4 Nisan 2026 Cumartesi

Normal Nedir?

 

 

Sabah uyandınız, dişlerinizi fırçaladınız, aynaya baktınız gülümsediniz, güzel bir sabah dediniz. Gece de keyifli geçmiş, arkadaşlarla içip sohbet etmişsiniz, gülüp bir sürü konunun üzerinden geçmişsiniz. Kafanızda hiç soru yok, işler tıkırında, öyle bir sabaha uyanmış oldunuz.

Haberleri dinlemeye niyetiniz yoktu ama nedense içsel bir dürtünüz oluştu, açtınız haberlerin sesini ve durmadan konuşan bir spiker size spagetti ağacını anlatıyor, heyecanlanıyorsunuz. Yepyeni bir haber, her zamankinden farklı, neler oluyor diyorsunuz içinizden. Öyle bir heyecan ki, hemen telefona sarılıp sizi arkadaşınızı arayıp haberi paylaşmaya itiyor.

-            Canım nabersin, kesin dinlememişsindir haberleri,

-            Evet dinlemedim, hayrola? savaş  çıkmış gibi çıkıyor sesin…

-            Yok canım ne savaşı, inananamzsın ne duydum haberlerde Spagetti ağacı varmış..

Haber aynen şöyleydi:





İsviçre'nin Ticino kantonunda huzurlu bir aile yuvasını gösteriyordu: ağır meyveli bir ağacın dallarından, incecik spagetti tellerini özenle toplayan eller. Sesi ülke için bir kaya gibi sağlam olan spikerin sesiydi_ her zaman doğru haberler veren bu spikerin sesinden bunu duymak çok normaldi. Spiker  ılıman geçen kışın ve "spagetti böceği"nin ortadan çekilmesinin nasıl eşsiz bir hasat sağladığını sakin ve otoriter bir tonla anlattı.

Aynada kendi bakışımla denk geldiğimde anladım ki dünya spaghetti ağacını izliyor. Her şey normalmiş gibi. Sirenler yokmuş, gündüz ofislerden, gece yataklardan  fırlamıyor, çocukları, yaşlıları,hayvanlarını kucaklarında taşımıyorlarmış gibi. Dün gece sofradan biri kalkıp hiç bir şeyi toplayamadan yürüyemeyen annesini sırtına alıp sığınağa indirmemiş gibi. Kahve fincanının kenarından kahve damlası öylesine boşluğa akmıyormuş gibi. Ağlayan bebeğine kucağında sığınağa koşarken süt veren annenin hüznünü görmüyormuş gibi. Normalmiş gibi, 7 dakika önce uyarı alıp sığınak nerde diye bakmamış   gibi.

Nasıl bir dünyadayız. Nasıl bir evrende yaşıyoruz? Yaşamı yaşam gibi yaşayanlarla , ağlayanlar, bombadan evleri yıkılanlar, kaçarken ayakları kırılan, kalp krizi geçiren, panik atakla hareket edemeyen insanlar. Bu nasıl bir normal? Bu nasıl bir ikiye bölünmüşlük  halidir evrendeki?

Bana 13 yaşımda Holoksot anlatıldığında gözümden boşluğa akan o damlayı, bu gün tanımlayabiliyor zihnim. Yaşamayı hissedebilmek için, bir saniye insan olma hali.


Bu sabah hiç bir şey yokmuş gibi parka gittik, kahve sırasında en az 50 kişi vardı. Bekliyorduk, gülüyorduk, konuşuyorduk normal bir gün gibi. Telefonlarımıza uyarı gelince bir anda kendimi ‘Black Mirror’ sahnesinde gibi hissettim herkesin telefonu aynı anda siren uyarısıyla çalıyordu. Her şeyimizi bıraktık, çocuk arabaları, bisikletler, tavlada atılan zarlar, kağıdı renklendiren kalemler, doğumgünü pastasının üflenmemiş mumları, yeni açılmış şarabın mantarı… az önceki kahkahalar, sarılmalar, yanaklara verilen öpücükler…







Her şey öylece kaldı oldukları yerlerde, biz sakinlikle hiç kaos olmadan sürü gibi güvenli alana doğru yürüdük. Herkes normal şeylerden bahsediyordu yürürken, panik hissiyati yoktu içimizde, kuşlar geriden şakıyordu, çiçeğin birinden havalanan arı vızıltısı bile net duyuluyordu. Öyle derin bir sessizlik içinde yürüyorduk. Ve bir anda kulakları sağır eden o deli sirenin sesiyle doldu her yer, çığlık gibi, vahşetin çağrısı sanki. Ölüm geliyorum diyordu ama belki alırım, belki almam seni bakıcam diyordu. Ve aynı anda biz yavaştan indik merdivenleri. Akın akın her yaştan insan giriyordu merdivenlerden içeri susmadan çalan deli siren sesiyle. Duvara dayandım, soğukluktan kendimi gerçeklikte hissetmek adına. Ana bağlanabilmek için. Yerde  anne , baba bir de iki yaşında oğlan çocuğu vardı. Annesi kahvesini içmeye devam ederken, elinde telefon, soruyordu benim gibi, sevdikleri an itibariyle güvenli bir yerde mi diye. Baba, çocuğuyla oyalanıyordu ki hafızasında az izler kalsın. Köpeği olan kadın sürekli hayvanı okşuyordu bu deliliğin içinde hayvansı bir delilik yapmasın diye. Diğer köşede yaşlı bir grup insan ellerinde telefonlarla anın selfisini çekiyorlardı.








Dışarda sirenler, ölüm ve yıkım, içerde her şey normaldi. Ve ben bunları izlerken normal tanımını şaşırdım. Ama hatırladım, herkes televizyondaki o spikerin yayınının sonunda sessiz bir "iyi geceler" deyip ekrandan çekildiği anı, geride bıraktığı şaşkın ulusu. Ertesi sabah stüdyonun telefonlarının susmadığını. Öfkeliler, donup kalanlar vardı; ama çoğunluk son derece samimi bir merakla arıyorlardı: kendi bahçelerine nasıl böyle bir ağaç dikebilirlerdi?


Stüdyodan gelen yanıt ….Bir spagetti dalını domates sosu kutusuna koyun ve en iyisini umun ….

Ne diyeyim ki; zaman lazım.

 

 

 

Bu yazıda bahsi geçen Spagetti Ağacı; İngiltere'yi bahçesinde makarna yetiştirmeye ikna eden bir şaka. 1 Nisan 1957 akşamı, milyonlarca İngiliz televizyonlarının karşısına geçip prestijli Panorama yayınını beklerken, kimsenin aklından geçmiyordu ki birkaç dakika sonra izleyecekleri şey, kamuoyu ile medya kurumları arasındaki güven sınırlarını yeniden çizecek.

Ekranda beliren görüntüler, İsviçre'nin Ticino kantonunda huzurlu bir aile yuvasını gösteriyordu: ağır meyveli bir ağacın dallarından, incecik spagetti tellerini özenle toplayan eller. Sesi İngiltere için bir kaya gibi sağlam olan sunucu Richard Dimbleby — savaş yıllarını ve taç giyme törenlerini sesiyle belgeleyen adam  ılıman geçen kışın ve "spagetti böceği"nin ortadan çekilmesinin nasıl eşsiz bir hasat sağladığını sakin ve otoriter bir tonla anlattı.

Bu hikâyenin güzelliği saçmalığında değil, dönemin zihnine neredeyse cerrahi bir hassasiyetle dikilmiş olmasındadır. Ellilerin sonundaki Britanya, savaşın uzun gölgesinden yeni çıkmaya çalışan bir ülkeydi. Makarna, İngiliz mutfağının temel malzemesi değildi; tatlımsı domates sosuna batan konserve kutularında satılan, egzotik sayılabilecek bir üründü. "İtalyan" kavramının yalnızca Londra'nın birkaç köşesindeki mütevazı lokantalara sıkıştığı, bilginin dar ve kontrollü kanallardan aktığı o dünyada, izleyicilerin elinde spagetti ağacının saçmalığını ölçebilecekleri bir gerçeklik cetveli yoktu. Anında doğrulama yapmanın mümkün olmadığı o ortamda ekran, BBC'nin istediği her illüzyonu çizebileceği düz ve boş bir tuvale dönüşüyordu.

Dimbleby yayının sonunda sessiz bir "iyi geceler" deyip ekrandan çekildiğinde, geride şaşkın bir ulus bıraktı. Ertesi sabah stüdyonun telefonları susmadı. Öfkeliler vardı, donup kalanlar vardı; ama çoğunluk son derece samimi bir merakla arıyordu: kendi bahçelerine nasıl böyle bir ağaç dikebilirlerdi? Stüdyodan gelen yanıt ….bir spagetti dalını domates sosu kutusuna koyun ve en iyisini umun ….

İngiliz kuru mizahının özüydü; ama aynı zamanda insan güveninin kırılgan dikişlerini de gün yüzüne çıkarıyordu.

Geriye bakıldığında, "Spagetti Ağacı" bir 1 Nisan şakasından çok daha fazlasıdır.

Gerçeğin olgulardan ibaret olmadığını kanıtlayan canlı bir belgedir. Gerçek, kimin söylediğiyle başlar. Dimbleby konuştu, milyonlar inandı çünkü yıllarca inanmaları için her türlü neden verilmişti. İnananlar saf değildi; sadık oldular. Güvendikleri kuruma, öğrendikleri şekilde davrandılar.

İşte asıl rahatsız edici olan bu.

Milyonlarca insan spagetti ağacına inandı diye gülüyoruz. Sonra telefona bakıp algoritmanın önerdiği haberi okuyoruz.

Fark şu: 1957'de en azından BBC şaka ya

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder