17 Ağustos 2010 Salı

DEĞİŞİM BAŞLASIN !

Bol alıntılı bir yazıyı okumaya başlıyorsunuz.
Birinci alıntı tarzına hayran olduğum Paulo Coelho'dan... ve tam anlamıyla olsun diye orginal halinde , tercümesiz.

"If your mind remains unchanged, you are re-creating every day the same world and the same devils.

To see angels flying around, use your wing”

    39 yaşındayım. Yaşımı söyleyemeyecek yaşlardan uzak olduğumu düşünmekle birlikte, bu yaş dönemi içindeki yaşanmışlıkların, benden kaç yaş aldığını sormadan edemiyorum.
Ayrılmalar, birleşmeler, doğumla çoğalmalar, ölümle eksilmeler, istekle kazançlar ve mecburiyetle sıkıntılar.

Meşhur bir hikaye vardır, kıssadan hissesi buraya uygun düşer;
Bir köydeki tüm mezar taşlarında 8,12,19,24 gibi rakkamlar varmış ölüm tarihlerinin yanında, turist merak etmiş sormuş köyün muhtarına, nedir bu sayılar diye. Muhtarda gülümseyerek gerçekten yaşadıkları sene sayısı demiş.

Durum bu yani, bir ömrü aynı çember de hiç değişmeden yaşarsak korkarım ki sayı "0 " olacaktır... Aynı çemberde kıt hayal gücüyle, küçülmüş kalplerimizle başbaşayız. Bildiklerimizle oluşturduğumuz kültürümüzün yarattığı korunaklı kozamızın içinde, çok uzun süre kalırsak insani yönümüzü bile kaybedebileceğimizi düşünüyorum. Çemberin içindekiler - ki buna dost dediklerimiz, komşularımız, iş arkadaşlarımız hatta ailemiz bile dahil - birbirine benzemeye başlar ve Hindistan'daki aynalı tapınak gibi etrafın sadece SEN olarak sarılır.

İnsan bu halini ne zaman sorgular sizce? Benim fikrim yol ayrımı noktaları.
Yol ayrımları insanın hayatının yaşanmışlığının ispatıdır. Karar ve sonuç ne olursa olsun, zihin olayı deneyimler. Buna tecrübe denir. İnsan hayatının büyük bir kısmını kapsayan bu kelime hayatımızı her yöne çekebilir. Başkalarından tecrübe edenler şanslı, yaşayarak öğrenmek ise bedeli en yüksek öğrenme biçimi...  Yücelebilir yada batabiliriz onun sonucunda. Ama ne olursa olsun kendimize çok şey katarak çemberimizi döndürmeye devam ederiz.
Herkesin tecrübe listesi kendince kalabalıktır. Belki bu yazı ile bazılarını sizde sorgulama cesareti gösterirsiniz.

Yakın günlerde ben de yeni bir durumu tecrübe etme yolunda olacağım. Karar verdim ve şimdi bir sorgulama hali içindeyim. Elimde olmadan bir girdi çıktı yaparken buluyorum kendimi her
günbatımında.
Yaşadığıma devam etmeliyim!, Neden? Değişmeliyim! Emin misin?
Bu Dörtlüye takılıyım.

Neden  şartlar  rahat olduğunda açılır bu kapılar.
Mantık çerçevesine sokarsam düşüncemi ; açıldıysa  demek ki rahat olduğumu düşünüyorum ve bir şeylerin değişmesini gönülden diliyorum ama cesaretim yok. Çaldı kapımı değişim ve başladı çember dönmeye. Bunu sadece BEN istedim ve artık hiçbir şey bunun karşısında duramaz. Çember bir yerden açıldı ve tekrar yeni şeyleri içine katmak üzere dairesel döngüsünü başlattı.

Alex Rovira “La Buena Vida/ İyi Hayat” isimli yapıtında şöyle yazmış:
Hayat bize birçok seçenekler sunuyor ve bizler seçme özgürlüğüne sahibiz. Elimizden alınamayacak tek özgürlük de bu, tavrımızı seçme özgürlüğüdür” .
Hayatımızı kendimiz ve başkaları için iyi, güzel ve huzurlu kılmak isteriz. Hayat, bize verilmiş en büyük hediyedir söylemini zaman zaman hatırlamamız gerekir. Bu ivme ile pusulamızın gösterdiği doğru yönü bulup eyleme geçmek durumundayız.

Gene aynı kitaptan bir alıntı ile devam edersem; " Geçmişimizin ürünü olmaktan çok ,bugün anbean yaptığımız seçimlerin bir sonucu olabiliriz. Hayat, hayatımız, yaşadığımız koşulların tümüne verdiğimiz yanıtlar aracılığıyla oluşur. Bilincinde olsak da olmasak da hayat daima bir seçimdir.(61.sayfa)

Şimdi olanlara bakalım; değişimi başlatan BEN,
* Neden başlattığımın farkına varıyorum.
* Onu kabul edip onaylıyorum.
* Cesur davranıp yürürlülüğe koyuyorum.

Olacakların belli olduğu fikrine kapılıyorum, nede olsa bu benim yazıp, bir çok figüranın oynadığı bir oyun.
Peki bendeniz neden şaşkın,endişeli,sarsılmış,korkak davranış ve duygular besliyorum bu değişime karşı. Neden karın ağrıları çekip, geceleri üçlerde ter içinde uyanıyorum öyleyse.

Paulo Coelho'nun Brida adlı kitabında; Wicca'nın Brida'ya dediği gibi " Hiç kimse korkmadan seçim yapamaz!"

Tahminimce bilinmezlerin çok olduğu karanlık taraftayım. Kim ister orada olmak. Denenmiş iyidir, ayrılma sürüden. Ama ya şartlar bunu gerektiriyorsa, beklenti bu yönde ise, deneyimleyip olacaklara hazırlanmak lazım, savaş için kuşanan asker misali. Öyle ise dostlarım! durun yanımda çünkü benim büyük savaşım başlamak üzere.
Atim hazır, mızraklarımda.
Kendime saplayacak olsam da .Hadi o zaman. Değişim başlasın....

Cesur Ol
Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir.
Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır.
Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir.
Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir.
Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğinizde gelecektir.
Herşey insanın kafasında biter.
Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir.
Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz.
Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız.
Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir.
Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir

Arnold Palmer

Hiç değilse taşıma yeni bir sayı daha eklerim....

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl Anılmak İstersiniz?

Yeni yazım biraz karamsar gelebilir ama inanın sonuna ulaştığınızda böyle düşünmeyeceğinizden emin olarak karalıyorum.


Türkiye gibi arabesk bir ülkede yaşayıp ölümü düşünmemek neredeyse imkansız. Dağlarda ölenler, trafikte parçalananlar, eşini dostunu doğrayanlar, hastalıktan tedavi olamayıp hastane kapısında ölenler.
Bazen ölüm çok yakınınıza gelir, gazetelerden, haberlerden daha yakına, sevdiğiniz birine. Hele “sırasız bir ölüm”le bir annenin sevgili bir çocuğunu, bir kadının eşini yada ve bir çocuğun babasını koparıp götürdüğünde, dünya, evren, varlık üzerine düşüncelerinizin ölçeği değişir. Dünyayı farklı gözlerle yorumlamaya başlarsınız.
Gündelik hırsların, sonu gelmez didişmelerin, yok edici kavgaların ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu birkez daha kavrarsınız. Sahip olamadıklarınız yerine olduklarınıza şükür etmeyi
öğrenirsiniz.


Eminim hepimize şu trajik komik soru sorulmuştur;
“ Yarın ölecek olsanız, bugün yapmak isteyeceğiniz 3 şey nedir?”
Hemen şöyle cevaplar gelir bizlerden,
Bol bol yemek yerim, en pahalı arabayı alırım, çocuklarımla bütün gün yasaksız yaşarım, eşimle en çok gitmek istediğim yere giderim, annem babamla daha fazla vakit geçiririm, küs olduğum arkadaşımla barışırım.... vs vs vs ...Sanki bunlar yarın ölmezsek yapabileceğimiz şeyler değiller, sadece bir son beklentisiyle kontrolümüzü kaybetme hakkını tanırız kendimize...

Ama ben bu sefer farklı bir bakış açısıyla yaklaşacağım, Ve soruyu modifiye edip şöyle soracağım;
“ Öldükten sonra anılacağınız 3 şey nedir?”

Biricik, pek sevgili rahmetli Büyükbaba’m, bize kendisini anmamız için 3 şey bırakmış.

- Benim evlenmeden önceki , Anne‘min ve Dayı’mın ise hala oturduğu apartman. İsmi belli “ KANARYA” ! Onu tanıyanlar bu ismin önemini bilirler...
- Bir Klüp’ e asil üyelik, klübün adı belli Fenerbahçe!
- Bir ülke vatandaşlığı - Ülke belli İtalya!
Onu, sonsuz doğuya uğurlayalı 16 koca sene oldu ama bunlardan bir tanesinin adı anıldığında, arkasından hemen onun isimi anılır.

Eşimi düşündüm, neyle anıyoruz onu diye,
Evde kibrit koleksiyonu var, yaşarken saçma bulurdum ama geçen gün bu yazıyı olgunlaştırmaya başladığımda, çıkardım dolaptan onları, şimdi salonun en güzel yerindeler.
Antep’e gittik, baklava konuşurken fark ettim ki hepimizin ağzında onun adı, bilenler bilir, her bayram öncesi onu seven dostları üşenmez koca koca tepsi baklavaları yüklerdi otobüse bizde afiyetle yer ve dağıtırdık herkese.
İşler kötü mü gidiyor buluş onunla, iki tek at, OH her şey pespembe, hiç siyah gözlükleri olmadı...
Zar atardı tavlada, hep çift, belki Guniess’e başvurmalıydı.
Eve bir ihtiyaç mı alınacak en pahalısı veya en fazlasından alınırdı.Onun sofraları bol olurdu.
Köpek, lafı geçince bile içi titrerdi korkudan, bir Misket’le arası iyiydi.
Çocuklar dedin mi ağzı burnunda bir panik bir panik...
İşiniz hallolsun diye tanıdık mı arıyorsunuz, buyrun Alp emrinize amade...

Kaç gündür düşünüyorum, beni aldı bir panik, ben neyle anılacağım diye.
Ancak 1 tanesini anımsanmaya değer buldum kendimde.
Bir kurumunda gönüllü çalışmak. Sonuçta gönüllü yapılan bir hizmetse anılmaya değer diye düşündüğümden.
Bunun dışında hiç elle tutulur bir şey yapmadığım için neyle anımsanacağımı bulamadım.
Ne yazdığım bir kitabim var, ne boyadığım bir tablo, ne bir heykel, ne de bestelediğim bir şarkı.
Ne adıma bir müzem var, ne birine bırakacak mirasım yada banka kasam.
Bir bebek koleksiyonum var, bir de fotoğraflarım. Bir de yanmış 250tane ağacım.
Bu durumda neyle anılacağım ben????
Kafam bunlarla dönerken, Can Yücel’in yüce kaleminden çıkmış bir şiir çıktı karşıma.Bakın tesedüfe!

Her Şey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..

Rahatladım, ferahladım, hafifledim ...Ve anladım. Öldükten sonra sadece çok sevilmeyi diliyorum.
Tıpkı “O”nun gibi....

16 Temmuz 2010 Cuma

KİŞİSEL HAPİSHANELERİMİZDE YAŞIYORUZ...

Bir sevdiğim var, hem kendisi hem de eşi hayatımın vazgeçilmezleri.Pek sıkıştırdı geçenlerde beni sitemlerle dolu bir telefon sohbeti sırasında – sitemin konusu görüşememek üzerineydi – herkesle ilgili karaladın blogunda beni unuttun diye.Bende ona söz verdim ve düşündüm ki en sık şikayet ettiğimiz konuyu ona ithaf edeyim hoşgörüsüne sığınarak...Laf aramızda bu konuyu da bir şekilde yazmak istiyordum onun baskısından hızlandı, sağ olsun.


Bir telaş çalışan anne olmak yaz mevsiminde. Bir zihinsel yorgunluk ve sabır hali. Çekenler bilir ve anlar, şu virgülden sonrada kesin haklısın cevabını verir.

Herkesin yaptığını yapmak, herkesin olduğu yerde olmak, herkes gibi konuşmak ve düşünmek gerekir ki rahat bir yaz geçirelim.Herkes gibi aynı yerlere tatile gitmek, aynı yerlerde yemek yemek, aynı arkadaş,eş, dostla görüşmek ve hep aynı kişileri çekiştirmek.Robotlaşma eylemi. bknz http://kimokursaokusun.blogspot.com/search/label/Robot

40’lı yaşlara dayanınca insana bir şeyler oluyor , sanki bazı köşeleri yumuşuyor, bazıları ise katılaşıp gelen darbeleri rahatlıkla geri püskürtüyor. Oysa toplum 40’ında azdı diyor, ne saçma.Bir çuval sanki sırtımızda, ağır tabii ki . Kuvvet azalmış, ömrün yarısı tüketilmiş, harcanmış... İnsan kırkına yaklaşırken ayık kafayla bakıyor hayata... Kendine dönüyor, özünü buluyor sanki.Çırılçıplak yargılıyor.. Sahtelikten arınmış, sahtelerden yorulmuş . Bu basma kalıp yaşamda, gençlik yıllarımızda içimize sokulmuş birçok düşüncenin payı olduğu kesin...Psikologlara göre 0-6. Bunlar bizleri oluşturan karakterimizin yapı taşları. Yani konumuzun başlığı olan Kişisel Hapishanelerimiz.

     Özenle ördüğümüz duvarlarıyla, paslı dikenli telleri Girmeyin, Yaklaşmayın işaretleri ile bezenmiş ve camından süzülen gözyaşlarıyla dolu, o en kişisel, en dokunulmaz, gardiyanı kendimiz olan hapishanelerimiz. Hangimiz bu hapishanede yaşamıyorum diyebiliyor? Sınırlarını kendimizin belirlediği, inançlarımızla ve kabullerimizle duvarlarını kendimizin ördüğü ve dışarı çıkmamak için kendi kendimize yasaklar koyduğumuz bir hapishane. Bir kitapta okumuştum, duvarlar beynimizin içindeymiş, onları sadece biz kırabilirmişiz. Bir düşünürün dediği gibi, Dışarıda ne olup bittiği değil, sizin içinizde ne olup bittiği önemli. Ama bizler içimizdeki yerine, dışımızdakilerle uyum içinde yaşama savaşımızı her sabah uyanarak tekrarlıyoruz.

Çocuk istediği bölümü okumak ister ama kodlanmıştır PARA getiren mesleklere, girer o üniversiteye, kendini “O” sanarak.

Kadın düz ayakkabı ile dolaşmak ister ama kodlanmıştır seksi yaşaması gerektiği, giyer topukluları, kendini “O” sanarak.

Adam tıraşsız gezmek ister ama kodlanmıştır tertipli olma hali hayatına, her sabah ayna karşısındadır, kendini “O” sanarak.

Kadın dekolte giymek ister ama kodlanmıştır basit kadın imajı, kapalı bir giysi seçer, kendini
“O” sanarak.

Adam sarılmak ister ağlayan kızına ama kodlanmıştır BABA dediğin sert olur, uzak durur teselliye, kendini “O”sanarak.

Kadın gezmek ister bir başına ama kodlanmıştır sıradışı yaşayanların başına gelebileceklere, içindeki fırtınayla yaşar, kendini “O”sanarak.

Kadınla adam kendilerine bir ev alıp mütevazi bir hayat yaşamak ister ama sitede güvenlisin dedikleri için çok çok paraya siteye taşınırlar mutlu olduklarını sanarak.

Bunlar olurken diğer taraftan dostlarına, " CARPE DİEM! "  öğüdü veren de aynı adam ve kadındır. Yani onlar değişsin! ben hapishanemde mutlu mutlu oturayım.
Merakla bakın aynada gözbebeklerinizin derinliklerine, önyargılarımızla ordayız. Hayatlarının bizden iyi olduğunu düşündüğümüz insanların ne kadar şanslı! olduğunu tekrarlayan bizler, Onlara özeniyor, onlar gibi yaşamak için tüm köşelerimizi törpüleyip duruyor sonrada kendimize benzemeyen bir benle akşam içki kadehi tokuşturuyoruz. Araba kullananlar bilirler, en rahat ve güvenli yer sürücü koltuğudur. Deyin ki hayat arabanız. Direksiyonu kimselere vermezken neden hayatımızda bu kadar rahat başkalarına bırakıyoruz idareyi.

Eğer hayatımızın ”Keşke...” ile başlayan cümlelerden oluşmasını istemiyorsak,buyrun  kırın hapishanenizin duvarlarını , salın kendinizi çayır çimene!
Yoksa siz hayatınızı elinize alma sorumluluğundan mı kaçıyorsunuz?????

7 Temmuz 2010 Çarşamba

YAVAŞ YAVAŞ ÖLMEYİN LÜTFEN!

Hani bazen kalırsınız, tek bir söz söyleyemeyecek halde, diliniz ağzınızın içinde öylece durur, gözleriniz sabitlenir, yüzünüzde aptal bir sarkma. Olmaz mı size böyle?


Bana çok olur. Bir cümlede, ezgide, bazen bir resimde yada manzarada öylece kalırım.KAL GELDİ hali.

Dışarıdan bakan için pek komik olan bu halle ben, dün sabah kalakaldım. Şansa kimse o görüntümü görmedi:)



Bir şair varmış, evrende yaşayıp terk etmiş bedensel olarak ama binlerce insanın gönlünde yaşıyor. Adı Pablo Neruda. 1904’te Şili’de doğmuş, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü almış, 1973’te sonsuzluğa göçmüş. Hayatını merak edenler wikipedia’dan okuyabilirler.

Bu şahsın bir çok şiirinden bir tanesini, Facebook ortamında bizlerle paylaşmış bir dost. Bazen facebookta bunca şeyi paylaşanlara -ki buna bende dahilim.- neden yapıyoruz diye sorar oluyorum

Ama bakın ne güzel bir şey paylaşmış bu arkadaş. Sonra girdim internete ve araştırıp ucunu buldum ve blog severlerimle paylaşıyorum tabii kendi yorumumla...



Yavaş yavaş ölürler,

Seyahat etmeyenler.


Yavaş yavaş ölürler,

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler.

Vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Alışkanlıklarının esiri olanlar.

Her gün aynı yolları yürüyenler.

Yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler.

Giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler.

Tanımadıklarıyla konuşmayanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Tutkudan,heycanlardan ve duygulardan kaçanlar.

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Aşkta ve işte bedbaht olup, yön değiştirmeyenler.
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar.

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.


Yavaş yavaş ölürler,

Özsaygılarını ağır ağır yok edenler.

Kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler.

Ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar.

Daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler .

Bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.






Deneyelim ve kaçınalım yavaş ölümlerden.

Anımsayalım her zaman,

Yaşıyor olmak, yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.



Nedersiniz şiirin gücü bu olsa gerek, her satırında büyük öğütler taşıyabilmek.

Ben neden kaldım bölümüne gelirsek, hayatlarına bir şey katmayanları her zaman sığ bulmuşumdur. Bir insan eğer bu dünyada yaşama şansına sahipse bu öylesine doğum-ölüm doğrusunda olmamalıdır düşüncesindeyim. Yaşamım boyunca da böyle düşünen insanları hayat kapımdan içeri sokmamaya, yanlışlıkla maskelerinin alından pulundan etkilenip soktuysam, özenle dışarı atmayı kendime görev bilmişimdir. Her sene yeni bir yer görmeyi, birkaç kitap okumayı, bilmediğim tanımadığım biriyle sohbet etmeyi, yeni bir şey öğrenip şaşırmayı da kendime görev bilmişimdir.Bildiklerimi başkalarına anlatmaktan hezaman keyif almışımdır, amaç üstünlük olmamıştır. En az 1 kez aşırı mantıksız bir aksiyonda bulunup kendimi bile şaşırtmışımdır. Sızlanacak ve değiştirmeyeceksem konuşmamaya özen göstermişimdir.

Siyahtan vazgeçmeyi hala denemekteyim. Arabamın Ev rotasını zaman zaman manzaralı olsun diye sahilin trafiğine sokmuşluğum vardır. Çok mutlu olduğumda sokakta zıplayabildiğimi görünce KALDIM.

Hadi sizler de bakın bakalım nelerden dolayı bu şiiri okurken kaldınız.

Eğer eksik olduğunu düşündüğünüz bir satır varsa bence şiiri geliştirebiliriz.

20 Haziran 2010 Pazar

BAKIS

Bu gunku yazim seyahat halindeyken teknolojinin elverdigi kadar destekle Blackberry'den yazilmistir.Olabilecek harf ve imla hatalri icin affiniza siginiyorum.
Baslik,Bakis olunca konuyu tam kavrayamamis olmaniz cok dogal ama konu gunuanlam ve onemini kapsayan konu sadAece baska bir bakis acisindan okumanizi istedim.
Insan yavrusu ilk dogdugundA baktigi ve de gordugu sey nedir sorusuna dogru yAnit alacagimdan emin olarak cevapliyorum,MEME!Sicak ve bereketli bir yer ve sizi ona yonlendiren ise size guven ortamini saglayan Annenin kollari ve sevkati.Bebis mutlu cunku guvende ,anne mutlu cunku besleyebiliyor.Hersey yolunda giderken bir anda bebis bir BAKIS yakalar,Annenin ona baktigi gibi baktigi biri var.Panik icinde o bakisi takip eder ve karsisina cikana inanamaz.Kocaman bir adam.Kim bu diye sorarken Annenin huzur veren sesi ona cevabi verecektir;"Canim yavrum,seni biz BABAnla cok isteyerek yaptik,ben nasil sana guven ve sonsuz sevgi vereceksem ondan da aynisini goreceksin.Ben onu seviyorum ve hayatimda 2nizde bana cok degerlisiniz.”Ve bebis rakibini tanimistir.Kendinden cok daha buyuk ve annenin gozlerinin icinde cok degeri olan BABAsinin varligini ilk farkettigi ani da omur boyu unutmayacaktir.
Ben kendi babamla olan iliskimi dusunuyorum ve icinde derin bir saygi,onaylama ve guven hissediyorum onun bana bakislarinda.Yeni yeni ogreniyorum ki beni boyle dusunmeye iten duygu aslinda annemin babama bakisiymis.Annem ona boyle baktigi icin benim icin babam buymus.Eminim katilmayan olacaktir ama su kucuk testi yapip tartin kendinizi.Gozunuzu kapatip annenizin babaniza nasil baktigini dusunun,gercek bakisi yakaladiginizda,sizin babaniza bakisinizi dusunun ve bakin ortak ve farkli olanlar neler.
Benim babam seninkini dover en basit cocuk cumlesi olabilir ama bu gercektir ve cocuk yasi kac olursa olsun boyle dusunur.Ben saka yoluyla babama yakistirdigimiz basliklarla gecirdigimiz bir yaz tatili anisini paylasmak istiyorum sizlerle;takma isimler oynuyoruz babalara,sira bende ve benim ismim ISKELE BABASI... O gun ne manasiz bir kelimeydi oysa su yasimda bunca yasanmislikla diyebilirimki babam benim en huzurlu iskelem olmus.Her ihtiyacimda elim onu bulmus,her ihtiyacimda kollari beni sarmis,dudaklari beni opmus.Canim babam GUNUN KUTLU OLSUN!
Bu satir tabii ki yazmasi en zor olandi cunku canim cocuklarimin gunu kutlayacak babalari fiziken yanlarinda degil maalesef,onlara babalarini yasatan tek sey ise benim gozlerimdeki BAKIS!
Tum babalarin gunu kutlu olsun,hakketmeyen baba varsada kendine gelsin...

15 Haziran 2010 Salı

KÜÇÜK ama BÜYÜK - Bu yazı bir nevi REKLAMDIR!

Bugünkü konu benden daha küçük olan biri için.

Benden küçük bir bedeni olmayan ama yaşı küçük ve ruhu büyük biri için.
Benden daha lezzetli olan ufak balık için.
Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış, o benim yeni hayatımın ateşi oldu.
Muazzam bir aydınlık, küçük bir delikten görünebilirmiş, o benim aydınlığım oldu.
Ufacık bir yağmur,kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş, o benim yağmur damlam oldu.


Merak kediyi bile öldürürmüş, sizde bu kişiyi merak ettiyseniz bu yazı KARDEŞİM'e...

Benim için çok ama çok önemli biri.

Bir günde girdi hayatıma annemin kucağında, bir ömür duracak orada.

Zor gün dostu az bulunurmuş, o benim GERÇEK zor gün dostum.

Destek aradığımda hep yanımda bulacağım gündüz parlayan yıldız misali...

Kendi fikirleri olan, kendi inandıklarını sonuna kadar savunan, değer verdiklerine her zaman destek olan yaşı benden küçük ama aslında büyük adamın bir de blogu var.

http://kimokursaokusun.blogspot.com/

Adında anlayacağanız gibi kim okursa okusun diyecek kadar kendine güvenen canım KARDEŞİM’in blogunu bugünkü yazımda hepinize şiddetle tavsiye ediyorum.

Deneyin keyif alacaksınız okurken.


Not- Bu bir nevi reklamdır...hahahaha

11 Haziran 2010 Cuma

BULUT AY'a KANCA ATMIŞ, AYRILMAK İSTEMİYOR!

Bu başlığı okuduğum anda kitlendim. Düşünceler içimde hızlan dans etmeye başladı. Neler neler yazılır bu söz üstüne. Hele bir de 10.000metre yüksekte, bulutların arasında, kuşları çıldırtacak teknolojiyle, çelik kuş misali süzülerken insanın aklı daha da bir hızlı çalışıyor emin olun...
Bu yazıyı Belçika'dan İstanbul istikametine , gene kendime yeni birşeyler katmış olarak dönmekteyken karaladım.
Bu başlığın içini dolduracaklarla dolu aklım ve düşüncelerim elimden hızlı ama deneyeceğim yakalamayı onları ve sunacağım okuyanlara...
Bulut Ay'a ne kancalar atmış olabilir diye düşünürken 1.kancamı buldum bile.
AİLE; tabii insan ailesine bağımlı yaşıyor, ondan kopmak zor hatta imkansız.Günde enaz 1(!)kere konuşup hatır sormanın dışında merak, destek ve güç unsuru onlar.Tabii kabul etmek gerekir ki bazen bizi zorlayabiliyorlar, kabusa çevirebiliyorlar hayatımızı ama onlarsız bir yaşam zor be...
Aile için daha yazacak çok şey var ama kancaya takılanlarda çok onun için 2.kancada ne var diye çekiştirdim Ay'ı yakınıma ve 2.kancadan DOSTLAR çıktı.
DOSTLAR;tabii ki onları yaratması sancılı, biraz zahmetli ve emek isteyen bir kanca.İki kişinin arasında bir sinerji olur, bir anda aynı lisanı konuşur olursun, aranızdan su sızmaz, sır küpü olur bağlanırsınız.Bu böylece seneler sürsün istersiniz ama herzaman böyle olmayabiliyor. Herkesin kendine ait bir çerçevesi var ve tabii ki hep aynı dosta kitli bir kanca olmuyor ama hep öyle olması dileğiyle diye bakıyorum kancanın ucunda yakına gelen birşey daha gözüktü, AŞK;İnsan aşıksa herşeyi eylermiş. İlk 2 kancayı at çöpe eğer bu varsa kancada.
Her delilik mümkün kişiye.Çeker gider, onun uğruna kavga eder.Aklı al kutuya sakla aşıksan eğer.
İŞ;bir kanca da o...Hayat kazanmak, ayakta kalmak. Lüks yaşamak yada boğaz tokluğuna kazanmak. Bunsuz olmak mümkün değil. İnsanı motive eder, stress yaratır, hırs kazandırır. Bunun içinde aşkla yapılan bir iş varsa gene at baştaki 2 kancayı koy deliliği yerine.
EV; İnsanın kendini en huzurlu kıldığı sığınağı, kendi yarattığı kalesi. İçi huzur doluysa inanılmaz keyif verir insana. Hele içinde koşan-coşan çoçuklar ve şarap kadehini tokuşturacak varsa değme keyfine...
ÜLKE-ŞEHİR, Ah İstanbul ah! Gerçekten inanılmaz hareketli ve sinir bozucu trafiği olan şehir.Çok yüksek enerjisi olan bu şehirde insan anı yaşamakta öyle zorlanır ki onu yazanlar,resmedenler, besteleyenler bile var.
Boğazın serin sularına bakmak, aynı anda iki kültüre sıkışmak, ne Doğulu ne Batılı olamamak hali...

Bütün bunlar Bulut' unuzda varsa ve hepside Ay'a kancalıysa söyleyin bana para-huzur-eğitim-aşk adına nasıl ve nereden cesaret alıp gideceksiniz buralardan ve hangi arzu ile yeniden başlayacaksınız.
Ben de tek cevap var ama önce sizler yorum yapın!