde heykel sergiledi ve hayır kurumlarıyla ortaklık kurmak için 200.000 £ 'dan fazla para topladı. Snowboard ve kayak yapan penguenler, klasik kayak ekipmanlarıyla dağda birbirleriyle yarışırlar. Mr Easy Freezey, 90'ların klasik penguen pist yarışı oyununa bir gönderme yapıyor.

Penguenlerin dişleri olmadığını biliyor muydunuz? Balıkları dillerinin yardımıyla itip yuttuklarını.

 



 

8-  Santa Paws by Jess Perrin Birmingham'lı bir illüstratör. Jess, 2017'den beri Wild in Arts ile çalışıyor ve eserlerinin müzayede yoluyla  satarak hayır kurumları için 150.000 £ 'dan fazla para topladı. Santa Paws, sahiplerinin Noel'de evcil hayvanlarını giydirmeyi sevdikleri tuhaf ve harika süslü elbiseden ilham alıyor. Gururlu Noel Baba köpeklerinden huysuz kedi elflerine kadar bu eğlenceli tasarım kesinlikle sizi kıkırdatacak.

 





       9- Helter Skelter by Amanda Quellin yaratıcı bir tasarım stüdyosu işleten profesyonel bir sahne sanatçısı ve illüstratördür. Komisyonları arasında Granada ve BBC, müzeler, İngiltere ve ABD'deki restoran zincirleri, tiyatro, opera, tema parkları ve sanat parkurları bulunmaktadır.
Bu penguen, atlıkarınca gibi nostaljik panayır gezintilerine olan sevgiden ilham alıyor. Yolculuğun tadını çıkarırken kaç tane oyuncu hayvan görebileceğinizi görün.  Penguenler tembel değildir, günde yaklaşık 300 km yüzebilirler.

 






10- Kevin the Kinguin by Caroline  Daly Tiyatro Tasarımı geçmişine sahip ve genellikle vahşi yaşamdan ilham alan Manchester'lı bir sanatçıdır.  Sanat eserleri Kuzey Batı'daki duvarlarda, mağaza cephelerinde, nakliye konteynırlarında ve heykellerde görülebilir. Kinguin, bir Yalıçapkını'nın renklerine ve narin tüylerine sahip, ancak bir Penguenler güçlü, yapılı nadir birer yaratıktırlar. Yenilmez balıkçılık becerilerine sahip mükemmel bir dalgıçtır! Her iki canlının da en iyisini alarak şansı, sadakati ve sevgiyi sembolize eder. Bu penguen Prens Albert heykelinin önündedir. Güçlü bir erkek figür diye düşünürsek,  erkek penguenler 2 ay boyunca dondurucu soğukta bekleyen yumurtaları korur. Sizce hangisi daha güçlü?

 





 bunun yerini bulamadığım için foto siteden alınmıştır.

      11- In The Deep by Sue Guthrie Birmingham merkezli bir sanatçıdır ve çoğunlukla sipariş üzerine çalışmaktadır.  Ayrıca okul ve toplum projeleri üzerinde çalışıyor, hem sanat öğretiyor ayrıca duvar resimleri ve diğer sanat eserleri yapıyor. 


Penguenler karada komik bir şekilde garip olabilir, ancak In The Deep gibi su altında zarafetlerini sergiliyorlar.



  12- Pullover Penguin by Donna Newman Midlands'deki gençlerle çalışıyor ve canlı sanat eserleriyle ortamları dönüştürerek onlara ilham vermeye çalışıyor. 60'tan fazla komisyonda Wild in Arts ile yakın bir şekilde çalışıyor ve satışları yoluyla hayır kurumları için 200.000 £ 'dan fazla para topladı. Antarktika'dan gelen bu sevimli penguen, en sevdiği Noel kazakıyla rahat kalmayı seviyor.  Kablo örgüsü kreasyonu, kabarık bir doku ile boyanmış şenlikli örgü desenlerine sahiptir. Pullover Penguen sizinle kucaklaşmaya hazır!

 

 

17 Aralık 2024 Salı

Işıklar ve Umut


Ateşkes yapılmadan önce daha fazla  bomba atılabilir diye okuyorum sosyal medyada uçuşa 48 saat kala. Kuzenime yazıyorum inşallah sağ salim uçacağım diye. Arkadaşımda kalacağım Cumartesi gecesi, yatak yapma bekle diyorum. Annemle ve kuzenimle bulusacağız, uçamazsam iptal edersiniz sizde diyorum. Geride kalanlar için alışveriş yapıp buzdolabını dolduruyorum ama uçamazsam kendim pişiririm diyorum. Memleketli arkadaşlar iyi yolculuklar yazıyor, inşallah diyorum.

Siz hiç böyle bir tatil planladınız mı? Ya uçamazsam adlı planlarınız oldu mu? Israel vatandaşıysanız bu günlerde böyle. El-Al tekelinde uçabilme lüksümüz azami korumalı ve en kötü servisli olsa da eldekine şükür diyoruz bu günlerde. Acılı, umutların kırık, rehinelerin hala karanlıklarda olduğu 400küsür gün geride kalmışken, ben kendime 15 gün hediye ediyorum. Biraz çalışıp biraz ruhuma keyif için uçabilme umuduyla.

Ve sonuçta oldu da bitti maşallah kıvamında  3 kere iptal etmek zorunda kaldığım Londra’ya sirensiz ve sorunsuz, hemde tam Noel arifesi uçabiliyorum.



Suzi ( Bana göre ZUZU) ve ben aynı tarihte doğduğumuz topraklardan göç ettik. O ağlayarak geride bırakırken eskiyi, Ben güle oynaya yola çıktım. Ben hayalime göç ederken, O korkularıyla yola çıkmıştı. Aradan geçen 6 senede O, 1 kere bana gelebildi; bense hiç varamadım ona.

Zaman içinde hepimiz yeni topraklarımızla uyumlandık, simdilerde o gülerken, Ben çokça göz yaşı döker oldum. O, korkularını yenerken, Ben nice acabalar ekledim yaşama. O, ormanlarda yürürken, Ben denizlerde yüzdüm. O, ailesi icin kariyerine ara verirken, Ben ailem için azami zorluklarla baş ettim. O, kendi köşelerindeki gücünü keşfederken, Ben bildiğim gücümü katladım. O, çocuklarıyla yeni yaşama uyumlanırken, Ben yetişkinliğe giren ikizlerle derinlere indim. Ikimizin ortak noktası özlemdi. Ailemize, dostlarımıza ve bildiğimiz yaşama, lezzetlere, kelimelere. Yeni dostluklarımızla kör noktalarımızı tanırken, ülkelerimizin iklimleriyle dolaplarımızda kıyafetler değişirken, kendimizin de değiştiğini kabul etmişiz. Bu tatilde bunları konuşurken ikimizde cok heyecanlıydık çünkü başarmanın, uyumlanmanın keyfini sürdüğümüzün farkındaydık.  Olan, kolay olmuyor diyoruz ama olunca güzel oldu diyoruz. Güzel olunca da iyi ki diyoruz.


Işıklı Londra sokaklarında ilk farkındalık güler yüzlü insanlar. Kimsenin itişmediği, yüksek sesle konusmadığı, Asya’lı, Afrika’lı, Orta Doğu’lu, Hint’li karmaşası kafamı alsa da, merkez Londra’da en çok konulan isim Muhammed olsa da, din, dil, ırk farklılığının hikaye olduğuna inanmak istiyor zihnim.


Bir yerde rehinelerin posterleri, sarı kurdeleli ağaçlar, öte yandan Stop Genocide, Viva Palestine.



Vitrinler yeşil- kırmızı- altın rengiyle pırıl pırıl. Her yerde boyumdan büyük ışıltılı yıl/başı ağaçları.
Markaların büyüleyici yaratıcı dış mekan giydirmeleri, emperyalist pompalamanın en yüksek seviyesindeki alışveriş çılgınlığıyla gayet iyi uyumlanmış. Yürürken omuz omuza çarpıştığın insan yığınları, ellerindeki telefonlarla her anı paylaşan tiktok, instagram, facebookculara sınırsız ortam sunuyor şehir. 


Harry Potter çılgınlığı  sınırsız. Peron 9 3/4’te fotograf
çektirmek için en az 1 saat beklemeyi göze alamayan ben, turist tuzağı dükkanların büyüsüne kapılarak, sokakla dükkanlar arasında çılgın bir oyuna dahil oluyorum. Içeri dışarı, şapka atkı çıkar giy hallerimden yorulana kadar oyundayım. Metrolarda cep telefonlarına yüklenmiş kredi kartı ile hızlı geçişler, daracık merdivenlerde soldan yürümeler ve kornasız şehir bana keyif katıyor. 


                

Şahane bir kaç sergi Frameless, Tim Burton, Tate Modern ile ruhum eğlenirken,  asıl en muhteşem olan an geliyor ve Türkiye’ye uçamayan ben, annemle Londra’da buluşuyorum. Annem hayatında hiç babamsız seyahat etmemiş. Edemem, deyince imdadına kuzen yetişiyor. Ilo istemem yan cebime edasıyla 2 yaşındaki Leo’yu geride bizim için bırakırken, aksilenir, telefona cevap vermez ama sen elin kolun hediyelerle dönünce ara kapanır diye onu teselli ediyoruz. Hepimiz tecrübeliyiz ne de olsa. Çocuksuz bir kaç gün biz onu çılgın gibi şımartırken, Zuzu ve  annem de beni şımartmakla meşgül oldular.


Işıklar arasında, kare AS şeklinde çılgın bir yürüyüş  parkuruyla, sokak süslemeleri ve Noel pazarlarını kısacık zamanda yaşamlarımıza katıyoruz. Gülümsememiz ışıklardan, ışıklar umuttan. Nasıl bir dünyada olduğumu sorgular buluyorum kendimi. Buradakilerin savaştan haberi yok. Neden olsun ki, di mi?

Dükkanda çalan yangın alarmını bomba alarmı olarak algılayan zihnim ‘ içerde kal ve güvenli odaya gir hemen’ derken, beni kolumdan çekiştirerek  zorla dışarıya çıkarmaya çalışan kuzenimi  anlamakta zorlanıyorum. Polis ve ambulans sireninde, acaba hangi şehirde düşüş oldu? Kim bıçaklandı, nerede ateş açıldı? Kaç ölü var diye korku ile beklememeyi anlamakta zorlanıyorum. Ana haber bülteninde kaç asker düştü? Hangi şehirlere olağan üstü hal geldi? Son zamanlarda artan Anti- Semitizm’i duymamayı anlamakta zorlanıyorum.

Işıltılı ağacın tepesindeki yıldıza bakıyorum. Pırıl pırıl. Kendimi paralel evrende hissediyorum. Soğuk ve çiseleyen yağmurla ülkenin her yerine özgürce gidebilmenin lüksünü içime çekiyorum ve diyorum ki umut var. Yaşam değerli, başaracağız. Dünya bizden nefret etsede, insanlık bizi suçlamaktan vaz geçmese de, soğuk ve davetkar Londra bana yaşam umudumu geri verdi. Anneme sevgiyle sarılmak yüreğimi ısıtırken, bu evrende sevginin gücüyle birbirimizi anlayabilsek ne güzel şeyler olabileceğini yeniden hatırlattı.

Bu güzel tatilin içine 40yıllık dostum ve onun dostlarıyla geçirdiğim anlarda eklendi. Köklü dostlukların degerini hatırlarken, göçmenseniz  zamanla arkadaslarınız aileniz olur kuramını bir kere daha teyid etmiş oldum kendime. Masalarındaki hindi, kuru fasulye ve içkileri paylaşırken,  her evin kendi kedisi, köpeği, sincapı, saksağanı ilede tanışma şansım oldu. Parallel evren dediğim bu anlarda sanki ben, Ben değilmişim gibi hissediyordum. Sanki sonsuza kadar bu yerde kalıp aptalca gülümseyecekmişim gibi geliyordu. Meğer ne zormuş savaş ülkesinde yaşam.

Harrods’da fenalık geçiriyorum. Pahalı markaların ve labirent gibi başka pahalı markalara bağlanan koridorlarda yüzümü yıkamak için tuvaleti bulamıyorum. Sıcak ve kalabalıkla sınanan ruhum bana bu evrendeki seviye farklılığını suratıma çarpınca fenalaşıyorum. Nasıl dışarı attıysam kendimi, soğuk çarpmasından mı yoksa yüzüme yağan damlaların rehine ailelerinin göz yaşlarıyla özleşlendiğinmidir midem bulanıyor.  Dünyanın umurunda değiller mi? sorusu rüzgarın sertliğinde yüzümde patlıyor. Sıcak çikolata kurataracak beni ama sıra en az 1 saat. Ne de olsa instagramda en popüler yer olarak pinlenmiş. 

Bir başka pinlenen yere biz gittik ve kurban olduk diyebilirim. Sunumlar harika, lezzetler felaket, fatura fahiş. Aman ha influencerlar kazanacak diye yorumları okumadan sakın gitmeyin. Bu dönemde AI ve influencerlarla yaşamın gerçekliğini kaybetmek çok kolay. Öyle bir koyuyorlar o fotoları sanırsın melekler havada uçuyor, otobüsten başka altından araba geçmiyor. Yalan kulliyen hemde, çarpışmadan yürümek imkansız, sanki bütün dünya Oxford Street’te adeta.

Müzikalsiz olamazdı, olmadı da zaten. İlk seçim Wicked oldu. Ben gerçeklikten kopmaya, çolağan üstü sahne dekoru ve şarkılarla masal alemine ineceğimi sanırken  konusunun Anti Semitizm üzerine olduğunu bir paylaşımda okuyorum.

Wicked, Gregory Maguire'ın (kendisi Yahudi değil) aynı adlı romanından uyarlanmış olsa da, müzikal New York’lu iki Yahudi olan Winnie Holzman ve Stephen Schwartz tarafından ortaklaşa yazılmış. Konudan bahsedelim. Bugunlerde yayinda olan filmide seyredenler olmustur aranizda. Büyücü'nün baskıcı rejimi altındaki Oz'u konu alıyor ve birçok okuyucuya göre, Üçüncü Reich dönemindeki Nazi faşizminin gündemine, ideolojisine ve politikalarına gönderme yapıyor. Metnin tiyatro uyarlaması açıkça Holokost temalı olmasa da, önyargı ve toplumsal reddedilme temaları müzikale taşınmış ve tartışmasız bir şekilde Yahudi hissettiriyor. Şovda, 'Halkın sadece gerçekten iyi bir düşmana ihtiyacı var. Bir günah keçisine ihtiyaçları var' diyen bir replik bile var. Tarih boyunca, Yahudiler o günah keçisi olarak belirlendi. Bir sorun varsa, bunu Yahudiler yaptı denildi. Defalarca - Engizisyon, Haçlı Seferleri, Holokost - ve tam olarakta su anda. Tesadüf yoktur, seçimim beni mevcut duruma uyumlamış oldu.

Ikinci müzikal ise bayağı zor seçimler arasında gerçeklesti. MJ, Tina ve Moulin Rouge arasında günlerce gidip geldikten sonra Tina’da karar vermiş olmanın, son dakika biletini çok ucuza çok iyi bir yerden seyretmenin sonsuz mutluluğunu paylaşayım sizlerle. Oyunculuk ve müzikler o kadar gerçekçiydi ki acaba sahnede gerçekten Tina’mı var dedim. Simply The Best ile finalde ayakta deli gibi coşarken 60’larına kadar bir kadın olarak ezilen Tina’nın dramına ne ilk, ne son diye hüzünle baktım. Eğitim ve gelir seviyesi ne olursa olsun kadının ve kadınlıgın her daim hor görüldüğü çağımızda buna parmak basan müzikal camiyasını ve gerçek üstü performanslarıyla gözlerimi dolduran oyuncuları ayakta alkışladım.

Bir gece Türk restaurantında, bir gece Hint, bir gece Japon, bir gece Sefarad mutfağında, coğu zaman Noel pazarındaki sokak lezzetleriyle geçen tatilde kaç bardak sıcak şarap ictiğimi hatırlamıyorum. Toplam yüz yirmi beş km yol yürümüşüm, yüz doksan bin adım atmışım… Ne dersiniz yediklerimi hak ettim mi?

Hybrid çalışmak, aile ortamı, hem de tatlı bir ara ile zihnimi esneten Londra’ya şapka çıkarıyorum. Ruhumu tamir etmeme sebep olan Zuzu, Ilo ve canım annem’e kocaman öpücükler. Ha tabii ki bu üçlünün arkasındaki Vedu, Leo’ya bakan Emre, anneanne babanne ve dedeler ile hayatında ilk defa annemi yurtdışına göneren babama sonsuz teşekkürler. İkizler bensiz bayağı keyifli geçirmisler ev halini, ne de olsa yakın gelecekteki hayatlarını deneyimlediler bu süreçte.  Aynı anda hem çalışan, hem ev işi yapan, yemek pişirip, bulaşık yıkama görevimi devr almak üzere ülkeme, evime, sıcağıma döndüm.

Havalimanında beni karşılayan billboard bloguma isim oluyor, tesadüf yoktur işte.

Göçmen deyip geçmeyin, dışardan lezzetli bir yemek gibi sunulsa da, içinde türlü türlü  iniş çıkışları var. İsteyen herkese kolaylıklar dilerim.

Hazir 2024’ün son yazısını da kaleme almışken, bir motto bırakayım yeni seneye:

Planlayarak yaşanan hayata Tanrı güler. Planlarını gönlünde oluştur ve akışa bırak. En güzel haliyle yaşa zamanı geldiğinde. Sonra da otur kendini seyreyle.

Para yüzünden yapamıyorum dediklerine dön bak, çoğu zaman sebep para değildir. Yapınca anlayacaksın ki bütçen açık vermiyor, evrende müthiş bir denge var çünkü.

Zor bir seneydi 2024, her anlamda zorlayici, hala da tam kolaylamış olmasa da kapanış güzel olsun. Gönlünüzde dilediklerinizin önüne geldiğini görmenizi dilerim.

Yeni yazılarda  görüşmek dilegiyle…