7 Mayıs 2010 Cuma

Bir ÇOCUK doğduğu anda, bir ANNE doğarmış...

Günün anlam ve öneminden dolayı bir Anneler Günü yazısı yazmasam olmaz.


Herkes hamile kaldığını öğrendiği ilk anı ömür boyu hatırlar. Heyecanla karışık korku ve panik duygusuyla dolu bir beden, birbirine seven iki kişinin genelde planlayarak bazen tesadüfen– böylesi de nasıl olur bilemem?! - oluşturduğu bir mucizeye verdiği tepkiyi unutmak mümkün değil.
Koca göbekli ve tıkınan halimizle bile TATLI ve ÇEKİCİ gözükebildiğimiz bu 9ayın keyfini çıkarmak gerek.

Hamile kalmadan önce, kalıpta doğurmuş bir can dostumun bana gönderdiği bir köşe yazısı aklıma kazınmıştır.
Yazının başlığı; “ Bir çocuk sahibi olmadan önce tavsiye edilen demo...”
Yeni doğmuş bir keçi yavrusuyla bir gün geçirin.
Onu arabada kemerle bağlayın, onunla yemeğe gidin. Onunla arkadaş ziyareti ve alışveriş merkezi gezintisi yapın. Gün sonunda onu bir yatakta uykuya yatırın, giydirin, besleyin,altını değiştirin ve sürekli sızlanmasına sabır edin.

İşte kilit kelime ortaya çıktı. Annelik=SABIR – şimdi babalara haksızlık demeyin onu da babalar gününde yazarım –
Yani anne olursunuz sabrın ne olduğunu derinden öğrenirsiniz.Bunu atalım çantamıza devam edelim yolculuğa.

Bu mucizevi varlık size inanılmaz bir GÜÇ verecektir. Ha Tanrı, ha siz olacaksınız onun için. Onun için yapamayacağınız bir şey olmayacaktır.Cadılık kanımızda, yoktan bile var ederiz.Her dertlerine çare oluruz, her an onu her şeyden koruruz. Her ne kadar bu sadece masallardaki perilerin sihirli değnekle yaptığı bir şey olsa da bunu yaparsınız çünkü siz PERİ’ siniz.

Uykusuz bir gecenin sabahında hala ona bakıp şefkatle gülümseyebildiğinizi gördüğünüzde kendinizi ROBOT sanabilirsiniz ama öyle olmadığını her anne bilir.

Canı acıdığında keşke bana olsaydı diyebilen, AŞIRI DUYGU YÜKLÜ varlık haline dönüşme durumu....

Yolculukta, evde, deniz kenarında bildiğiniz bütün el faaliyetlerini ortaya çıkarabilen bir YARATICILIK

Sizi bir gün başka biri için bırakıp gideceğini bilerek KOŞULSUZ SEVME hali.

Telefonla konuşurken, çorba karıştırıp, kapıya çöpü çıkarabilen ve de gülümserken performans ödevine cevap veren Çok Yönlü insan.

Kafasında kese kağıdından şapka ile ellerinde parmak kukla ile GÜLÜNÇ olma hali.

İlacı dondurmaya saklamayı becerebilen bir Akıl abidesi.

Doktorda daha doktor olma halini unutmayalım.

Reklamda dediği gibi BİR TEK ANNEM OLSA, BANA BİRŞEY OLMAZ....düşüncesini yaratma hali.

Eminim sizin daha ekleyeceğiniz bir sürü yönümüz vardır.Yorumları bekliyorum.

Ee bunlar ancak bir ÇOCUK doğunca oluyorsa demek ki o anda bir ANNE'de doğuyor.

Derler ki çocuğunuz doğduğunda onun serçe parmağından kendinizinkine ip bağlayın.Her sene 1 metre uzatın. Annelere bu zor! Vicdan var, aşk var, bağlılık var ama madalyonun öbür yüzü onunda başka bir çocuğun annesi olup yetkinleşmiş olarak buna başlaması.
Salın ipleri anneler korkmayın, doğa kanunu serbest bırak geri dönerse sen zaten ona sahipsin.

Canım anneciğim ben sana döndüm.Beni şefkatle karşıladığın için teşekkür ederim.

ANNECİĞİMİN, TÜM ANNELERİN, ANNE ADAYLARININ ve DÜŞÜNCEDE BİLE ANNELİĞİ OLUŞTURMUŞ OLANLARIN GÜNÜ KUTLU OLSUN.

4 Mayıs 2010 Salı

Herşey bir kapı ve kilitten ibarettir.

Oldum olası kapılara karşı içimde bir heyecan vardır.


Ne zaman elime bir fotoğraf makinası geçse ve bir yerlerde birkaç kareyi ölümsüz edeceğim gelse ilk işim bir kapı aramak olur nedense.
Sonra gördüm ki tek takıntılı olan ben değilmişim, başkaları da varmış hatta çok ama çok meşhurlar bile...

Sordum nedir bu kapılarda beni kendine kilitleyen diye ve internette okuduğum bir yazı bana ilham oldu.
Her kapı hayata açılan yoldur. Herkesin kendi kapısı vardır. Bu kapı bazen ardına kadar açık ve davetkar iken bazen öyle sıkı kapanır ki açabilene aşk olsun.
Bazen hafif aralık durur davetkardır. Çağıramaz kendisi ama aralık durmasından anlaşılmayı bekler.

Bazı kapılar vardır eskidir, yüzlerine bakmak gelmez. İçerisinin pis veya korkulu olduğu ön yargısı ile dururlar, bazıları da pırıl pırıl parlarlar zenginliklerini dışarıya ispat edercesine.
İtine kadar da o iki melun duygu arasında sıkışıp kalırız..Korku ve Merak.
Oysa korkumuzu ve merakımızı yenip onu itene kadar her görünüş bir aldatmaca sayılır.
Korkular ağır bastığında, kulp olur kalırız kapı önünde. Merak ağır bastığında ise, eşik olur geçeriz diğer tarafa. Bulacağımız kocaman bir hazine de olabilir... Kocaman bir enkaz da... Ya da her ikisi de...
Enkazı kazıp hazineye ulaşmak ise cesaret işidir...

Birde elimizde bir anahtar vardır. O anahtarı kilide takıp açıp açmamak tercihimize kalmıştır... Bu da cesaret isteyen bir iştir... Daha önce görmediğiniz bir mekanın kapısını açmak her zaman istenen sonuçları doğurmayabilir. Genellikle ellerde anahtarlar ve açılmamış kapılarla yaşam devam eder...

Hep bildiğimiz kapıları açmak isteriz... Hep tanıdığımız duyguları yaşamak. Ama bir eksiklik hissederiz. Çünkü açılmayan kapıları biliriz. Hep kendimizden uzak tutmaya çalıştığımız sırlardır onlar...
Sırları olmayan var mıdır?

Bazen kendi kapımızı da açmaya çekiniriz... Çünkü anlatılmayacak ve de anlatıldığında hazinenin değil enkazın fark edilmesinden dolayı oluşacak fırtınadan korkarız. Kimsenin ve kendimizin enkazların altından çıkacak hazinelere ulaşabileceğine ihtimal vermeyiz. Oysa hiç birimiz yaşamda birbirimizden mutlak üstün değilizdir. Herkesin kendine ait çok değerli hazineleri vardır. Her birimiz birbirini tamamlayan hazineler olma şansına sahibizdir. Zaten hayatta yalnız kalmamayı tercih etmemizin nedeni budur. Hazinemizi çoğaltmak.

İçimde bir hazine gizli diyebilmek ise insanın kendini bildiği ve bulduğu en güzel andır... Bir başkasının hazinesine erişmek için önce kendi içindeki hazineyi keşfetmek zorundasındır. Önce kendi enkazını kaldırıp altındakini orataya çıkarmak... Ancak o zaman bir başkasını kendi hazinene götürebilirsin... Unutmamak lazım kapısı olanın, hazinesi ve anahtarı mutlaka avcunun içindedir...

KAPI resimleri Nihal Harmanlı :)

29 Nisan 2010 Perşembe

Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediyse, güçlendirmiştir!

Derim yolculuk her zaman iyidir diye, insan bir daha asla eskisi gibi olamaz. İşte biz de çıktık açık alınla saldık bedenimizi Anadolu’ya bulduk kendimizi Antep-Antakya yolunda.

Bir otobüs dolusu insan, hepsinin başka bir hikayesi var ama ortak noktamız Heyecan.
Yeni yer görmenin heyecanı, keyif desen gıcır...

Daracık Antep sokaklarında başladık dolaşmaya. Adım başı yemek hem de bol kepçe ama bol dediysem inan ki gerçekten bol bol. Kahvaltıda başlıyoruz öğlen ne yiyoruz konusuna, yetmiyormuş gibi sokakta yol üstünde ki bütün nimetlerden de faydalanıyoruz. Baklava parçaları, fıstık ezmesi, bayıldık tatlıdan, gelsin can erik,malta, kırmızı dutlar, Antep’te fıstıksız olur mu, o zaman Antep fıstığı avuçlarımızda, tuzlu lezzetler dilimizde bakınıyoruz bu insanlığın eski topraklarına, şaşırıp kalıyoruz kahramanlıklarına ve düşünüyoruz bugünlere gelmenin sancısını.
İşte ben de bu noktada kalakalıyorum bu seyahatte. Bu günlere gelme sancısı.

Hepimizin hayatında dönem ve dönüm noktaları vardır.Bazen dönüm noktası zararsız olur. Bir köşe öbürüne eş çıkar, hiç farketmezsin ama bazen de o köşe sert bir dönemece açılır. Savrulur kalır, toparlanmak için destek ararsın. Bu seyahat bana destek oldu. Desteğin bir de adı var “ AİLE” . Bu seyahatime bir de isim taktım, KABUK.

Güler gibisiniz, ne garip diye biliyorum bu ismi taktığımda bende güldüm bir hayli.

Düşünün ki bir yara oluştu bedende, isteyerek yapmadım ki bu yarayı, tesadüf de değil ama oldu işte. Nedeni yok!
Acıyor, sızlıyor derin derin kanıyor bile belki.Yara bandı imdadıma yetişecek ama öncesinde bütün içini akıtması gerek, ferahlamazsa içinde kalır bu da enfeksiyon yapar, büyür tüm bedeni sarar Allah korusunJ Ben elimden geleni yaptiktan sonra bedenim de ona verilen o mucizevi güçle başlayacak tamire. Birinci günkü hassasiyet yok ama içim sızlıyor yanlışlıkla ona dokunduğumda yada dokunduklarında, derin bir iç geçiriyorum. Derken bir güneşli sabahta üstünde kahverengi bir kabuk.Yaranın sızısı dünden çok daha az.Varlığı belli ama verdiği acının dozajında oldukça gerileme var.

O kabuk uzun zaman yara ile beraber olacak. Yara’nın tamir olma sürecine katkım, onun bir gün geçeceğine olan inancım. Gene güneşli bir sabahta kabuk düşecek, sadece o yaranın nasıl oluştuğunu hatırlayacak kadar iz bırakacak ve yok olacak.

Ben 5saatlik Antep Antakya yolunda bunları düşünürken biz varmışız bile . Mitoloji sardı her yanımızı. Mozaikler büyüleyiciydi. Eski medeniyetlerin yaşamlarına dair gördüklerimiz bizi hayrete düşürdü. Harbiye’deki şelalede resim çekerken doğanın insanlar için ne kadar değerli olduğunu hatırladık. İnanmanın gücünü hissettik derinden hangi dine bağlı olduğunun değeri olmadan. Farklı olupta aynı yerde 3 gün 3 gece tolerans dahilinde yaşayabildiğimizi bir kere daha anladık çünkü şehrin havası böyleydi. Çocukların coşkusuna tanık olduk. Ailece seyahat etmenin ne kadar keyifli olduğunu gördük. Midelerimizin içinin ne kadar doldurabileceğini de ispatladık tabii ki., Yöresel yemeklerin – Kral Künefe, kireçte Kabak, Ceviz reçeli, Bicibici, Zahtar, Abagannuç - bizleri ne kadar mutlu ettiğini gördük.

Güneş parlak, gökyüzü masmavi.

Bana düşündürdüğü aynen bu oldu “ Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediyse, güçlendirmiştir.”

Sağol Antakya bana kattıkların için ve tabii ki kilo olarak fazla katmadığın için ayrıca teşekkür....



Dip not- Yolumuz Urfa-Mardin-Adıyaman!

7 Nisan 2010 Çarşamba

F VİTAMİNİ

 Çok sevdiğim bir arkadaşım geçenlerde bana Dr.Mehmet Öz’ün bir yazısını mail ortamında gönderdi. Mail de Fvitamininden bahsediyordu ve benim de çok hoşuma gitti.
Bende onun F vitamini tanımına kendi yorumlarımı kattım ve sizlerle paylaşayım dedim.


Bu başlığı okuyunca, "Bugüne kadar F vitamini diye bir şey hiç duymadım" demeyin! Bu vitamin hepinizde en azından bir tane olarak mevcut.
Bunun adı FRIEND ve F vitamini dediğimiz sağlık iksirinin kaynağı da dostlardır... Bu vitaminin faydaları saymakla bitmez.
Bende bu haftaki yazımda bu vitaminin faydalarını şöyle bir listeleyeyim dedim.
Sizin bildiğiniz başka faydaları varsa yoruma açığım...

1. Stres anında en az 1 tane kullanırsanız kesin olarak gülümsersiniz ve stresinizin dağıldığını gözle görünür bir şekilde fark edersiniz.

Çatık kaşları olanlara özellikle tavsiye edilir.

2. Sizi gençleştirir, canınıza can katar, bu sayede kan damarlarınızda pıhtılaşma oluşmasını engeller.

3. Depresyona girmenizi önler, sıcaklık hissiyle bunu sürekli erteler.

4. Sizi sokağa çıkmaya ve alışveriş yapmaya teşvik eder.

5. Hayal kurmanızı ve bunun peşinden koşmanızı tavsiye der. Tökezleme durumunda 3nolu madde geçerli sayıldığından sorun oluşturmaz.

6. Birden çok çeşidi vardır, kendinize en uygun olanı seçmeniz tavsiye olunur.

7. Göz yaşlarınızı serbest bırakma özelliği vardır, çok sık olmasa bile gerektiğinde hiç çekinmeden kullanabilirsiniz.

8. Yolu mantıktan geçer ama hep kalbinize dokunur.

9. Hafızanıza en güzel anıları kaydetme özelliği vardır.

10. Sabırlı olanına rastlarsanız, sizi dinlemekten hiç bıkmaz.

11. Elinde olanı sizinle paylaşmaya hazırdır.

12. Size en derin yaraları açma özelliği vardır ama bunu kötülükten değil tam tersine sizin gelişiminize destek olmak adına yapar.

13. Bir telefon kadar size yakındır.

14. Her yerde bulunmazlar, çok iyi aramak lazımdır.

15. Zarar veren cinsten olanları da vardır, onlardan sakınmak gerek.

Eğer elinizde çok F vitamini varsa bence kendinizi bir gözden geçirin, kesin bir bahar temizliği yapın , acilen bakın bazılarının son kullanma tarihleri gelmiş olabilir.

Bazı değerli olanları ise çekmecede altlarda kalmış olabilir, acilen onları üst sıralara yerleştirin, bahar havası hepinize iyi gelecektir.

Bu durumda bu vitamin alınmaz da ne yapılır bilemedim! Hepinizi bol değerli “F vitaminli” bir bahar dilerim.

1 Nisan 2010 Perşembe

KOPYAM VE BEN

Elimi bilgisayarın tuşlarında dolaştırmayalı epey oldu sanırım, çünkü hayat belirgin akış hızını birden 5.vitese aldı ve ben de tüm bunlara tekil halimle yetişme sorunuyla baş etmek durumunda kaldım, keşke kopyalanabilsek.


Eğer kopyalanan bir ben olsaydı neler olurdu diye yazmak istedim, hani hepimiz isteriz ya 2 el yerine 4 elim olsa da herşeye yetişsem.

Evrende bazı yasalar varmış, okudum, dinledim.Bunların bir özeti aşağıdaki gibi...

1-Esneklik yasası

2-Seçimler yasası

3-İnanç yasası

4-Eylem yasası

5- Denge yasası

6-Sorumluluk yasası

7-Süreç yasası

Gel gelelim ben kopyalanınca Kopyam tamamen özgür hareket etmeli.Gezmeli dolaşmalı, hayatın keyfini sürmeli, okumalı, öğrenmeli, para kaygısı hatta gelecek kaygısı hiç mi hiç olmamalı.

Onun çocukları da olmalı mı bilemedim, çünkü o hayata sadece kendi için tutunmalı.

Onun evreninde esneklik yasası tam işlemeli, seçimlerini özgürce yapmalı, neye isterse ona inanmalı, eylemlerinde hep günün getirdiklerini uygulayan bir yaptırım olmalı, gelecek için tel bir adım bile atmamalı.

Sadece kendi için yaşadığından denge sorunu da yok, hiçbir şeye karşı sorumlu da değildir kendinden başka. Süreç, kesintisiz olarak onun için keyifle devam etmektir.

Aman ne güzel!



Şimdi gelelim gerçek bana;Kopyam tüm gerçekleştirmek istediklerimi yaptığına göre geriye yapılacaklar şunlar;

Çalışmak, kopyamı, beni ve hayatımı idame ettirecek kadar kazanç sağlamak için çalışmak, bana bağlı olan tüm sistemleri yürür hale getirmek için çalışmak, sorumluluklarımın içine çocuk,ev, ailenin yanına birde kopyamı eklemek, kopyamdan şikayetçi olma durumunda onu kendimden başka kimseye şikayet edememek.

Bu sebepten benim hiç esnekliğim yok.

Seçimlerimi yaşamam mümkün değil.

İnandıklarımı sonuna kadar savunurum, hatta deli bir mücadeleye bile girerim.

Eylemlerim çok yönlüdür, öyle ki bazen kendimi bile feda ederim onlar için.

Dengeliyim aksi takdirde hiç bir şey yolunda gitmeyecektir.

Sorumluluklarım diz boyu, aş aşabilirsen.

Süreçte ise kendimi sonsuz zorluyorum yetişmek adına...



Evrenin benim için biçtiği özelliklere göre BEN ; Çok yönlü ve becerikli. Yargı ve mantık gücüne sahip. Yenilikten hoşlanan, yeni insanlar tanımaktan zevk alan. Bilgiyi önemseyen, meraklı ve öğrenmeye aç.

Mantıklı, eğri ile doğruyu ayır etmesini bilen. Kıvrak zekalı, konuşma kabiliyeti olan, kendini yönlendirebilen, düşmanlarını yenmeyi başarabilecek kadar akıllıyım ya ;

Bu durumda kopyam mı gerçek yoksa ben mi diye soruyorum....

16 Mart 2010 Salı

Başarı Neye Göre?!

Bir hafta sonu daha geldi.
Kalbim hızlan çapıyor.Cumartesi sabah sıkıntıyla kalktım yataktan, koşuşturarak, el yüz yıkanıp merdivenlerden inildiği an, saat sabahin 8,15’i. Birazdan ağzımdan çıkacak olan tek kelimelik cümleye, bütün gün esir olacağımı düşünerek, biraz sıkıntı, biraz bezginlikle ama aslında gerginlikle söyleyiveriyorum “ HADİ! ”
İşte hafta sonu bizim evin gongu çaldı, yetişme derdiyle kahvaltı, spor, Pazar alışverişi, dernek faaliyeti, bazen ve çoğu zaman doğum günleri şeklinde havanın karardığını keyifle görür ve daha da telaşlanarak “Eyvah! Dersler.” diye gün sona eriyor.
Pazar sabahı ise bu hadinin tamamını yetişmesi gereken ödevler,projeler ve sınavlar kaplıyor. Pazartesi sendromum kalmadı artık çünkü Pazartesiler daha da bir güzelleşti, kabus bitecek diye. Yalanım yok!bilenler bilir.
Şimdi gelelim konunun özüne, deliler gibi koşturulan, sosyalleştirilen ve ders çalıştırılan - ne yazık ki kendinden çalışmayan – bu yavrulardan biz ebeveynler olarak sadece bir tek şey bekliyoruz, BAŞARILI OLSUNLAR.
En iyi notu alsınlar, en iyi proje onun olsun, herkesin en iyi arkadaşı O olsun, öğretmenin gözdesi olsun, okulun spor takımına seçilsin, onun resmi sergilensin, onun projesi dereceye girsin, en iyi atışı o yapsın...Bir dakika bu başarılar kimin peki????
Çocuklarımızdan beklediğimiz başarılı olma hali vazgeçemediğimiz bir duygumuzdur. Onlardan sınav kazanmasını, sınıf geçmesini, okul bitirmesini ve beklediği üniversiteye girmesinin oluşmasını isteriz.Gel gör ki hepsinin sonunda bazen ortaya sadece kağıt başarısıyla dolu bir hayat çıkabiliyor. Peki o zaman bu başarısızlık kimin??????
Anneler ve babalar olarak bizler acaba başaramadıklarımızı, çocuklarımız yapsın güdüsüyle mi Hadiliyoruz.

Öyleyse başarılı insan kimdir?

Bernard Russel’ın Eğitim Üzerine adlı kitabında çocuklarınıza sevmeyi öğretin , sevgiyle verilen bilgi çok önemlidir diyor. Sevmeyi bilen kişi derslerini de sevecek, eğitime de değer verecek ve akabinde doğru ve sevdiği bir mesleğe yönlenecektir. Hayatında bilgiye duyulan sevgi de gittikçe daha fazla önem kazanacaktır.
Ve durdum! Durdum çünkü işin özünü hadilerle öldüren bir toplumun parçası olarak sevgi vermeye vaktimiz var mı?

“Başarmak elimizdedir” diyorlar. Düzenli, disiplinli, az da olsa sürekli çalışan insanların başarılı olduğuna dikkat çekiyorlar.
Bir de önemli bir noktaya da parmak basıyorlar “Öz güven” . Bir konuyu ele almak ve zorluklarla basa çıkabilmek gücü ve zevki. Bizler onların çabalarına saygı duymalıyız ki onlar mutsuz ve umutsuz olmasınlar. Şöyle bir dönüp bakıyorum ben saygı duyuyor muyum diye, uçurumun kenarındayım.

Ne yazık ki öğrencilerin büyük bir kısmı bizlerin bakış açısı yüzünden, okulu bir zorunluluk olarak görüyor; öğrendiği şeyleri sınavlarda başarılı olmak ve bu başarılarının kağıda dökülmesi için öğreniyor. Böyle olmak zorunda değil...
Gene durdum! çünkü her sınav sonrası aynı soruyu soruyorum “ Nasıl geçti?” diye.

Çocuk yetiştirmedeki başarının temeli onlara hedef göstermekmiş.
Biz ne hedefler koyuyoruz onların önüne? Rol model olan bizlerin ne hedeflerimiz var önümüzde, bunun bilincinde miyiz.
Hedef belirlemeden başarı duygusu oluşmaz diyor büyük bilim insanları...

Zaten başarısızlık diye bir şey de yokmuş, yalnızca öğrenilecek dersler varmış. Büyüme bir bilgi kazanma, deneme-yanılma, cesaret gerektiren deneyimler süreciymiş.
Başarısızlıkla sonuçlanan girişimler de o son başarıyı getiren hamle kadar değerli ve katkılıdır.
Çocuklarımızın kendi kendine yeten bir birey olmasını istiyorsak, görev ve sorumluluklarıyla başbaşa bırakmalıyız onları.
Ve işte bu noktada gene durdum... Zamanın çocuklarının sorumlulukları var mı? Bizler onlar yıpranmasın diye bütün işlerini yapmıyor muyuz!

Küçük bir internet alıntısını paylaşıyorum.Yazarını bilmiyorum ama çok doğru.

Başarılı Olanlar ve Olmayanlar...

•Başarılı insan daima çözümün bir parçasıdır ;
Başarısız insan daima sorunun bir parçasıdır.

•Başarılı insanın her zaman bir programı ;
Başarısızın ise her zaman bir mazereti vardır.

•Başarılı insan her soruna bir çözüm bulur ;
Başarısız her çözümde bir sorun görür.

•Başarılı insan en olumsuz durumda bile bir çıkış noktası görür ;
Başarısız ise en olumlu durumda bile engeller bulur.

•Başarılı insan "Zor olabilir, ama imkansız değil" der ;
Başarısız "Mümkün olabilir ama çok zor" der.

•Başarılı insan evrenin uçsuz bucaksız olduğunu bilir ;
Başarısız insan evreni kafasının büyüklüğü kadar sanır.

Herkesin kendi başarısı vardır ve bunun ölçüsü de gene çocuklarımızın kendi içlerinde saklıdır.Hepimizin onu bulması dileğiyle...

8 Mart 2010 Pazartesi

DÜELLO!

Günün anlam ve önemi dolayısiyle bugünkü yazımı Kadınlar Günü’ne itafen yazayım dedim, oysa sırada başka bir fikir vardı o da Perşembeyi beklesin.
Öncelikle Kadınlar Günümüz kutlu olsun. Bunu gerçekten yaşamak isteyip de yaşayamayan kadın sayısını düşünürseniz ne kadar büyük bir gün olduğunu anlarız.
Zamanın kadınları oldukça faal, eskiye göre çok daha aktif. Eskiden sadece evde olan kadın, Cumhuriyet’le birlikte artık her yerde ülkemizde.
Dünya’mızda birçok alanda kendine yer edindi kadınlar ama ne yazık ki hepimizin Allah vergisi özelliği olan doğurmanın yani sıra hem evde eş,anne hem de sokakta kariyer sahibi, işveren, iş geliştiren konumunda olunca ne oluyor.
Yorgun!
Daha ne olalım yani...
Küçük çapta bir internet araştırmasında karsıma çıkan birkaç bilgiyi de ekledim bu yazıya;
Sanayi devrimiyle kadını iş gücü olarak görmeye başlayan dünya, onu hem yüceltmiş, hem de yerin dibine batırmış, kahırlar yüklemiş.
İlk defa 1900’lu yıllarda Kadınlar günü kutlama fikri ortaya çıkmış. Bunu ortaya atan kadın Alman asıllı Clara Zetkin. 1911’de onaylanıp uygulanmaya koyulmuş.
Aman ne iyi oldu değil mi, binlerce hakkımız oldu. Oldu da ne değişti peki;
Halen kadın zülm görüyor, kendi işinde, part time veya “evde üretim” şeklindeki çalışmalarda bulunuyor ve bu tür çalışmaları esasen iş güvenliği olmayan, düşük gelirli
çalışmalar olarak kalıyor. Bankalar kadın girişimcilere para teklif ediyor çünkü büyük işlere imza atacaklarına inanmıyorlar. Nedeni yöneticilerin erkek olması olabilir mi acaba?
Kadınlar işgücü pazarında bir kaç alanda birden faaliyet sürdürüyorlar ve erkeklerden daha az ücret alıyorlar. Patronlara duyurulur, biz demiyoruz, dünya böyle diyor.
Tabii ki hırslı olan kadın aynı zamanda eğitim konusunda da kendini aşmış, Dünyanın çoğu bölgesinde yüksek öğrenime kaydolma konusunda dev adımlar atmışlar, bazı bölgelerde kadınların yazılma oranları erkeklere eşit düzeye varmış veya erkekleri geçmiştir. Yani biz hem eğitimliyiz hem de herşeyin üstünde performans gösteriyoruz ama gene de hor görülüp oturup ağlıyoruz.

Onun için hep ikilemde kaldığım düellomu başlatıyorum ve "Ev Kadını–Çalışan Kadın'a / Çalışan Kadın–Ev Kadını'na Karşı" diyorum....
Tam da buna uygun bir alınıtyı ekliyorum...

Çalışan kadının iç sesi ve Ev kadını hakkındaki düşünceleri:

İlkokul birinci sınıftan bu yana sabahın erken saatlerinde evden çıkıp, servise binip, bir yerlere gidiyorum. Hayatımın üçte ikisi okulda, üçte biri de iş yaşamında geçti. Karlı bir günde pencere kenarında kahve içmeye, yani evimin sıcaklığına hasretim. Hep çalışmak, hep çabalamak zorundayım.
Ev kadını olmak ne büyük bir lüks kim bilir.
Eğer ev kadını olsaydım;
Dilediğim an yan gelir yatar, dilediğim zaman yemek yapardım. O gün biraz kafam mı bozuk, "boşveeeer" der, komşuya kahveye giderdim. Marketten ıspanak almaya gitmek, o günün programı olurdu. Zamanın efendisi olurdum ne de olsa. Bütün gün benim olurdu. Acele etmeme, öğle tatilinde market alışverişi yapmama gerek kalmazdı.
Kocamın ay sonunda getirdiği paraya razı olurdum. Belki de zaten hepimize yetiyor olurdu bu aylık. Hele bir de arabam varsa altımda, değmeyin keyfime. Bu kuaför senin, bu sinema benim, bu kurs, bu cafe gezer dururdum. Para nasıl kazanılıyormuş diye düşünmeden harcamak ne büyük bir ayrıcalık olurdu.
Çocuğum olunca "efendi"liğim katlanarak büyürdü, eğer ev kadını olsaydım. Biraz onunla ilgilenir gerekince ablasına teslim eder yatar uyurdum . Ev işi bile keyif verebilir . Biraz ütü yapar, biraz uyurdum. Ben yan gelip yattıkça, birileri benim arkamı toplardı nasıl olsa.
Her daim çocuğumun yanında olabilirdim. Hasta olduğu günlerde, o günkü "kahve" programımı iptal etmem yeterli olurdu. Özel izin belgeleri alıp, patronlara onaylatmak zorunda kalmazdım. Kimseye hesap vermezdim.
Ev kadınları, bayram sabahında, kendi yaptıkları tatlıları misafirlerine ikram ederken, başka vaktim olmayacağından ben yeni evime taşınmak için toparlanmazdım. Her bir tatil gününü, bir şeyler halletmek için bir fırsat olarak görmez, bizi anlamayıp hep kendi kapılarının çalınması bekleyenlere böyle uyuz olmazdım.
Eğer ev kadını olsaydım, Dünyanın efendisi, evimin kraliçesi olurdum.

Ev kadınının iç sesi ve Çalışan kadın hakkındaki düşünceleri:

Okul bittiği günden beri yan gelip yatıyorum . Yat, yat, yat. Nereye kadar? Kilolarım gitmek bilmiyor. Popom nasıl da büyüdü.Bir can sıkıntısı, bir iç patlaması yaşıyorum ki sormayın.
Dağ gibi ütü var beni bekleyen. Elim kalkmıyor, gözüm açılmıyor. Esneye esneye akşamı ediyorum. Çocuk gürültüsü de cabası.
Komşu gezmesinden sıkıldım.. O ne almış, bu ne giymiş, hafif kilo almış, kocası onu aldatmış sohpetleri bayıyor içimi. Her gün aynı muhabbet
Eğer çalışıyor olsaydım, hayatta bir amacım olurdu. Çocuk doğurmak ve ev işleri yapmaktan öte bir amaç. Kendim için var olduğumu hissederdim o zaman. Sabahları uyanmak için bir sebebim olurdu. Her gün "Acaba bugün ne giysem?" diye düşünürdüm. Kendime yeni giysiler alır, keyifle alışveriş yapardım.
Gündüz evden uzaklaşmak bana iyi gelirdi. Bütün gün bahçede oturup, başkalarını çekiştiren kadınlardan biri olmazdım. Bütün gün ilgileniyor muyum sanki çocukla. Sıkılıyorum hep aynı evcilik oyunlarını oynamaktan. Çocuğumla gerçekten sevgi dolu bir ilişkiyi paylaşabilirdim, sınırlı olan zamanda.
Köreliyorum böyle evde otur otur. Artık eskisi gibi gülümseyemediğimi fark ediyorum. Kendime güvenimi kaybediyorum zaman zaman. Hiçbir işe yaramadığımı düşünüyorum.
Eğer çalışıyor olsaydım, ara sıra iş seyahatlerine giderdim. Evimi ve ailemi ne kadar özlesem de, yeni yerler görmenin ve yeni insanlar tanımanın sevincini kendime katarak, daha mutlu dönerdim evime.
Her şeyden önemlisi kendi paramı kazanıyor olurdum. Her ay posta kutumuza atılan kredi kartı çıktılarını tek tek inceleyen kocama sinir olmazdım.
"Evimin direğine bir şey olursa ben ne yaparım?" endişesini duymaz, kendime daha çok güvenirdim. Bu güvencenin, evlerimizi tozdan arındırmaktan çok daha önemli bir misyonu olduğunu bilirdim.
Eğer çalışıyor olsaydım, Dünyanın efendisi, hem evimin hem de iş yerimin kraliçesi olurdum.



AH BU DUELLO HİÇ BİTMEZ! Hangisinin gerçekten kazanması gerektiğini bilmiyorum ki?