23 Aralık 2016 Cuma

TAŞITSIZ 365 GÜNLÜK SEYAHAT...

 Evettttt geldik gene bir yılbaşı dönemine. Hesap kitap zamanı ve daha ötesi geçen 365 günde günlüğe bakıp kopya çekmeden anılara kazınmayı hak etmiş anları sıralamaya.
Öyle garip bir 365 günü geride bıraktık ki içi sevinçten çok acı, korku, hüzün, kaygı ve çaresizlik dolu. İçine ekilen ümidin en yüksek ama çıktının en az olduğu bir yıl.
Kendime geçen sene bunları demişim “yapmayacağım” diye:
Kalabalık tatiller, şükür ki bir dolu iki ve 4 kişilik mini tatillere kaçabilmişim
Kalıplaşmış lezzetlerimi değiştirip rakı-balık, Uzo,  Antep’in acı pul biberini hayatıma ekleyebilmişim.
Kontrol altına almak, planlı ajanda ve düşünerek karar alma konusunda tam olmasa da bir hayli esnemişim.
Beklentileri bir hayli aşağıya indirirken mükemmel olmayan anne,evlat,dost eleman konusunda bir hayli güzel anılar biriktirmişim.
Vicdan konusu beni hayli zorlamaya devam ederken vicdanımın sesini duymayı öğrenmişim.
Herşeye yetişmek konusunda bayağı bir yol kat etmiş ajandamda gerçekten istemediğim hiç bir şeye zaman ayırmamışım. Geçmiş 365 günde yetişemiyorum lafını kullandığım zaman aralığı parmak sayım kadardır diyebilirim.
Doğru yanlışlar konusundaysa bence hala çok çalışmam gerekiyor… Koca senede ilerleyemediğim tek alan olduğunu muhasebe defterimde itiraf ediyorum.






Oh bravo! benim senem verimli geçmiş demek isterken,  ya aramızdan patlamalarla, öldürülmeler ve tecavüzlerle ayrılanlar. Ya kaçarak gelip bu toprakta zorlananlar, evlerinin damı akarken kucağında bebekle içerde gezen fareyi gözetleyenler, bir öğünlük yemek için kuyruk bekleyenler, kucağında çocuğu ile alınmadığı hastane kapısında çaresizce yardım dileyenler, iş yok diye insan öldürebilen makinaya dönüşenler, şort giydi diye dayak yiyenler, küçücük yaşta gelin edilenler...

Ya iyilik peşinde koşanlar, sesini duyurmak için türlü türlü mecralarda yazılar yazanlar, sadece kendi için değil tüm evrenin barış ve huzurunu düşünenler, kulaktan kulağa daha yaşanılır bir dünya için masallar anlatanlar ve daha nicelerinin muhasebeleri ne durumda acaba?



Bunları yazmaya oturduğum anda her gün önünden geçtiğim o stadda can veren gencecik bedenler,  bir kurşunla meleklerine kavuşan ve ayrımcılığı körüklemeye çalışan masum büyükelçiyi vuran o silahlar patlıyor. 




Keyifli bir an için yalvaran ruhuma şunları fısıldıyorum;

- Kaosun içindeki dinginliği hisset
- Zaman kavramının saçmalığını farket
-Yaşanan herşeyin seni hedef aldığı paranoyasından sıyrıl
-Sevdiklerine sarıl
-Kendine güven 
-Umuda inan




Dedim ya hayat sadece BENden oluşuyor ama eğer ben SEN olabilmeyi başarmışsam.

Geçmiş 365 günde yüreğimizin asla unutamayacağı önemli bir an olan 15 Temmuz Darbe!

80’lerde olanları hatırlayamıyorum çok net. Sadece bazı anılar var kesik kesik kafamda. Daha sonra hepsi okuduklarımla birleştiler. Çocuklarımın da bir darbe yaşayacağını asla düşünmezdim ama oda oldu. Sahte veya değil binlerce şehitle bilanço tarihte yerini alırken hayatlarımızda ne kadar çok ivmeyi değiştirdiğine tanık olmak ise şaşırtıcı.
Her açıdan hayatlarımıza "yön" verici bir olay olduğu kesin.
Boğaziçi köprüsünün adını bir günde “ 15temmuz şehitleri” yapması da cabası. Her ölümde bir yer daha şehit adıyla anılıyor ve korkarım ülkemin her yeri adım adım şehitliğe dönüyor.

Trump'in seçimi bizden uzak gözüksede yakında bizlere nasıl ekleneceğine şahit olacağız.
Dövizin bu güne kadar çıkmadığı kadar yukarıdaki dansından hayatımızda oluşacak delikleri bakalım nelerle kapatmayı başaracağız.

Bütün bu travma anları taze taze, dizi dizi, peşi peşine sıralı zihnimdeler, peki şu anda Soma nerede kaldı zihnimde diye yoklarken, son bir yılda, tam 23 bombalı saldırı gerçekleştiğini okuyorum. 336 kişinin bu evreni terk ettiğini ve 1000'i aşkın insanın yaralandığını.
Bu ölümlerinin çoğunun ya canlı bomba ya da bomba yüklü araçlarla gerçekleştiğini yeniden hatırlamak yüreğimde sızı, gözümde damla oluverdi.
Sıraladım hatırlayalım diye… Gezi olaylarının çok derinlerde bir anıya dönüştüğünü görmek bana yeniden insanın unutma becerisini hatırlattı. Zaten öyle olmasaydı yaşamak mümkün müydü diye sorguluyorum… Ancak unutarak hiç bir şey çözüme ulaşmıyor ne yazık ki. Söylemleri eyleme çevirecek cesaret şart.
Geçen yıldan sarkanlar;  HDP Diyarbakır mitingi saldırısı 5 Haziran , Şanlıurfa Suruç katliamı, 20 Temmuz ,İstanbul Sultanbeyli Fatih Polis merkezi saldırısı 10 Ağustos,  Ankara Tren Garı katliamı 10 Ekim,  Barış Mitingi'nin toplanma yeri olan Tren Garı'nın önünde  Ve 2016dakiler İstanbul Sultanahmet saldırısı 12 Ocak,   Mardin Nusaybin patlaması, 18 Mart,  İstanbul İstiklal Caddesi intihar saldırısı,19 Mart,  Gaziantep Emniyet Müdürlüğü saldırısı 1 Mayıs , Diyarbakır Sur İlçesi, Dürümlü Köyü "kayıpları" 12 Mayıs ,  İstanbul Vezneciler saldırısı 7 Haziran,  Mardin Midyat saldırısı 8 Haziran, İstanbul Atatürk Havalimanı saldırısı 28 Haziran,Gaziantep sokak düğünü saldırısı 20 Ağustos
Bu saldırıların bir çoğunu tüm dünya yazıp, çizip, tartışırken bizde yayın yasakları, sosyal medya erişim engellemeleri ve internetin yavaşlatılması uygulamaları…
Bakınız ki wikipediada adımıza açılmış bir sayfa bile var… Utanç duyuyorum yaşananlardan ama bu utanç bile birşeyleri düzeltemiyor…
https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye'deki_intihar_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1_listesi

 Ülkemde bunlar olurken dünyada da bir dolu felaket. Fransa’daki Bastille day kutlamalarında insanların üzerine kamyonu sürüp bomba patlatan, hemen ardından Bruksel havalimanındaki patlama, Münih'teki bir alışveriş merkezine terör saldırısı ,Orlando’daki eşcinsellerin gittiği bir kulübe silahlı saldırı. Belki de aklıma gelmeyen niceleri.
Ve gene tam bunları yazarken Berlin’de bir tır giriyor noel pazarına, aynı anda Cenevre’de bir camiyi tarıyorlar.

 

Bu yazıyı nasıl sonlandıracağımı bilmeden ekranın önündeyim. Umut yazmak acı veriyor ama umutsuz olmak mümkün değil. O yüzden bu seneki yazımı bir masalla bitirme kararı aldım. Önümüzdeki yıla sadece refah ve huzur içinde yaşayacağımız günler dilemekten başka talebim olamayacak çünkü.

 






*Masalın adı: “Mümkün Dünyaların En İyisi

Haydi yaslanın arkanıza, bir kahve, çay alın elinize, bir battaniye çekin üstünüze ve izin verin  masal dünyasının büyüsü sizi içine alsın.











Gece ilerledikçe şehrin ışıkları bir bir sönüyordu. Dar sokaklardan evlerine dönen bir çok insanla karşılaşmanız mümkün bu bahar gecesinde. Tüm evlere sessizlik çökmüştü. Şehrin diğer ucunda, eski kulenin tepesindeki bir odada ise hala bir mum yanıyordu. Mumun zayıf ışığının aydınlattığı duvarlarda harika bir kütüphane vardı. Bir çokta el yazması. Orada dünyanın tüm bilginlerine yazılmış mektuplar, matematik eserleri, tarih öncesine uzanan soy ağacı araştırmaları, tuhaf dillere ait kılavuzlar, hesap makinası çizimleri, hukuk ve felsefe üzerine yazılar, birkaç da gizli görev emri bulunuyordu. Burası Gottfried Wilhelm von Leibniz'in çalışma odasıydı.
 
Insanlık tarihinde seyrek ortaya çıkan bir dahiydi bu adam. Yaşlı adam o gece bir ziyaretçi bekliyordu. Heyecanlıydı çünkü onunla evreni tartışacaklardı. Ona söylemek istediği her bir evrenin bir bakış açısı olduğuydu ama bunu hemen dillendirmeyi istemiyordu. 
Merdivende hafif bir ayak sesi duyuldu, eski kapı aralandı ve badem gözlü bir çocuk girdi çalışma odasına.
“Iyi akşamlar bay von Leibniz,” dedi tatlı bir sesle
“Iyi aksamlar küçük Teodor,” diye cevap verdi yaşlı adam. 
Teodor, Leibniz'in evinin bulunduğu kulenin giriş katında oturuyordu. Yatmadan önce yaşlı adama iyi geceler dilemeye gelir, ondan bir öykü dinlemeyi çok arzu ederdi. 
Bugünkü öykünün konusu: Tarkuin hanedanın kralı olan Sektus'un iktidarı nasıl ele geçirdiği, meclisteki oyunları, savaşları, güzel Lukretia’nın tecavüze uğramasını ve sonra da hepsinin birbirini öldürdüğü üzerineydi. Teodor hikaye başlamadan yaşlı adama;
 “ Sonunda Tarkuinler hak ettikleri cezayı bulacaklardır ama keşke onları erkenden durdurabilseydik,” dedi.
Yaşlı adam gülümseyerek cevap verdi, “ Öyle mi? Sence Tanrı onları önceden durdurmak isteseydi bunu yapamaz mıydı?”
“Bilmiyorum,” diye cevapladı Teodor. “ Belki de Tanrı onların bu suçları işleyebileceğini bilmiyordu…”
“ Teodor, sence herşeyi bilen Tanrı, kendi yarattığı varlıkların ne yapacağından habersiz olabilir mi gerçekten de? Ah Teodor’um dünyayı şunun şurasında kaç gündür tanıyorsun? Henüz burnunun ucundan ötesini görmedin bile. Önce dünya hakkında çok şey öğrenmek gerek. Hele evrenin bütününü göz önüne getir: Onda hayal edebileceğinin ötesinde güzellik bulacaksın. Şimdi hoşuna gitmeyen şeyler olduğunu fark ediyorsun, ama dünya sırf senin için yaratılmadı. Daha doğrusu, dünya senin için yaratıldı, ama tabii eğer sen bilge insan olursan, dünyadaki küçük düzensizliklerin üstündeki büyük düzeni tanımayı bilirsen.”
Teodor şaşkınlıkla baktı yaşlı adama, anlamadığı belliydi. Bunun üzerine yaşlı adam çocuğa Tarkuinlerin öyküsünü anlattı.


Sektus o ülkenin kralı ama kötü bir kralıymış. Sektus geleceğini öğrenmek için Delfi tapınağına Apollo’nun huzuruna gider. Tapınağın kahini ona kral olacağını, Lukretia’ya tecavüz edeceğini ve tahtını kötüye kullanacağını söylemiş. Sektus hiç memnun olmamış duyduklarından. Kalkıp Jüpiter’e gitmiş. Ama yoldayken Apollo’nun sesini işitmiş arkasından bağıran: ‘Kibirli Sektus, sen kötü ve uslanmaz bir ruhsun. Doğana uygun davran.’

Jüpiterin huzuruna varınca  ‘Neden beni kötü ve mutsuz bir kral olmaya mahkum ettin ey Jüpiter,’ diye sorgulamış. Jüpiter ona şans vermiş ve krallığından vaz geçerse bilge ve mutlu yaşayacağını söylemiş. Ama tabii ki Sektus bu seçeneği kabul etmemiş. Sorgusu devam edince Jüpiter onu Athena’ya göndermiş.

Athena karşısına çıkan Sektus’u sarayına davet etmiş. Burası öyle bir saraymış ki ileride olacakların tasarımlarını bulabilirmişsin. Burası mümkün olan her şeyin olduğu bir saraymış.
Boynundaki anahtarla kapıyı açarken Sektus’a açıklamış: “ Bu kapının ardında hiçbir eksiği olmayan bir dünya göreceğiz. Bu dünyanın tarihinde ufacık bir şeyi bile değiştirmeye kalksak, bu değişiklikten ortaya bambaşka bir dünya çıkacaktır. Bu dünyaların hepsi, fikirler biçiminde buradadır. Sana gördüğün, bildiği Sektus’un aynısını değil de, yakın Sektus’ların nerede bulunacağını göstereceğim. Bu mümkün dünyaların birinde mutlu ve zafer kazanmış, bir başkasında ortalama bir hayattan memnun bir Sektus göreceksin. Yani her türden ve sonsuz tarzlarda yaşayan bir çok Sektus var.

Ve Athena kapıyı açıp onu saraya, oradanda büyükçe bir odaya sokmuş. Odaya girer girmez, oda oda olmaktan çıkmış ve güneşi yıldızları olan bir dünyaya dönüşmüş. Sektus kendini görmüş. Bir bahçesi varmış, zenginmiş. Ekip biçiyor ve saygı duyulup uzun bir ömür sürüyormuş. Sonra yaşlanıp yakınlarının sevdiği bir adam olarak ölüyormuş.  Sektus dışarıdan kendini tiyatro seyreder gibi seyretmiş. Sonra odadan çıkıp karşıdaki odanın kapısını açıp oradan içeri girmiş. Ve bir anda başka bir dünyada bulmuş kendini. Başka bir Sektus varmış burada. Kralın kızıyla evlenen, Kral ölünce onun yerine tahta çıkan bir kral olarak görmüş kendini. Halkının onu çok sevdiği bir kralmış.

Ve Sektus her oda değiştirdiğinde hep yeni sahnelere tanık olmuş. Her sahne bir öncekinden daha güzelmiş. Ve nihayet en üstteki odaya girmiş ve burası tüm dünyaların en güzeliymiş. Sektus burada en mükemmel Sektus’u göreceği için çok mutluymuş. Ve Athena’nın sesini duymuş. “İşte Sektus burası mevcut gerçek dünya. Işte sen busun.”


 Sektus bu odada kral olduğunu, ülkesini kaosa sürüklediğini, Lukretia’ya tecavüz ettiğini ve sonra herkesin birbirini öldürdüğünü görmüş. Öfkeden deliye dönmüş ve  koşarak odayı terk etmiş. Bu ona kendi gerçekliğini göstermiş.

Öykünün bu noktasına gelince yaşlı adam sustu. Teodor yaşlı adama dönüp, “Keşke bu sarayı bende ziyaret edebilseydim,” dedi. “Sonuçta Sektus kimbilir kim?” Yaşlı adam gülümsedi: “ Sonsuz sayıda Sektus vardır, çünkü her Sektus’un ait olduğu sonsuz sayıda  mümkün dünya vardır. Doğrudur ki Sektus’un yaşamayı seçtiği dünya buydu. Tanrı onu böyle yaratmadı, sadece onun bunları yaşayacağı dünyayı yarattı çünkü bu dünya onun için en mükemmeliydi. Bu dünyayı çok güzel bir sanat eseri olarak düşün: Her fırça darbesi resme en güzel rengi katmaz, ama bir bütün olarak bakıldığında tuvali daha güzel yapar. Her acı, her hata evrenin büyük düzenine katkıda bulunur.”

Bu durumda Teodor kendi için en mümkün dünyanın yan gelip yatmak olduğuna karar verdi. Bunu da yaşlı von Leibniz’e iletti.

Yaşlı adam Teodor’un başını şevkatle okşadı. “ Tanrı’nın sana verdiği akla inanman ve sana düşen görevleri yerine getirmen yeterlidir. Ondan sonra için rahat olsun, gerisini Tanrı’ya bırak çünkü Tanrı sadece bütün dünya için değil, senin içinde en iyisini yapacaktır, tabii ona gerçekten güveniyorsan.” Teodor’un yüzündeki gülümsemeyi gören yaşlı adam devam etti:

“ Dünyada eşsiz bir mükemmeliğin bulunduğunu fark etmeyi öğrenirsen, dünyanın en mutlu insanı olursun çocuğum. Bilgeleştikçe, yıldızları ve çok daha küçük şeyleri inceledikçe onu daha iyi göreceksin. Dahası, bir bütün olarak göz önüne aldığında için aşkla dolacak ve yüreğinin sesini duyacaksın. Ve her yüreğinin sesini duyanıda duyduğun için hep birlikte ilahi bir devlet kuracaksınız. Bu devleti kurmak için çok çalışacaksınız ve bu devlet en mükemmel devlet olacak.”

Yaşlı adam kalkı topallayarak pencereye kadar gitti. Pencereden gözüken gökkubbe muteşem pırıltısıyla kendine çekiyordu onu. Teodor ise sessizlikte evden gelen gürültüleri, uyuyanların horultularını, gecenin sohpetini, dar sokaklardaki rüzgarın uğultusunu ve şehrin nefes alış verişini duydu. Esnedi, uykusu gelmişti. Yaşlı adamın elini tutu ve onunla birlikte parlak gök kubbeye bakarken içinden
Tanrı’nın dünyalar kurmak için mümkün seçenekleri hesaplarken haz duyup duymadığını düşündü.



 










Bu gün biz Museviler için özel bir gün: Hanuka… Mucizelerin, ışıkların bayramı.


Bu gün Hristiyan dünyası için çok özel bir gün: Umudun devamı olan Noel.

Bu iki  güzel günün bu günde birleşmesi çok hoç. Evren sanki bizi ışığın aydınlığında  birlik bilincine davet ediyor. Bunca güzel günlerin varlığını bilip yüreklerimizi aşk ateşine açık tutatacağımız 365 yeni gün hoşgelsin, sefa getirsin, acıları silsin, gözyaşlarını sevinçten eylesin…


Göktende 3 elma düşşün hepimize, biri sevdiklerimizi sarmalasın, diğeri isteklerimizi karşılasın, üçüncüsüde hayallerimizi gerçek kılsın.

Herkese güzel bir 2017.
 



*Ben masalı okudum ve mini versiyonunu sizlerle paylaştım. Tamamını detaylı bir şekilde okumak isteyenlere, yazar Jean Paul Mongin, Metis yayınları Küçük filozoflar serisi. Nefis bir seri, tavsiyemdir bir göz atın.





27 Ekim 2016 Perşembe

Kırmızı-Beyaz’dan Mavi-Beyaz’a





 Yol bana iyi gelir o yüzden gene yoldayım. Urfa Göbeklitepe Antep üçgeni içimde yavaş yavaş etkisini yitirse de ( yemeklerin katkıları için daha zamana ihtiyacım var gibiJ ) zihnimde daha dolanacağı kesin.

O coğrafyadayken insanların farklılıklarını, çeşitliliklerini ve kimliklerini kayıbetmesiyle ilgili hislerim olmuştu arkasından kimlik ve aidiyeti sorgulamıştırm. Şu kaçamak hafta sonu bana bunu daha bir sertlikle sorgulatır oldu.

Gece ortobüse bindik ve İpsala gümrük kapısından geçtik. Trabzanlar kırmızı beyazdan tam orta noktada mavi beyaza döndü ve Mehmet’ciğimi selamlayıp Dimitri’ye boş gözlerle bakar buldum kendimi. Bir bayrak solda arkamda kalırken başka bir bayrağa doğru heyecanla ilerlemeye başladım.


İlk şok Selimpaşa’daki benzinci tuvaletiyle geldi. Pis ve kokuyordu, her yer savaş alanı gibiydi oysa gündüzleri hiç böyle olmazdı orası. Yünan tarafına geçince ilk benzinci tuvaletinde temizlik olması gerektiği gibiydi. Bunu hiç anlayamam. Ama Selimpaşa’daki kasiyer genç cevapladı. “ Insanımız bu!”
İşte tam bu noktada bu insan Yünan tarafına geçince temizlik abidesi mi oluveriyor? Biri yere atınca, tükürünce herkes bunu normal mi sanıyor? Kırmızı ışıkta bekliyorsam enayi mi oluyorum? Deli deli sorularla kendimi Selanik’te buldum. Herkes diyor ye ye ye max 20-30euro... peki neden benim ülkemde bu yemekler 80euro. Kazıklanmak doğal bir ruh halimi? İsyan yok mu? Bu doğal mı?

           
















Belediye başkanını anlatıyor rehper. Yahudiler için kaşerut – Kosher- kurallarına uygun restaurantlar açan, Atatürk’ün evinin cadddesine Atatürk caddesi adını vermek isteyen insandan. ( Aziz Dimitriou caddesi aslında orası ve hükümet hop! Demiş bu fikre) Böyle yürekler var birleştiren. Sabah kilisede ayin seyrediyoruz. Aynı Tanrı, aynı dua, aynı hisler. Mum yakıyorum aynı dilek için geçen hafta Balıklı gölde Avram’a ( İbrahim ) söylediğim gibi. Orada ezandı burada çanlar eşlik ediyor bana.  Yom Kipur ( Kefaret orucu) şofarının ( Keçi boynuzu) yüreğimdeki  sesi hala canlı. Coşkun bendeniz Atatürk’ün evine doğru ilerliyoruz.

Büyük önderin bir zamanlar yaşadığı o evden içeri girmenin heyecanı içinde
küçücük bir çocuğun coşkusuyla güvenlikten geçip içeri giriyorum ki o da ne. Bina sadece bilgiye dönüşmüş. Duvarlarda yazılar, kişisel eşyalar ancak yaşanmışlıktan eser yok. Daha önce görenler cık-lıyor, olmaz ki bu kadar herşeyi değiştirmişler diyorlar. 

Çağdaşlaşma örneği
18 Haziran 2012 Atatürk'ün hatırasına yakışacak çağdaş müzecilik anlayışıyla yenilenmesi için özenli bir çalışma gerçekleştirilmesi adına bina kapatılıyor ve sonra ruhsuz ama çağdaş müzeciliğe uygun bir mekan yaratıyorlar. Ben dahil kimse beğenmedi duygusuz bir yer olmuş ancak içimdeki duygusu sonsuzluğa bedel. Bedensel olarak yoksa bile, yapıtları ve sözleriyle her daim yaşarken yüreklerde canlı. Ben gene sorguluyorum kendimi hiç görmediğin, dokunmadığın birine bunca AŞK nasıl olur diye. 
Bu çağdaş hale gelmemiş hali

Cağdaşlaşma öncesi

Bahçede babasının ektiği nar ağacının arkasına geçiyorum, gizlice kovuğundan
bir parça koparıp elime alıyorum tüm yaşanmışlıkları hissetmek adına. O anda gene kendimi çocukluğumun bahçesinde buluveriyorum bedenim Selanik’teyken,dedemin bahçesindeki nar ağacının altında. Onun o güzel gülümsemesiyle bana Stella derken gözlerimden yaşlar akıyor. Nerede olduğunun bir önemi yok işte...


Derken arabaya Yorgo amca biniyor. Sene 1964 Cihangir’e dönüyoruz. Cebinde fotolar var Yedikule sahilde çekilmiş. Kalakalıyorum. Türk mü? Yünan mı? Ailece kalkıp göçüyorlar. 6-7 Eylül olayları 1955’te ama aile dayanmış. Soruyorum neden bunca olaya rağmen kalmaya devam ettiniz diye. Cevap yaralayıcı. Göç kolay mı hanum kızım? Bir ah çekiyorum derinden Urfa-Antep-Halfeti üstüne. Gelip yapışıyor gene aidiyet yakama bu coğrafyada da.
Göçün  arasındaki tek kriter ;din;  Yorgo Amca Türkçe ekliyor. “Anlaşılmaz durumlar,  baksanıza yüzümüze hepimizin siması aynı.” İnsanız diyor kısaca. Ve öğreniyorum ki II.Dünya Savaşında 45 bin Selanikli Yahudi Auschwitz’deki toplama kampında katledilmiş. Birleşiyor muyuz ayrılıyor muyuz sorgulamadan edemiyorum, allahtan yemekler çok lezzetli, ortam çok keyifli. İki kadeh Barbayanni yuvarlıyoruz oh geçti hisler. Üstüne bir de meşhur pastane Terkenlis’ten çukulatalı çörek götürüyoruz. Biraz alışveriş. Hisler yok oldu.
Derken sabah Kavala’ya doğru yol alırken yol üstünde kanlı Kıbrıs haritaları görüyoruz. İnsan içine nefret ekmeye görsün. Ah Yünan ah diyorum. Ve  harika manzarasıyla Kavalalaı Mehmet Ali Paşanın evinin önüne varıyoruz. Yünan pek seviyor paşamızı. İhanet eden paşanın evine pekte güzel bakıyorlar, bahçesinde de kocaman bir kilise. Demek ki her dönem bir sorun var devlet içinde, çıkarlar deyip geçiyoruz. İstersen geçme. 


Harika manzaraya kahve içmeye oturuyoruz. Servis yapan kıza 3 kere “One americano please,” diyorum, kadın yüzüme bakıyor, “Please wait,” diyor. Ülkemin bıçkın garsonlarını düşünüyorum ve ah Yünan ah! Ama bu manzaraya hesap gelince ah ülkem ah gene...
















Kavala’yı terk etmeden gelenekselleşmiş Nea Karvali’de Kourabiedes İoakimidis isimli dükkanda Kavala kurabiyesi almak üzere duruyoruz. Ve Yorgo amcadan sonra yeniden sorgulamalara teslim olacağımdan habersiz, taze demli çay ikramı eşliğinde Anita ile Türkçe konuşuyoruz. Bu da yetmezmiş gibi Türk parası ile alışveriş yapıyoruz ve her yerde 5 euro fiyatı olan ve hiç değişmeyen lezzetiyle tereyağlı kurabiyeleri tadıyoruz. Gene ah ülkem derken buluyorum kendimi. Bizde hiç olmayan standartlara uçuyor aklım, turist kazıklamaya. Şimdi diyorum para nedir ki? Para biriminin ne anlamı var? Demli çayı buldum ya bedensel olarak Yünan’dayım ama hisler memleket havasına uçuverdiyse sınırlar nerede? Elimde kurabiye kafa gene sorularla Gümülcine’ye kahve almaya doğru yol alıyoruz...

Kahveler yol üstünde arabaya teslim ediliyor, şehire şöyle bir bakış atarken Ermeni soykırımı anıtı ile karşı karşıyayız. Neden sorusu gene camdan yansıyor ve otobüsümüz sessizce Alexdrapouli’ye doğru yol alıyor...



Aya Yorgi’de nefis yemek sofrası hazırlanmış bizi beklerken, beni bekleyen başka bir hedef var kalamarlar ve cacikiden (TZATZİKİ)önce. Deniz beni çağırır. Senenin son deniz suyuna dalmadan, 7 batış ritüelini uygulayıp yeniden buraya gelmeyi dilemeden olmayacaktı. İnsan istesin önüne engel yok. Burada suda olmakta bunun bir ispatı. 

Sahil bomboş ama biri var. Minik bir varlık. Ben suda bir başıma yüzerken gözlerini üzerimden ayırmayan bir can kurtaran O. Dünya şekeri bir bekçi. hayat kimden destek alacağınızı size her daim işaret eder. Ve biliyoruz ki hep korunuyorsak korkular, endişeler niye o zaman?

sorular aklıma yer etmeden, suyun tuzuyla, güneşin ışıkları bedenimde dans ederken bir kabuk alıyorum kumdan elime, evimdeyken beni o sahile taşıyabilsin diye.






 Hem Jumbo, hem marketler bile kapalıyken ne kadar alışveriş yapılabildiyse artık o kadarıyla  geri dönüş yoluna geçerken yüreğim taşkın ve nereye ait olduğumdan pekte emin olmadan şehr-i İstanbul’a dönüyorum. Ülke sınırlarına girerken çalan “Bir başkadır benim memleketim” şarkısı ile içim buruk. 
Hakkatten bir başkayız!




14 Ekim 2016 Cuma

İKİ NEHİR ARASI YOLCULUK

 Insan hayatında bir çok yol yapar ama pek azı iki nehir arasındadır. Bu yüzden bu seyahatim suyla arınma üzerine kuruldu. Her adımda başka bir suya değdi parmaklarım ve her su damlası bende bir çok farklı hislerle donandı.
Dicle ve Fırat bu iki nehir ama metaforu zihnim ve yüreğim aslında.

Hayat üç bölümdür demiş  J.Paul Sartre.
  • Dünyayı değiştireceğini sandığın birinci bölüm,
  • Değişmeyeceğini anladığın ikinci bölüm
         VE
  • Dünyanın seni değiştirdiğine emin olduğun üçüncü bölüm.
Bu yolculuğumda bütün goller üçüncü bölüme.


             
            




Uçağa binmeden evvel havaalanındaki tünelde karşıma
çıkan bu püflü yazılar istikamette beni bekleyenlerin habercisi sanki.

Ve 2 saat sonra tarihte geriye çoook geriye gidiyoruz. Bütün ezberlerin bozulduğu Urfa’dayız. 3 büyük dinin ortak noktası Avraham’ın – Hz. İbrahim – doğduğu yerdeyiz.
Turu planlamamız Şubat, tura katılım eksiksiz ve tur hareketi Ekim. İstekli olmak böyle bir şey.
Insan isterse önünde dur olamaz ki zaten.


Bu tura katılmak istememiz ağırlıklı Göbeklitepe’yi keşfetmek ve bunu 
AliCanip’in dizeleriyle taçlandırmaktı  ancak sözler havada kaldı. 







Göbeklitepe’ye girmek hayal oldu. Burada ki ders ise birşeyi çok isteyip hedefe odaklanınca diğer güzellikler kaçabilir. 
Oysa biz takılmadan turumuza devam ettik çünkü daha nice yakalanacaklar vardı ileri ki anlarda. Ama içimizde kalmadı değil. Bakalım ilerleyen zaman bize ne güzel açılımlarda bulunacak derken Urfa Arkeoloji müzesi bize replikasını sundu hemde orjinal boyutlarıyla.
Dilek ağacında dilek dilemeyi unutma diyenlere replikasında dilek kabul olur mu dersiniz?
Sonuçta aynı düşünceyle yapmışlar maketi di mi:)


Sol üstte dilek ağacı



Yuval Harari’nin Sapiens kitabında dediği gibi buğday insanı köle yaptı. Bizde tam buğdayın evcilleştirildiği topraklardayız. 12.000yıl öncesinde Göbeklitepe’deyiz.
Din yok, yazı yok, alet yok, maden yok...
Peki mabet niye var o zaman?
Ya o kabartmalar nasıl yapıldı o koskoca tapınağın tonluk sütunlarına? Tarih çakmak taşı ile diyor.
Ali Canip ekliyor, ihtiyaç duyan insan yaratır ve yaratan insan her zaman şekillendirir.
Öncesi yok, sonrasıyla arasında çok zaman var. Kafada cevapsız sorular çok!



   
Orda bir Göbeklitepe var arkamızda, göremesekte
bastığımız yer 12.000 yıl öncesi
                                                                                           
Urfa ilginç. Adı El ruha’dan geliyor.
 Hristiyanlığı ilk kabul eden şehir ve her döneme uygun davranabilen bir şehir dolayısiyle günümüz itibariyle alkol yasak şehirde.

Burada bir kutsal Mendil hikayesi varmış. Urfa kralı pagan. Cüzzam olur. Derler ki Kudüs’te bir şifacı vardır- ki bu şahıs İsa’dır- derler. Kral hemen bir ulak gönderir ve ona der ki “Git ve onu buraya getir!”
Isa’nın oraya gitmesi mümkün olmayınca ulak onu mendile 
resmeder. Kral mendille yüzünü silince şifa bulur ve bu yüzden de ona inanmaya başlar. Bu mendil daha sonra Ayasofya’da da karşımıza çıkacaktır.



Ordan Harran’a geçiyoruz. Kumla konikleşmiş bir şehir. Kurak, bozkır ve sapsarı. Ama çok hoş bir ikilem var karşımızda. Çoraklığı örten, onu görmemize engel olan renklerle dolu buranın dünyası. 




Adeta tek düzeliğin ölümüne sebep olmuş rengarenk entariler, rengarenk baş örtüleri. 
Hem giyindik, hem bağladık. Bir anda oralı olduk. Ne hoş bir duygu bir yere ait olmak. Hem de sadece bir elbise, bir örtü, iki şarkı ve sevgi dolu bir sarılma ile.



Ordan istikamet Balıklı göl. Uzun yıllardır adını ve ününü duyup gitmeyi arzuladığım bir yerde tam da yol ayrımı kararlarımın olduğu bir dönemde gelmenin şaşkınlığı içindeyim. 





Avraham / Ibrahim’in huzurunda ritüele uygun baş örtümü taktım, elim yüreğimde minicik basit bir mağaranın içinde yüreğimden diledim sözlerimi. 






Tam son defa tekrar ettim ki ezan okunmaya başladı. Yani Tanrı’m beni duymuş olmalı… Hangi dilde dua yapıldığının bir önemi yok bence, önemli olan niyet işte ve Ali Canip gene ekliyor:  Ritüel yaparsan olmuştur, Dua ise yaradana kalmıştır. Bilemeyiz olmuş mudur? Bu senkronizasyon bana duamın kabülünü işaret etti. Yüzümde gülümseme ve ferahlamış bir bedenle dergahı terk ettim sırtımı kutsal yere dönmeden. Ritüellere uymak lazım gelir.

Ve gölün etrafında balıklara yem verirken yeniden fısıldadım. Ali Canip beyaz balığı görürsen dileklerin olmuştur demişti, ve ben kalbimde o bembeyaz balığı tüm karaların arasında gördüm bile.

Bu turun benim için içsel tarafı çok ama oğlanlar için kebab, katmer  ve baklava odaklı. Haklılar. Bu gencecik zihinlerin benim gibi düşünüp irdelemesini bekleyecek halim yok tabii ki. Ye oğlum ye…
Zaten öyle de yedik yani.

Otelimiz Manici Otel tam balıklı gölün dibinde. Bu yüzden pek huzurlu. Odalar ve dekor harika. İnsanı etkisinde bırakıyor. Urfa’ya özgü sıra gecesinde bir ilk yaşayan ben, Kars’tan sonra fark ediyorum ki her yolculuk beni bana tanıtıyor. Kars’ta içilen karlı Rakı’ya, lezzetli sazan balığına burada acılı çiğ köfte eşlik ediyor. Aman ne acı. Burnumdan çıkan dumanlar adeta bir ejderhaya dönüştürüyor beni. Oğlanlarla rakı tokuşturmasının keyfine diyecek yok tabii ki, eşliğinde birde Sarı gelinle dans. Sıralıyoruz bütün tur. Hem ter akıyor sırtımızdan hem dumanlı kafalarla zılgıt çekiyoruz. Biranda Urfalıyız ezelden oluyoruz şalvarlar ve yemenilerle. Gene aidiyete geliyor aklıma. Gülümsüyorum hafif sarhoş halimle…


            






    


























Urfa Arkeoloji müzesi bir rüya. Sanki Amerika’da Metropolitan müzesinin
paleontoloji bölümündeyim. Dekor ve sunum muhteşem. Binanın mimarisi ise ayrı bir güzel. Demek ki ülkemde güzel işler yapanlarda var. Neymiş, istemek yeter!









Derken sıra Halfeti’de. Citta Slow ünvanlı şehir Urfa’ya bağlı;  uzaklığı 120km. Şaşılacak bir durum çünkü Antep’e daha yakın: 100km. Hal böyle olunca da nereye bağlı olduğunun bir önemi yok zira bütün bağlar Antep’le kurulmuş.

Önce göl üzerine kurulmuş lokantada ‘haşhaş kebabı’* nı mideye indiriyoruz. Ardından 1 saat kadar sürecek tekne ile Fırat’ın suyu üzerinde geçmişe yol alıyoruz.

Tüm nüfus, köyleriyle birlikte, 50 binden az. Pek de adını duyan, nerede olduğunu bilen, giden yok; taa 2000’lere kadar.
Birdenbire bir  GAP projesi ‘baraj inşaatı’ başlıyor. Yıl 1996; Halfeti gazetelerde, TV’lerde gösteriyor kendini ilk kez. 2000 yılının sonlarına doğru sular basıyor her yanı. Bazı köyler, yerleşim alanları, suların altında kalıveriyor. Caminin minaresi, suyun üstünden dünyayı seyretmeye devam ederken teknede ben kendimi unutuyorum…








Suyun altında kalan hayatları düşünüyorum. Evler, mezarlar, okullar, camiler, yollar, hayaller, acılar, sevinçler… Sanki bir sinema filminin içindeymişiz gibi yol alıyoruz. Herşey 2000’de donmuş, kalmış. Bir zamanlar çocukların koşturduğu daracık sokaklar, şimdi bomboş. Köyün aşağı mahalleleri, camisinin yarısı, sular altında. Evlerin bir kısmı da.  Hayatları zorla kaplayan suya elimi daldırıyorum, birkaç dakikalığına da olsa oradaki canlı hayatı hissediyorum. Sesleri duyuyorum. Birilerinin baraj yapma kararının sonuçları nelere sebep oluyor susuyorum. Evren hep böyle, birileri karar alır, hesapsızca uygular, sonuçlarında oluşanları tarih yazar.


Halfeti’nin hüznünü geride bırakıp Antep’in dünyasına giriyoruz. Otelimiz şahane. Şirehan. Taş bir avlu. Kına gecesi var. Gelin kırmızı giyinmiş. Kendimi hatırlıyorum Yaşım 24 sinagog’un kapısındayım. Babımın kolunda. Eşim olacak o geniş yüreğe doğru yürüyorum. Hüzün kapladı gene içimi. O da bir tarih şimdi. Ama olsun biz 3 kişide iyi bir aileyiz. Güçlü olmak için ordu gerekmez ya. 









Yemek yemek yemek devam ve sabaha Zeugma bizi bekler. 

Ancak Zeugma'dan önce yapılması şart bir ritüel daha var. Sabah kahvaltısına Katmer. Antep  klasiği.





İkinci kere giriyorum müzeye ama geçen senelerden herşey daha da bir güzel ve teknolojik olmuş. Işıklandırmanın, hologramların ve Ali Canip’in anlatımlarıyla yaklaşık 3 saat içeride dolanıyoruz.
Zeugma ismini Roma verir ve adının anlamı geçittir. 500 yıllık bir şehir... 
Komagene kralı Antiogos zamanında MÖ 1000lerdeyiz. Ve bizlerin çok sık kullandığı terimin anlamını burada kavrıyoruz. “ Antiogus’tan kalma” Çünkü bu kral Yahudilere kucak açmış. Güzel günler yaşatmış. O yüzden bir şey çok eskiyse bizler sık sık söyleriz bunu. Herşeyin bir sebebi var kavradım.





Binlerce mozaik arasında kayboluyoruz. Herşeyin arkasında bir sembol gizli. Ali Canip ekliyor: Sembolizm söylerken gizler, gizlerken söyler.






Derken 19.yydan kalma sinagoga giriyoruz. Yerel rehperimiz gittiler hepsi gittiler diyor. Hiç birinin ne telefonu, ne de ismini kayıt etmişiz, minicik mahallenin çocuklarıyız ne gerek var ki tüm evler belli. Kim düşünürdü ki gidecekler diyor. Teknoloji imadadına yetişmiş ya facebookta buluvermiş birini ama yüzlercesi kayıp.
Gezgin Vital Cuinet 1880’li yıllarda Yahudi nüfusunu 857 olarak vermekte 1945’te 327’ye, 1965’te 152’ye düşmüştür. Özellikle 1975’de başlayan göçler sonucu da 1980’li yıllardan sonra kentte yerleşik Yahudi kalmamıştır.



Şu hüzüne bir ara verelim ve İmam Çağdaş'ta bir soluklanalım. Hani sanki bir süredir yemiyormuşuz gibi bir de Ali Nazik yiyelim baklava'nın havuç diliminin öncesinde.

             


 Halfeti’nin üzerine eklenen hüzün sinagogla yükselişte ve Ermeni sokağında artıyor. Bugün café olarak kullanılan ( Papirüs café )  harika taş bir binanın içindeyiz. Duvarında Ermenice "Bu ev bu gün benim, yarın senin. Yani kimsenin," yazıyor. Sahibi Nezaret Gabaryan kimbilir burayı ne zaman öylece bırakıp gitmiş. Binanın işçilikleri nefes kesici güzellikte ve bu gün istesek belki de yapacak usta yok. Ne acı. Farklılıkların renginden eksildiğimizi görüyoruz.




Menengiç kahvesi yudumlayıp ne olacak bu ülkenin hali demeden edemiyoruz.










Sırada alışveriş. Acılı ezme, zahtar, pul biber, Antep fıstığı, nar ekşisi. 
Ardından bakırcılar çarşısına maşrapa almaya, derken çarık, biraz alıç, bir şalvar, bol bol baş örtüsü.
      







 Havalimanına varınca 3 gündür aralıksız yediğimizi, sınırsız dua ettiğimi, sürekli şükür ettiğimi ve geçmişte olanların hepsinin bu günde bir anlamı olduğunu, insanoğlunun bilimsel sorular sorup her daim bilim dışı cevaplar verdiğini, ülkemin ne bereketli toprakları, insanları ve kültürü olduğunu ne yazık ki politik olayların kurbanı olan cahil hallerde kaldığımızı fark ettim. 



















Bu turu düzenleyen Sacred7Travel Ayşe Kaynarcalı'ya, nefis rehperimiz Erdem’e – ki onunla bir blog yazım olur gibime geliyor-  ve tabii ki sözlerinin güzelliğine hayran olduğum Ali Canip Olgunlu’ya sonsuz teşekkürler.

Bu turu benimle paylaşan kardeş gibi yakınlarıma ve en çokta sadece yemek için bile olsa bana eşlik eden Eytan ve Meir’e kucak dolusu öpücükler.
Ne demişler sen yola çık, yol önünde belirir.

Sırada bakalım hangi şehirin büyüsü var, heyecanla karşıma çıkmasını bekliyorum.

Bu turun özeti böyle ama dönüştürdükleri çok fazla. Yom  Kipur orucuyla tam olarak içselleştiler. Artık biliyorum 3. bölümdeyim yani dünyanın beni değiştirdiği! 
Sizide değiştiriyor, fark ettiniz mi? yoksa hala ikinci bölümde misiniz?


*Çekilmiş kırmızı biber, sarmısak, maydanoz, kıyma iyice karıştırılıp şişe geçiriliyor, hafif ateşte güzelce pişiyor.