Haberleri dinlemeye niyetiniz yoktu ama nedense içsel bir dürtünüz
oluştu, açtınız haberlerin sesini ve durmadan konuşan bir spiker size spagetti
ağacını anlatıyor, heyecanlanıyorsunuz. Yepyeni bir haber, her zamankinden farklı,
neler oluyor diyorsunuz içinizden. Öyle bir heyecan ki, hemen telefona sarılıp
sizi arkadaşınızı arayıp haberi paylaşmaya itiyor.
-
Canım nabersin, kesin
dinlememişsindir haberleri,
-
Evet dinlemedim, hayrola?
savaş çıkmış gibi çıkıyor sesin…
-
Yok canım ne savaşı,
inananamzsın ne duydum haberlerde Spagetti ağacı varmış..
Haber aynen şöyleydi:
İsviçre'nin Ticino kantonunda huzurlu bir aile yuvasını
gösteriyordu: ağır meyveli bir ağacın dallarından, incecik spagetti tellerini
özenle toplayan eller. Sesi ülke için bir kaya gibi sağlam olan spikerin
sesiydi_ her zaman doğru haberler veren bu spikerin sesinden bunu duymak çok
normaldi. Spiker ılıman geçen kışın ve
"spagetti böceği"nin ortadan çekilmesinin nasıl eşsiz bir hasat
sağladığını sakin ve otoriter bir tonla anlattı.
Aynada kendi bakışımla denk geldiğimde anladım ki dünya
spaghetti ağacını izliyor. Her şey normalmiş gibi. Sirenler yokmuş, gündüz
ofislerden, gece yataklardan fırlamıyor,
çocukları, yaşlıları,hayvanlarını kucaklarında taşımıyorlarmış gibi. Dün gece
sofradan biri kalkıp hiç bir şeyi toplayamadan yürüyemeyen annesini sırtına
alıp sığınağa indirmemiş gibi. Kahve fincanının kenarından kahve damlası öylesine
boşluğa akmıyormuş gibi. Ağlayan bebeğine kucağında sığınağa koşarken süt veren
annenin hüznünü görmüyormuş gibi. Normalmiş gibi, 7 dakika önce uyarı alıp sığınak
nerde diye bakmamış gibi.
Nasıl bir dünyadayız. Nasıl bir evrende yaşıyoruz? Yaşamı
yaşam gibi yaşayanlarla , ağlayanlar, bombadan evleri yıkılanlar, kaçarken
ayakları kırılan, kalp krizi geçiren, panik atakla hareket edemeyen insanlar.
Bu nasıl bir normal? Bu nasıl bir ikiye bölünmüşlük halidir evrendeki?Bana 13 yaşımda Holoksot anlatıldığında gözümden boşluğa
akan o damlayı, bu gün tanımlayabiliyor zihnim. Yaşamayı hissedebilmek için,
bir saniye insan olma hali.
Bu sabah hiç bir şey yokmuş gibi parka gittik, kahve sırasında en az 50 kişi vardı. Bekliyorduk, gülüyorduk, konuşuyorduk normal bir gün gibi. Telefonlarımıza uyarı gelince bir anda kendimi ‘Black Mirror’ sahnesinde gibi hissettim herkesin telefonu aynı anda siren uyarısıyla çalıyordu. Her şeyimizi bıraktık, çocuk arabaları, bisikletler, tavlada atılan zarlar, kağıdı renklendiren kalemler, doğumgünü pastasının üflenmemiş mumları, yeni açılmış şarabın mantarı… az önceki kahkahalar, sarılmalar, yanaklara verilen öpücükler…
Her şey öylece
kaldı oldukları yerlerde, biz sakinlikle hiç kaos olmadan sürü gibi güvenli
alana doğru yürüdük. Herkes normal şeylerden bahsediyordu yürürken, panik
hissiyati yoktu içimizde, kuşlar geriden şakıyordu, çiçeğin birinden havalanan
arı vızıltısı bile net duyuluyordu. Öyle derin bir sessizlik içinde yürüyorduk.
Ve bir anda kulakları sağır eden o deli sirenin sesiyle doldu her yer, çığlık
gibi, vahşetin çağrısı sanki. Ölüm geliyorum diyordu ama belki alırım, belki
almam seni bakıcam diyordu. Ve aynı anda biz yavaştan indik merdivenleri. Akın
akın her yaştan insan giriyordu merdivenlerden içeri susmadan çalan deli siren
sesiyle. Duvara dayandım, soğukluktan kendimi gerçeklikte hissetmek adına. Ana
bağlanabilmek için. Yerde anne , baba
bir de iki yaşında oğlan çocuğu vardı. Annesi kahvesini içmeye devam ederken,
elinde telefon, soruyordu benim gibi, sevdikleri an itibariyle güvenli bir
yerde mi diye. Baba, çocuğuyla oyalanıyordu ki hafızasında az izler kalsın. Köpeği
olan kadın sürekli hayvanı okşuyordu bu deliliğin içinde hayvansı bir delilik
yapmasın diye. Diğer köşede yaşlı bir grup insan ellerinde telefonlarla anın
selfisini çekiyorlardı.
Dışarda sirenler, ölüm ve yıkım, içerde her şey normaldi. Ve ben bunları izlerken normal tanımını şaşırdım. Ama hatırladım, herkes televizyondaki o spikerin yayınının sonunda sessiz bir "iyi geceler" deyip ekrandan çekildiği anı, geride bıraktığı şaşkın ulusu. Ertesi sabah stüdyonun telefonlarının susmadığını. Öfkeliler, donup kalanlar vardı; ama çoğunluk son derece samimi bir merakla arıyorlardı: kendi bahçelerine nasıl böyle bir ağaç dikebilirlerdi?
Stüdyodan gelen yanıt ….Bir spagetti dalını domates sosu
kutusuna koyun ve en iyisini umun ….
Ne diyeyim ki; zaman lazım.
Bu yazıda bahsi geçen Spagetti Ağacı; İngiltere'yi bahçesinde
makarna yetiştirmeye ikna eden bir şaka. 1 Nisan 1957 akşamı, milyonlarca
İngiliz televizyonlarının karşısına geçip prestijli Panorama yayınını
beklerken, kimsenin aklından geçmiyordu ki birkaç dakika sonra izleyecekleri
şey, kamuoyu ile medya kurumları arasındaki güven sınırlarını yeniden çizecek.
Ekranda beliren görüntüler, İsviçre'nin Ticino kantonunda
huzurlu bir aile yuvasını gösteriyordu: ağır meyveli bir ağacın dallarından,
incecik spagetti tellerini özenle toplayan eller. Sesi İngiltere için bir kaya
gibi sağlam olan sunucu Richard Dimbleby — savaş yıllarını ve taç giyme
törenlerini sesiyle belgeleyen adam
ılıman geçen kışın ve "spagetti böceği"nin ortadan
çekilmesinin nasıl eşsiz bir hasat sağladığını sakin ve otoriter bir tonla
anlattı.
Bu hikâyenin güzelliği saçmalığında değil, dönemin zihnine
neredeyse cerrahi bir hassasiyetle dikilmiş olmasındadır. Ellilerin sonundaki
Britanya, savaşın uzun gölgesinden yeni çıkmaya çalışan bir ülkeydi. Makarna,
İngiliz mutfağının temel malzemesi değildi; tatlımsı domates sosuna batan
konserve kutularında satılan, egzotik sayılabilecek bir üründü.
"İtalyan" kavramının yalnızca Londra'nın birkaç köşesindeki mütevazı
lokantalara sıkıştığı, bilginin dar ve kontrollü kanallardan aktığı o dünyada,
izleyicilerin elinde spagetti ağacının saçmalığını ölçebilecekleri bir
gerçeklik cetveli yoktu. Anında doğrulama yapmanın mümkün olmadığı o ortamda
ekran, BBC'nin istediği her illüzyonu çizebileceği düz ve boş bir tuvale
dönüşüyordu.
Dimbleby yayının sonunda sessiz bir "iyi geceler"
deyip ekrandan çekildiğinde, geride şaşkın bir ulus bıraktı. Ertesi sabah
stüdyonun telefonları susmadı. Öfkeliler vardı, donup kalanlar vardı; ama
çoğunluk son derece samimi bir merakla arıyordu: kendi bahçelerine nasıl böyle
bir ağaç dikebilirlerdi? Stüdyodan gelen yanıt ….bir spagetti dalını domates
sosu kutusuna koyun ve en iyisini umun ….
İngiliz kuru mizahının özüydü; ama aynı zamanda insan
güveninin kırılgan dikişlerini de gün yüzüne çıkarıyordu.
Geriye bakıldığında, "Spagetti Ağacı" bir 1 Nisan
şakasından çok daha fazlasıdır.
Gerçeğin olgulardan ibaret olmadığını kanıtlayan canlı bir
belgedir. Gerçek, kimin söylediğiyle başlar. Dimbleby konuştu, milyonlar inandı
çünkü yıllarca inanmaları için her türlü neden verilmişti. İnananlar saf
değildi; sadık oldular. Güvendikleri kuruma, öğrendikleri şekilde davrandılar.
İşte asıl rahatsız edici olan bu.
Milyonlarca insan spagetti ağacına inandı diye gülüyoruz.
Sonra telefona bakıp algoritmanın önerdiği haberi okuyoruz.

.jpg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder