4 Ocak 2018 Perşembe

RICARDO--> +351-9677772…




Yolculuk benim olduğu gibi eminim bir coğunuz içinde hayat amacı ve keyif. Yeni yerler görmek, yeni lezzetler, yeni bilgiler ve yeni insanlar beni hep motive eder. Yeni bir yere yol almak benim için adrenalin kaynağı. Isteklerime ulaşmak için planlı yaşamak beni son zamanlarda zorlasa da önceden planlamak sonuçtan memnun kalmamı sağlıyor. Ancak değişimin gücüne inanan ben planlamanın yanına bir süredir akışı ekledim. Isteğimi tepeye koyup devamını akışa bıraktım. Akış bana keyifin yanında güzel süprizlerde cıkarıyor.









2017 benim güzel seyahatler yaptığım bir yıl oldu. Berlin ile başlayan sene beni iş için bile olsa Belçika, Fransa, Hollanda, Israel, Yünanistan ve Portekiz’e taşıdı. Doğrudur ki her seyahat beni yeni hisler duygular ve farkındalıklarla donattı. Bir çok yaşadığım yazdıklarıma eklendi. Bir çok duyduğum kalıplarımı yıktı. Ben yolda oldukça sürekli değiştim.







2017’yi Lizbon’da bitirme kararımla ve seyahat dostumu da koluma takıp tura parayı yatırdık. Akabinde hazreti Google açıldı ve şehir ile ilgili illa ki görülecekler listesi planlandı. Plancıyım dedim ya hepsini görecek zaman olamayacağını bilmeme rağmen genede sınırları zorlamak adına tur rehperine özel olarak telefon açılıp an be an tahmini gezi saatleri öğrenildi. 


Rehper Can Özden ( insallah yolunuz kesişşin!!) cidden sabırla hepsini cevapladı ve destek olmaya çalışacağını da ekledi. Anlaşılan keyifli bir tur olacaktı.
Gezi aralarında verilecek serbest zamanların, dinlencelerin üzeri çizilip kendi planımdaki yerler yerine özenle yerleştirildi. Uyku az, yürümek çok, kahve molası Istanbul’u beklesin. Planlara doğru ilerlemenin bedeli vardır. Istekle doğru orantılı.









Turun bizi götürmeyi planladığı Sintra kasabasına vardığımızda girişi ücretsiz ve içinin muhteşem
olduğu kraliyetin yazlık sarayını 40dk’da rehperimiz eşliğinde geziyorum. Buraya kadar herşey seyrinde. Rehpere önceden demişim şehrin en tepe noktasındaki saraya gezeceğim diye. Çok az vaktim olduğu konusunda beni yeniden uyaran Can  1.20dk. vaktim olacağını ve  hareket saatimizim 12.00 olacağını yineledi sabırla... Delimisin kızım sen diyen bakışına,  ne halin varsa gör bakışını da ekleyip beni uğurladı.  Rehpere o saatte geri döneceğime söz veriyorum ve güneşli Sintra sabahı saat tam 10.40'ta tepedeki saraya doğru yol alıyorum bir başıma.


                                        



Taksi veya tuktuk dediler. Ortada ne taxi ne tuktuk. Tamam sorun yok, derin nefes ve bacaklara kuvvet tırmanmaya başlıyorum yokuşu. Otobüs var mı? diyorum yerel birine.  Var ileride diyor. Oh şükür,  az ileride durak göründü... Saat 10.47... 

Durakta bekleyen kızıl saçlı, sakallı bir genç adam, tahmini İrlandalı/İngiliz, yanında bir hayli esmer bir kadın, tahmini Hintli. Madem bekleyen var demek ki otobüs daha geçmemiş. Şanslıyım. Ancak bekle bekle otobüs yok…  Saat 10.51…
Bir anda sarı bir tuktuk.! Türk usulu yola atlayan ben,  Dur yolcu! hareketi yapıyorum ve tuktuk duruyor. Yakışıklı bir şöför, içi boş. Şükür bin şükür. Yukarıdaki saraya çıkarmıyız? Tabii ki ama minimum 2 kişi.






Oyyy! iyi de ben tek kişiyim,  acelem de var. Olmaz mi?  Olmaz dedi şöför. Denge bozulurmuş. Yorumsuz. Hmm… Haklı ama pes etmem. Türk üsülüne devam. Hiç mi olmaz yaa? Avrupalı disiplini.  Yok olmaz dedi… Saat 10.54...


Birden kızıl adamın varlığını farkedip yalvaran gözlerle adama bakıyorum. Pardon siz de mi yukarıdaki saraya gideceksiniz? Evet deyince ellerimi birleştirdim, şükür. Türk üsülüne devam, birlikte çıksak mı? Otobüsün geleceği yok. Hayat benim yanımda mottomla evet cevabını alıyorum ve hop ikimiz atlıyoruz tuktuk içine ve yoldayız… Saat 10.57...

Nefis keyifli bir tırmanış, büyülü ortamlar, yemyeşil doğa ve müthiş manzaralar eşliğinde tepeye ulaşıyoruz. Arada yolda öğreniyorum ki İrlandalı/İngliz  filan değiliz Lousiana/USA danmış, iş için Düsseldorf’ta yaşarmış. Evli ve 2 çocukluymuş. Dünya hali işte. Filmlerde başka oluyor di mi bu karşılaşmalar. Gülmeyin... 
Sen nerelisin? diyor. Gururla Türk olduğumu söylüyorum. Ooo, nefis döner var orada, diyor. Yani başka birşey için hatırlanmıyor mu canım ülkem?
Parka giriş ücretli diyor söför.
Tuktukçuya soruyorum aşağıya inmek için burada taxi veya tuktuk kolay bulunur mu? Evet diyor. Şehir sarayının oraya inmnek ne kadar sürer diyorum, 15dk max diyor... Saat 11.08…

Bilet alıyorum, Lousiana’lı ile vedalaşıyorum, saraya girmek icin parka adım atıyorum. Meğer tepeye çıkmak için bir minibüs yolculuğu daha yapmam lazımmış. Nasıl yani havasında ring sefer yapan aracı bekleyenlerin sırasına ekleniyorum. Elimdeki broşürü gözden geçiriken görüyorum ki sarayın bahçesi devasa bir alan,  ama vakit yok.  Brezilyalı olduğunu söyleyen bir kadın yanıma gelip İspanyolca bana Siz bizden misiniz? diye soruyor. Hayır, diyorum. Neden ki? Diye soruyorum. Yüzünüz bana tanıdık, Latin misiniz diyor. İspanyolcasını anlıyorum ama cevabı İngilizce veriyorum. Çift yaratılmışız ondandır diyorum. Kadın gülümsüyor, sarılıyor. Bende  sarılıyorum. Sıcacık geliyor. Tam o anda günlük güneşlik olan hava aniden değişiyor ve bir anda yağmur çiselemeye başlıyor ve hızlanıyor.  Şükür araç tam zamanında geliyor… Saat 11.13…



Tepeye tırmanan aracın içine sadece oturarak insan alınıyor, ayakta yasak! Türk üsülü gülümseyip şöföre durumumu anlatıyorum.  İyi niyetli şöför bir yer ayarlıyor bana ve 2dk’lık yemyeşil tırmanış beni masal sarayına ulaştırıyor.  ZAFER!!!! Pena’dayım. Ağzım kulaklarımda... Saat 11.15…











Yağmur arttı ve zaman azaldı. Söz verdiğim saatte aşağıda olmam lazım ama etrafın fotosunu çekmem, az da olsa bu büyülü ortamı yaşamam lazım. Bir masaldayım sanki ve bir prensesim sanki bu büyülü sarayda.  Şiddetlenen yağmurla birleşen zaman darlığı benim prenses olmama engel oluyor. Prenses yerine stres oluyorum.


Hızlıca çıkıyorum basamakları, Çin’li bir turistten hızlı bir arka plan fotosu rica ediyorum nasıl göründüğümün önemi olmayan ve jet hızıyla bir kaç selfie ile anı ölümsüzleştirirken dudaklarımdan sürekli aynı cümle:  Kesinlikle tekrar gelinmeli!
Kesinlikle daha geniş zamanlarda gezecek bir işte çalışmalı ve kesinlikle maddi kaygıların olmadığı anlarım olmalı… Saat 11.32...
Çıkma vakti.

Yağmurdan ıslanmış taşlardan aşağıya jet gibi iniyorum.  Birden pembe bir çicek yerde bana sesleniyor. Hey güzel prenses bir dursana... Renklerine büyüleniyorum ve eğilip elime alıyorum...  Renginin güzelliğini  iphonuma kayıt ediyorum. Çicek,; Tesekkurler prensesim gene gel, baharda buralar çok güzel, diyor.
Söz diyorum.

Aşağıya gene minibüsle inmeli, Türk üsülü sıraya tersten giriyorum. 2 dk yemyeşil yoldan tekrar aşağıya yol alan prenses yağmurdan sırılsıklam olmuş farkında değil mutluluktan olmalı. İsteği yerine geldi, ya ondan mutlusu yok tabii... Saat 11.36...

Rahat rahat otobüse yetişirim Can merak etme edasıyla parkı terk ediyorum ve ilk taksiye yaklaşıp kapıyı açıp biniyorum.  Şöför bir anda, hanfendi bu araç dolu! diyor.  Ama araç boş. Peki... Anlaşılan müşterisi var bekliyor. Sakinlikle kapıyı itiyorum… Saat 11.37…

Tuktuk var dediler, eser yok. Taksi bulunur dediler, tek bir taksi yok ortada. Birine soruyorum nasıl inilecek? Bilmem, diyor. Bir kalp sıkışması, zaman eksilmesinden hafif bir panik ama dilimde iyi ki geldim.

Durum ortada, zaman daralıyor. Ayaklara kuvvet başlıyorum tuktukla çıktığım yolu inmeye. En azından zamanı kısaltayım ,illa ki yol üstünde bir araç bulurum diyen Polyana moduna geçiyorum. Prenses çoktan uçtu ggitti, masal sarayına kondu.


 Bir tur arabası görüyorum, yalvaran gözlerle bakıyorum şöföre. Yağmur hızlanmış belki acır halime diye sesleniyorum; Pardon, aşağıya mı iniyorsunuz? Evet diyor, tam sevineceğim ekliyor,  Kapalı bir tur bu. Peki, Türk üsülüne devam, yeriniz varsa bende binsem? Öderim isterseniz? Kusura bakmayın, hiç yer yok! Yüzümde patlıyor. Çaresiz inmelere devam, yollar arnavut kaldırımı ve yağıştan dolayı daha da kaygan taşlar. Korkuyorum kayıp düşeceğim diye ama allahtan trekking botlarım var ayağımda, şükür... Saat 11.41...

Birden polisler çıkıyor karşıma, bir sürü...
Meger yağış yüzünden viraji alamayan otobüs devrilmiş na mümkün aşağıdan yukarı araç gelmesi. Işte o an anlıyorum ki araç bulamayacağım. Panikle sarsılan bedenimin ağzından sıçtım kelimesi boşluğa fırlıyor.  45dkdan az suümeyecek bir iniş yolu ve üzerine şiddetlenen yağmur tuz biber artık. Durum net, 12.00’da aşağıda olma  sözüm çöp! 

Dağılmak yok, hayat hep benim yanımda diyorum ve  prensesim savaşçıya dönüşüyor. Tıkanmış yolda bir tuktukçuya Türk üsülüyle ters yöne gitmeyi teklif ediyorum. Şöför kadın, şaşkın şaşkın  bana bakıyor, anlamıyor ki ve mümkün değil, diyor. Tek çare telefonu elime alıp donum dahil yağmurdan sucuk olmuş halim, sırtımdan ter akar halde Can’ı arayıp bilgi veriyorum beni beklemesin diyorum. Rehper çok iyi niyetli, bana sakin olmamı, turu gönderip beni bekleyeceğini,  bir sonraki durağa taksiyle gidebileceğimizi söylüyor. Şükür. Sakinliyourm ve o anda RICARDO çıka geliyor.

Sırım gibi boyu, ayağında botlar, üzerindeki lacivert kapüşonlu monttundan gözüken kirli sakalllar. Tam bir ilah.

Hanfendi neden koşuyorsunuz? diyor. Ben bir aziz görmüş gibi adamın ellerine yapışıyorum. 12’de aşağıdaki sarayın önünde olmam lazım, otobüsüm kalkacak ve yetişmezsem beni burada bırakıp gidecekler, diyorum. Türk ajitasyonu an itibariyle tavan yapmış, ben sanki Türkan Şoray’a dönüştüm. Göz yaşlarım aktı akacak. Sırılsıklam olmuş bir sokak kedisi titremesiyle aziz Ricardo’ya yalvaran gözlerle bakıyorum.

Ve işte hayat benim ya
nımda…  Büyülü bir an yaratılıyor evrende, zaman sanki duruyor ve Ricardo beni aracıyla indirebileceğini söylüyor.
Kulaklarıma inanamıyorum ve sarılıyorum azizime, gözümden de bir damla yaş düştü galiba şükür niyetine. Sarılmak Ricardo’da ciddi bir şok yaratıyor ve hemen aracına binip trafiğin ters yönüne bir dönüş yapıyor. Önümde durup beni davet ediyor.
Araç üstü açık sarı  bir Volkswagen, bildiğiniz 1960 model bir kaplumbağa.
Üstü açık!

Yağmur deli gibi, aracın içi su alıyor.
Azizim bir anda kapüşonu çıkarıyor ve büyülü aziz puff! olup bir çingeneye dönüşüyor. Sanki beni at arabasına buyur eder edasıyla çingenemin açtığı kapıdan arabaya biniyorum. Tereddüt filan hak götüre atlıyorum sarı kaplumbağaya... Saat 11.52...

Kondurma bir branda ile üstümüzü örtüyor, kapüşonları takıyoruz ve  her yerimizden sular damlayarak ters istikametten inişe geçiyoruz.

Ricardo sarılmanın şokuyla bana nereli olduğumu soruyor ve samimi bir gülümse ile uzun zamandır gördüğüm en güzel kadınsın, diyor. Neden yakışıklı bir prens olmuyor ki filmlerdeki gibi di mi. Gülmeyin.

Çingene kılıklı azizim bana hafifçe medeniyet sınırlarını hiç aşmadan sarkıyor.
Kırık dökük İngilizcesiyle, yeni yıl bu akşam, bir planın yoksa kalsana burada çok güzel yerler biliyorum, değmez bu telaşa, diyor. Ona nazikçe bir turla geldiğimi ve eşimin beni beklediğini söylüyorum. Türk üsülü mazaret. Yalandan çarpılacaksam pekte umurum olmayacak haldeyim, ayrıca Alp’min desteğide fena olmadı tam bu anda.

Benden yüz alamayacağını anlayan çingene azizim Ricardo, hemen konuyu tur rehperliğine getirip, beni şehirde dolaştırabileceğini iletiyor. Gözlerim aşağıya kayıyor utanmış edasıyla ve sular altındaki botlarımın Gore-Tex kaplamasına şükürler yağdırıyorum o an. Paçalarım su içindeyken ayaklarım kupkuru. 
Tahmin edersiniz ki o anda gezinti filan düşünecek halim yok ama nazikçe, bana telefonunu ver tekrar gelirsem tur teklifin için ararım kesin, diyorum. Bir anda farkediyorum ki evren şimdiden bana buraya gelmek için  yol açıyor bile.

Derken iniş tamamlanıyor ve Can’la buluşacağımız noktaya saat tam 12.12 de geliyorum. Gülümsüyorum Ricardo’ya ve bu anı ölümsüzlestirmek adına iphonela bir selfie çekiyorum.



Ricardo bana bunu Whats App’tan ona atmamı istiyor. 32dişimle gülüyorum oysa delice kahkaha atmak istiyorum.
Kac para borcum? diye soruyorum, bu inişin bedelini ödememin imkansız olduğunu bilerek... Nezaketen, ne istersenJ diyor. 10€  veriyorum. Hayatımın en inanılmaz gezintisi için sadece 10€.

Can beni karşılıyor. Yetiştiniz tebrikler, diyor. Can’a bakıp çingene kılıklı aziz Ricordo’yu işaret ediyorum şükür işareti eşliğinde. Ricardo bana bakıp gülümsüyor,  eliyle telefon işareti yapıyor. 
Can kaçırsaydım bile bir sorun olmayacağını çünkü sonraki gezi noktasına taksiyle gitmenin sadece 25€ olacağını ekliyor. Oysa Ricardo’nun tur teklifini kabul etseydim muhtemelen bedava gidiyor olacaktım ama Can’ın budan haberi yok.



Su içindeki siyah jeanim popoma tamamen yapışmış, tshirtüm ise ter içinde  tur otobüsüne giriyorum.  Herkesten özür dileyip yerime geçiyorum.

Oturuyorum ve hayata bir kez daha isteklerime yürürken yanımda olduğu için teşekkür ediyorum.


  

Otobus hareket ediyor ve birden yan pencereden Ricardo korna çalıyor, el sallıyor yüzündeki kocaman gülümsemeyle, eliyle telefon işaretini yineliyor.











Diyorum sen yola çık, yol hep açık!
Anlaşıldığı üzere yeni yılda bütün yollarım açık olacak, bu da işaretiydi...

 
NOT: Ricardo’yla şahsen tanışmak isteyenlere telefon nosunu verebilirimJ

21 Aralık 2017 Perşembe

DÜŞÜNDÜM de...

Düşündüm de ;

“Hayata bir kadın olarak bakmak ne güzel !...

Belim artık bir çay bardağı inceliğinde değil belki ama incecik zevklerim oluştu dünden bugüne.
Güzel bir kitap,yemek,manzara  ve müzik hayatımın en keyifli anlarını sunuyor bir süredir.
Eski kilomda değilim tamam ama tüm fazlalıkları da attım hayatımdan.  Buna rağmen kendimi dolu dolu ve zengin hissediyorum.

Okuma gözlüğümü henüz boynumda taşımamakta inat etsem de sürekli  çantamda artık. Gözlerimin eskisi kadar iyi gördüğü söylenemez  ama tüm yaşanmışlıkları arşiv gibi taşıyorum gözlerimde .

Öyle yüksek sesle müzik dinlemek , bağırtılı çağırtılı kalabalık yerler eskisi kadar ilgimi çekmiyor. Hafifi bir müziğin eşlik ettiği sakin bir ortamdaki sohbetlerin tadı hiçbir şeyde yok.

Deli gibi alışveriş  yapmıyorum artık.  Öyle çok güzel görünme çabam da  azalmış. Elbette üstüme başıma dikkat ediyorum ama artık son moda kıyafetler, kozmetikler ve takılar ilgimi eskisi kadar  çekmiyor artık. Bir mağaza ya da kuaförde geçirdiğim uzun zamanlar  sıkıyor.  Yakışanın da yakışmayanın da farkındayım.  Başkalarının takdir etmesi güzel ama en çok da kendime güzel görünmeyi seviyorum.
                                                   


Öyle çok insan tanıma hevesim de kalmadı.  Samimi birkaç dost yetiyor da artıyor bile.

Yolunda gitmeyen  işlere ,açılmayan kapılara eskisi kadar direnç göstermiyorum.  Çünkü artık biliyorum ki kendimi paralasam da hayatın kendine ait bir öğretme  biçimi var. Evrensel sistem olması gerekeni benden iyi biliyor ve kendi zamanını bekletiyor.
           



















N
e mutsuzken mutlu olmaya ne de herşey kötü iken yolunda olduğuna inandırmaya çalışıyorum kendimi.  Her ne yaşıyorsam o karanlığın  içinden geçip oradaki  öğretiyi anlamaya çalışıyorum ki;  bir gün gün ışığına çıktığımda kıymetini bileyim ufak tefek şeyleri dert etmeyim.

Her ne yaşıyorsam bir benzerini hemen herkesin yaşadığını  biliyorum artık.  Bu yüzden yaşadıklarımı dramatize edip çok abartmadan  ve  kendime acımadan  kabule geçiyorum. Sabır…nasıl da güzel bir kelimedir.
Böyle zamanlarımda önemli görüşmelerimi ya da işlerimi erteliyorum. Biliyorum ki düşük enerjiyle yola çıktığım hiçbir işten hayır gelmez. Hayatımı rölantiye aldığım dönemler bunlar. Boş viteste araba kullanmak gibi. Ne gaza basıyorum ne frene…Bu zamanlarımı kendi içime dönmek ve kendimi daha iyi tanımak için kullanıyorum.
Biliyorum ki kaybı ancak böyle kazanca çevirebilirim.
Biliyorum ki geçecek…bundan öncekiler gibi…
Herşey geçer…

Şikayeti çoktan bıraktım. Sürekli çözüme odaklanıyorum ki enerjim doğru yere kanalize olsun.
Huzurum ve mutluluğum haklı olmamdan çok daha önemli artık.
Kin ve intikam duygularımı çoktan hayatımdan çıkardım.  İster kader deyin ister ilahi adalet  adı önemli değil ama sistem olması gerekeni bir şekilde yerine getiriyor nasıl olsa.
Bana iyi gelen insanlarla görüşüyorum.  Hayallerimi,  umutlarımı desteklemeyen ve şikayet odaklı insanlara yer yok artık hayatımda.

Listemin en tepesinde ailem var.

 


Zamanın usul usul yaklaşan adımlarını seviyorum.
Çünkü onun ortaya çıkardığı  bu kadını seviyor ve zamanla kime  dönüşeceğini merak ediyorum.
Daha yaş almış belki ama daha farkında ve duyarlı.
O yüzden çok daha güzel…”

Bu yazı sabah’ın 7'sinde WhatsApp gruplarımdan ( en sevdiklerimden biri bu arada ) birine düştü. Yazıyı paylaşan dostum muhteşem bir yürek. Hayatının her anı  cesurca yaşanmış. Korkmadan, göğüs germiş. Gruptaki diğer dostumun ondan aşağı kalır tarafı yok. O da güçlü duruşuyla avuçlamış hayatı “Savulun ben ayaktayım,” demiş her zaman. Sonra dönüp diğer gruplarıma baktım. Ne çok grup… Bazı gruplardaki kişilerin yüzlerini hayatımda hiç görmedim bile ama madem ki günün farklı saatlerinde ekranımdalar demek ki  yüzlerini bilmesemde bana ne güzel şeyler katıyorlar.

Ben bu sene bambaşka bir final yazısı yazıyorum, hem kendime, hem evrene kayıt edilsin niyetiyle.
Hayatıma giren, dokunan her kişiye, nesneye, olaya teşekkür ediyorum. 
Onlara dokunmasaydım, onlarla sohpet edip, dinleyip, sarılmasaydım, oralara gitmeseydim ben, BEN olmayacaktım. 

Şimdi bu klasik diyeceksiniz biliyorum. Her an sosyal medyada cümleler inci misali diyeceksiniz ama o paylaşımların yaşanmışlıklarını bilmiyorsunuz. Oysa bir çoğunuz beni şahsen tanıyorsunuz. Bu söylediğimin  gerçek olduğunu biliyorsunuz.


Öyleyse soru gelsin! 

Gerçek nedir ki? 

Değişen dünya görüşleriyle gerçek sadece bizim beynimizin algılayabildiği kadarıdır. ( bu noktada tavsiyem yıllar önce çok konuşulan bir film olan What the bleep do we know seyredilmeli) Hepimiz kendi gerçekliğimizde yaşıyoruz ve maceramızı her an yaratıyoruz. Yarattıklarımız neyse onu yaşıyor ve dahası yaşatıyoruz. Benim düşüncem yüzünden evrende binlerce hareket değişiyor. Değişen dinamiklere göre de biz duruş alıyoruz. Yani hem yaratıcıyız, hem de oyuncu. Güzel yaratırsak, güzel oynarız diye bir kuralın olmadığı bu evrende yarattığımızın gerçekten istediğimiz olması durumuna da mucize diyoruz. Sanki Evrenin Ulu Mimarı beni gördü, duydu ve yaptı.  

2017 sene sonu yemeklerinden birinde dostum hediyemin içine bu kartı yazmıştı. Onun yazısına istinaden bende kendime bunu yazmıştım.

" Kendime inanıyorum ve evrende bana inanıyor. Yeşil ışık bundan. O kitap güzel insanların eline ulaşacak !!"


Kitabım “3 Nokta…” pek yakında elinizde olacak.
Evren bana inanıyor!

Hayal ettiklerimin büyük çoğunluğunu da yerine getirmenin keyfiyle defterimi kapatıyorum. Bu yazımla gerçekleşmeyen anlarıma sesleniyorum, onlara teşekkür ederim demek istiyorum. Gerçekleşmemeniz gerekliydi ve benim zorlamalarıma, ittirmelerime direnip gerçekliğe dönüşmediğiniz için teşekkür ederim.










Hayatımın kararına yürüyeceğim 2018’de kendime her zamankinden daha da çok inanıyorum ama egodan beslenen gücüm yüzünden değil, bana sıcacık sarılan yüreğim yüzünden.

Yeni yıldan bir dolu isteğimiz var ama unutmamalıyız ki kendimizi en iyi kendimiz kandırırız. O yüzden kendimizle çok açık olmayı seçmeliyiz.

Yeni bilgilere açık olmak lazım, onların dönüştürücü gücü çok fazla.

Bereketli düşünmek önemli, aksi takdirde her daim kıtlık içinde hissediyoruz.

Sağlığın kıymetini yitirince değil sağlıklıyken bilmeyi seçelim. Bedenimize ve ruhumuza iyi davranalım, iyi besleyelim. Zihnimize şifa kazıyalım ki beden şifa bulsun.

Yeni kitabım elinize ulaşınca hayatın hep devam ettiğini, şartları kendimizin yarattığını ve yola çıkma cesareti gösteren herkese hayatın hep destek verdiğini okuyacaksınız.

Bende 2017’yi kapatırken muhasebemden fena çıkmadım diyebilirim. Sonuçta senenin içeriğini yaratan, gerçekliğimi oluşturan ben değil miyim?

Her seneye koyduğum bir mottom var benim. 
2017 için Think+ B+ demiştim. 365 günde olan her şeyde bu mottomu hatırlayıp, dengemi her kaybettiğimde bu mottoya sarıldım. 





2018  için de bir motto belirledim. 

Yoldasın ve herşeye Eyvallah!





Ve derken süpriz bir şiir çıktı karşıma. Semih Yalman'ın Siyah Kelebek kitabında...
Sahne adlı şiirinden yüreğime dokunan 4'lük böyle...

Yol ayrımları çıkmadı mı?
Ama değerlendirmek?
Öğrenilmişlikler ile olmaz hareket
Kalbinde senin zihnin ve orası ile alınan kararda bereket.

Bu yazıyı neden bu renk yazdığımı merak etmişsinizdir... Pantone her yıl, yılın rengini seçer. Geçtiğimiz yıl doğanın yeniden uyanışından ilham almışlar o yüzden Greenery seçilmiş. Bu yıl kozmik dünyadan ve gelecekten esinlenip ‘Ultra Violet’ seçmişler.
Mistik ve manevi bir gücü çağrıştırdığı, günümüz karmaşasında zihni rahatlattığı için seçilmiş bu renk. Yaratıcılık ve hayal gücünün gerektiği bir çağ önümüzde. Bu renkte içimizdeki gizli gücün farkındalığını ortaya çıkarsın.

Renkler bile yürü derken dilerim sizlerde 2017’de "Çıksam mı?" dediğiniz bütün yollara çıkma cesareti gösterirsiniz. Çoktan çıkmış olanlara hayranlıkla bakmaz, kendi sorumluluğunuzu alır ve yola çıkarsınız. Unutmayalım yola çıkana yol çıkar ve 
YOL-A-ÇIK.

Hepinize harika bir 2018…





23 Ekim 2017 Pazartesi

KARANLIK


okurken size müzik eşlik etsin isterseniz: 
https://www.youtube.com/watch?v=14oQarTH8c0

Hayat süprizlerle sana eklenmeye bayılır eğer sen izin versen.
Bu gün yalnız çıktığım yola hayat günüme iki keyifli yürek ekledi ve ilerleyen saatlerde de beni şaşırtmaya devam etti.
Bu günün mesajı karanlıktaki bilinmezliğe korkan benle baş başa vakit geçirmekti.
Ilk karanlık korkusunu iki hafta önce gittiğim Marsilya'da yaşamıştım. Daha önce bulunmadığım bir yerde, devamında ne olduğunu  göremediğim bir karanlığa doğru isteyerek yürümeye karar vermemle başladı herşey.
Issız orman, sislerle kaplı bir tepe tırmanışı ve tek ışığın ay olduğu bir anın bilinmezliği gerçekten ürkütücüydü. Kendime "Korkuyor musun?" diye sordum ve kalbimin sakin olduğunu hissettim. Sonra  zihnime dedim ki; "Madem kalbin korkmuyor seni korkutan ne o zaman?" Cevabını biliyordum. Ne de olsa zihnimi tanıyordum. Korktuğu bilmemekten dolayı kontrolu yitirmiş olmaktı. Oysa kalbimin sakin olması demek her bulacağımın benim  yüksek hayrıma olacağını bilmesindendi.  Bu yüzden bilinmeze teslim olan ben, muhteşem bir manzaraya, keyifli bir sohpete ve sonsuza kadar devam edecek bir dostluğa sahip oldum.



Bir sonraki karanlık beni 15.İstanbul Bienal kapsamında Karaköy’deki Ark Kültür  “Meçhul Ağlayan Adam”ın evinde buldu.

Ses cihazının sizi yönlendirdiği son odada, sizi,zemin kata davet ederken bu seçimin sonucunun size bağlı olacağı söyleniyordu. Esrarengiz olan bu duruma çekilip merdivenleri indim.
Yalnızdım.
Güzel bir müzik geliyordu aşağıdan. Ve birden karanlıkla karşı karşıya kaldım. Nefesim kesildi. Inanılmaz bir korku içinde karanlığa ilerleyemeden 3.basamakta kala kaldım ve cep telefonumun ışığına sarıldım. Yolumu aydınlatıp nereye gittiğimi görmek istedim. Bilmedigim bir yerden gelecek bir şey beklentisindeydi zihnim. Zarar göreceğim korkusu içindeydim. Yüreğim ise gene sakindi.
Yolumu aydınlatan ışıkla indim merdivenleri ve yerde gördüğüm kırmızı ince ışığa yöneldim. Karşıma bir  karanlık odada  daha çıktı. Gene telefonumun ışığından destek aldım nereye girdiğimi anlamak adına. Odanın orta yerinde siyah kolsuz bir manken bana bakıyordu. Gülümsedim. 
Bu hayatta sadece kendime karşı korku duyacağımı bir kez daha anladım.


Ve gene Bienal kapsamında, Pera müzesindeyim.
Buradaki karanlık oda bana korku, inanç, cehennem, gurur gibi kelimelerle eklendi. Once kısa kelimelerdi, derken yeni kelimeler eklendi ve cümleler uzadılar ve sonra yüzlercesi ortaya çıktı, ortam karmaşıklaştıkça hayatımın koas içinde, içinden çıkılamaz hallere geldiğini, her şeyin daha da büyüdüğünü ve beni gerdiğini hissettim. O anda karanlık bana; inan ve sakin ol diyordu sanki. Dur, izle, bekle geçecek olanlar...

Ve karanlık peşimi bırakmadı, ve gene Bienal kapsamında Yoğunluk  Sanatçı Atölyesindeki calışmaya, herkes                “Git muhakak,” dedi diye gittim. 4dk bir seans dediler. Ne olabilir ki. Bir film? Bir görsel?
Bir oda olacağını düşünmemiştim. En fazla 3 kişi alınan bir oda. Bu odaya biri tanıdık, biri hiç tanımadığım 2 kişiyle girdim. Oda karanlık, bedenim gergin, zihnim karışık, kalbim küt küt. Kapı üzerimize kapandı ve zifiri karanlıkta  mekan algımız  olmadan kalakaldık. 3 kişi.... Sinirden gülüyoruz. Anlamadan dokunuyoruz etrafa. Aniden yanıp sönen ışıklarla ortamı algılamamız isteniyor. Derin bir boşluk hissi, karanlıkta gergin bekleyiş ve arada yanıp sönen ışıklardan dolayı daha da korkutucu olan mekan ve 3 kişi
Iyi bir  komşu konseptine bağlı olarak neydi bize burada anlatılan diye düşünürken birden heryer hareket etmeye basladı. Bir deprem oluyordu binanın içinde ve heryer sallanıyordu.
Minicik bir sallantıyla hayatımızın yok olup gideceği hissiyati, bu evrende ne kadar anlık yaşamamız gerektiğini hatırlatıyordu sanki. Birden karanlıktan üstümüze doğru gelen ayak sesleri duyduk. Anında çığlığı bastık ve hemen birbirimize sarıldık. 1 biri tanıdık, diğeri hiç tanımadığım 3 kişi. Korku bizi ayrıştırmak yerine birleştiriyor...
Bu sefer karanlık bana dedi ki: Her şey insanlar icin, yıkılsan da yeniden inşa edebilirsin...

Gün bitmeden karanlık beni Arter’de buldu.


Tesadüf yoktur ve Canan’ın  Kaf dağının ardında adlı serginin en üst katında buldum tüm cevaplarımı.
Masal bu ya, annesi küçük kıza demiş ki: Cesaret korkuya rağmen ilerlemektir yavrum.
Ve Canan dedi ki:
Yetişkin korkularımla başedebilmem için çocukluk korkularıma dönüp  onlarla yüzleştiğim ve o korkmuş çocuğa şevkat gösterdiğim zaman o korkuların hepsinin yok olduğunu gördüm.
Cocukluğumda korktuğum imgeleri boyayıp onlarla karanlıkta bir süre kaldıktan sonra bu korkularımdan kolaylıkla arınabildiğimi fark ettim.



Karanlığın bana mesajı buydu. 


Korkmadan ilerle 

ve bilinmezler sana görünmeye 

başladığında o kadar da korkutucu 

olmayacaklar.





Enis Batur'un dedigi gibi "Her İbrahim'in içinde taşa 


yatırabileceği bir İshak yaşıyorsa, her İshak'ın bir İbrahim 

karabasanı taşımasından doğal ne olur."