9 Şubat 2022 Çarşamba

YIKILACAK ESERLER HIKAYESI

 


Bir sanatçı düşünün eserine emek harcayarak günlerce ter dökerek yaratıyor. Binlerce yaratıcı düşüncesinden bir tanesini seçiyor, özene bezene adım adım işliyor ve onu sergileyecegi anı hayal ediyor. Eserini gelip görecek ziyaretçilerini, onlarda yaratacağı hisleri düşünerek heyecanlanıyor ve tam 11 gün sonra eseri içinde bulunduğu mekan ile yerle bir olacağınıbilerek projeye evet diyor.

Sanatçının eserini yaratırken yıkılacağını bilerek yaratması fikri size nasiı geliyor? 


Bir eser geleceğe ışık tutar, satılır, koleksiyonun parçası olur, değerlenir ve ya bir duruma karşı tepki oluşturur. Bu sergide bunların hiç biri yoktu. Olan tek şey 4 katlı yıkılacak 2 binanin 24 dairesinin içindeki yaşam karmaşası, duygular, renkler, hisler, sorgulamalar, yaşam, ölüm, alışkanlık, mutluluklar, aşk, sevgi, hırs, nefret, korku, ilgi, yalnızlık, bilinmezlik, endişe, hayaller, kurgular ve hepsinden önemlisi olma halimizi anlamlandırmak vardı. 



Projenin adı: Pop-Up Museum

Mekan yeri Tel Aviv’de Pinkas sokağındaki 11 ve 13 nolu binalar.


3.sü yapılan bu proje, sokak sanatçıları, ressamlar, illüstratörler, grafik tasarımcılar, sanat yönetmenleri, dekor tasarımcıları, enstalasyon sanatçıları ve sanat sergicilerinin eserlerini sergileyerek kentsel dönüşüm konusunda farkındalık yaratmayı hedefliyor.  Özelliğide serginin ardından binaların yıkılacak olması.



Ana caddede yer alan 24 daireli iki bina, sekiz gün boyunca sahip olduğu  tüm odaların duvarlarında her türlü sanatı kullanarak, sınırları bulanıklaştıran ve kuralları çiğneyen bir platform sağlıyor bizlere.


Tüm sanatçılar ve sanat sergileyicileri bu projenin bir parçasıydı ve izleyiciler daireleri gezmeye ve özgün ve yenilikçi bir etkinlik yaşamaya davet edilmisti.


Peki Pop-Up müzesinde özel olan neydi?

Cevap müzenin sınırlı bir süre için kuruluyor olmasında gizli. Daha önce hiçbir müzenin gerçekten faaliyet göstermediği bir mekanda kurulmuş olmasıda sergiyi ilginçleştiriyor.



Böyle bir müzenin küratörlüğüde önemlidir ama bunun anahtarı sunumun yeniliğindedir;  çünkü izleyiciler geleneksel galeri veya müze müdavimleri olmayan kişiler. Pop-up kültürel deneyimler ziyaretçilerine normal bir müze ziyaretinden çok farklı bir deneyim sunmasından dolayı çok özel.


Müzelerin Pop-Up'tan öğrenmesi gerekenleri sıralamışlar:


 1. Zamanın sınırlı olması sergiye canlılık verir ve heyecan uyandırır.  


2. Ilk Pop-Up Muze calışması 6 gunde yaklasişık 15.000 ziyaretçi ağırlamış. Bunu cok daha uzun süreli sergilerde dahi edinmek pekte kolay degil.


 3. Pop-up müzenin yeri büyük bir rol oynar.  Şehrin içindeki yaşam alanını müzeye çevirerek mahalleyide hareketlendirmiş oluyor.


 4. İçeriğin akıllıca yan yana getirilmesi. Odalardan geçislerin bir hikaye oluşturuyor olması fikri çok farklı bir deneyim.


5. Sanatçının eseriyle empati kurmak ve eserde verilmek istenini anında hiç düşünmeden, dolayız bir hızla hayatınızın içinde bulmak müthiş bir başarı. ( Covid odasi bence gorulmeye en deger odalardan biriydi)



Bu kadar çarpıcı bir çalışmanın sosyal medyadaki gücü tartışılmaz. Bir Pop-Up müze, hashtag ve selfie dostu görseller küratörlüğünde olduğunda, sergi kendisini yalnızca katılımcılarla sınırlamamış oluyor; çok daha geniş bir kitle üzerinde etkili olmaya başlıyor.  Sonuçta, sosyal medya yeni dönemin "ağızdan ağıza iletişim" aracı. 

Kapıdaki kuyruk bu yüzden nerdeyse 200mt geçmişti ve kimse bir serzenişte bulunmuyordu. Anlaşılan o ki heyecan kat ve kat fazlaydı ve ağızdan ağıza yayılan beklemeye değer olduğu yönündeydi.



Instagram neslinin peşinde olduğu şey konsepte 'sahip olduklarını' hissettiren benzersiz deneyimdir. Bende bu benzersiz deneyimin içinde en mükemmel selfie anlarıniıyakalayarak sosyal medya beslemeleri için harika fotoğraflar çekme fırsatı veren kültürel deneyimin bir parçası oluverdim.



Iyi ki 2 saat kuyruk beklemişim, iyi ki bu eşsiz deneyimden kendime ve de sizlere paylaşımda bulunucak imkan yaratmışım.


Yaslanın arkanıza ve seyredalın amatör fotograflarımı.


Aşağıdaki you tube videosundan da  geçen seneki calışmanın sanatçılar tarafından nasıl sergiye hazırlanıldığını izleyin.


https://youtu.be/c02jX_HeQHM?list=TLGGWkvSaCmsRK0wODAyMjAyMg






 

29 Ağustos 2021 Pazar

BAŞKA AÇILAR MÜMKÜN

50 yaş, şairin dediği gibi, belki de yeni 35. Hayatımın yarısındayım belki de.Bir asrın yarısına vardığım korona günlerinde, pandeminin iz düşümlerinden kesemediğim pastam, kutlayadamadığım doğum günüm olsa da, güzel dostlarımın sayesinde, pastamı çocuklar üflemiş, hediyem
onların yüzlerindeki gülüş olmuşken, Evren’in desteğiyle ( mecazi değil gerçekten okuyunca anlayacaksınız) ben canım dostum sayesinde harika bir deneyimi zihnime, bedenime, ruhuma eklenmek üzere girdim stüdyodan içeri. 


 Güleryüzüyle bizi karşıladı Evren. Haki rengin duvarlardaki yansımasi, mekanla tezat Nohut’un göz alıcı renkleri, yazar isimlerine göre dizilmiş kitapların arasına sızan güneş ışınları ve camdan bize bakan yemyeşil ağaçlarla stüdyo bize hazırdı. Ben hazır mıydım? KOCAMAN bir HAYIR. 


Nisan ayında bana verilmiş olan hediyemin zarfının üzerinde “Benimle uçmaya hazır mısın?” diye soran Dalia’ma “Evet,” derken içim bir tuhaftı. Uçakla uçmayı severim varılası mekandan ama bu şekilde ayaklarımın yerden kesilesi halleri, baş aşağı sallanmalar, taklalar ve dönüşler bana göre değil ki. Içim tuhaf hislerle kaplı, azıcık acabalarla donanmış, ya vertigo olursam telaşımla gülümsedim Evren’e. 
Mekanın dingin enerjisine, güler yüzünü katan bu kadının bakışları yüreğimi rahatlattı ama zihin susmuyordu. 

Yarın iş seyahatin var, bu ne şimdi. 
Bak başına bir şey gelirse sızlanma sonra. 
Kilon var, yapamazsın. 
İplere tutunacak kas miktarın ne ki?
Spor mu yaptın bütün sene, oturdun yedin bol bol da çalıştın. 
Alay edecekler seninle, yüzüne gülecekler beceremedin diye. 
Ay sen bir sus allah aşkına
Alıp alıp eski dataları getirme benim önüme. Dinlemeyeceğim seni. Çok zaman dinledim seni ve biliyorum gerçeklerle işin yok senin.O yüzden şöyle çekil bir kenara, bırakta anın keyfine varalım. Hem fena mı olur yeni bir data edineceksin, lazım olur ileride… 


Ve Evren bizi tavandan sarkan yeşil hamağın içine, önce oturttu, sonra yatırdı ve benim zihnimin sesi o an kesildi. Kesildi çünkü zihnim için bu an hafızamda kayıtlı en huzurlu anın semboluydu. Annemin rahmine geri girmiştim sanki. Kulaklarımdaki uğultular kesildi. Nefesim, bedenimle uyumlandı ve gözlerim yumdum ve Evren’in yönlendirmeleriyle seansa başladık. Yönergelerle bedenimin alabildiği esneklik ve şekillere şaşkındım. Kaslar, spor, yetenek her şey silinmişti adeta. Yerden yüksekte ağırlığımı, evrende kapladığım boyutlarımı bilemediğim yer çekimsiz bir alandaydım.
 Boşlukta… 



Tek bir korkunun, endişenin, telaşın ve sesin olmadığı o boşlukta. Ağırlığımı
anlamadığım, alanımın sonsuz olduğu o yerdeydim. Hamak beni taşıyordu annemin rahmi gibi. Kelebektim, tırtıldım, kuştum, atan bir yürektim. Balıktım, baloncuktum, derinlerdeydim evrenimin. Kollarım metrelerce, kaslarım erimişti sanki. Yukarıya taşıdım bedenimi ama aslında taşınan ruhumdaki bütünlüktü. Beden aracıydı ve Ludovico’nun müziğinin eşliğinde ben, adeta yer çekimsiz dünyayı bu yaşımda keşfetmiştim. 


                             



Bu eşsiz deneyim, yeni sözcüklerle eklendi yaşamıma: 
Başka açılar mümkün. 
Hamağın içindeyken dışardaki nice köşelerimi gözlemledim. Hayata baktığım köşelerimi, ben sandığım köşelerimi. Sonra o köşeleri benimle hamağımın içine aldım ve birlikte onları esnettik. Bir de baktım ki başka açılardan hareket edince sadece heyecanlandığımızda karnımızda oluşan o kelebekler koltuk altlarımda, parmaklarımın uçlarında, saçlarımın arasında, kasıklarımda, omuzlarımda dans ediyorlar. Her biri bana gülümsüyor kelebeklerin. Bacaklarım sırtım, kollarım kafam oluyor. Sırtım düz değil yay sanki, kalçalarım birer oyuk, parmaklarım birer pençe sanki. Ileri geri hareket ettikçe yaşamdaki köşeler esniyor. Ortalık gül bahçesi. Doğrudur ki kimse bana gül bahçesi vaad etmedi, kendi bahçemi güllendirmeyi bildim. Yaşanan bu an da bir ödüldü adeta. Anların hepsinin eriyip yittiği başka açıların mümkün olduğu hale geçişti bu. Katı-Sıvı-Gaz olmayan hal. Gözlerimden süzülen damlalar müthiş bir huzurla yanağımdan hamağıma damladı.


Seans bittiğinde, hamaktan bedenim sıyrılıp ayaklarım yerle temas ettiğinde, ayağa dikilmek ve ağırlığımı hissetmem zaman aldı. Evren gülümseyen yüzüyle bana “Iyi ki doğdun Stella,” dedi. Dostum bana sıkıca sarıldı. O anda bütün yürekler yeni bir açıda buluşmuştu bile. 

Dekor gerçekle birleşmiş, arkamızda asılı hamaklar yeni yolcularını beklerken, biz bir kahve molası, sohbet ve dünya hallerine daldık stüdyoda. Restoratif yoga yaptığımızı öğrendim. Bir nevi meditasyon biçimi, huzursuz zihni yatıştıran bir yöntem olduğunu duymak yaşadıklarıma cuk oturdu. Yatışan zihinde kabule yer açması, yüzeyde görülmeyen ve gerçekleşmesi için bir duygu salınımı bekleyen gömülmüş ne varsa gözyaşlarıyla ortaya çıkması mümkün, tıpkı bende olduğu gibi. Kabul edip ve olmasına izin vermek en kolayı. 


















Kabul deyince ülkemize yeni gelen göçmenleri konuştuk. Onları nasıl kabulleneceğimizi. Kabul gibi son derece modern bir şehrin nasıl insanlığın ayıbı haline geldiğini konuştuk. Afgan bir kadın sanatçıyla tanıştırdı Dalia bizi, Shamsia Hassani*. Sanat dedik her şeyi insanlığa gösterme gücü olan. Çıkarsızca gerçekleri acıyla bize aktaran. Şanslıyız dedik hallerimize, doğduğumuz coğrafyaya şükür ederek. Korona zamanı kapanan işini evine taşıyan Evren’in hikayesini dinledik, geleceğe dair hayallerimizi dillendirdik… 



O anda sıralı kitaplara doğru yürüdüm ve kütüphaneden elime gelen ilk kitabı aldım. 
Kazuro Ishigiro - Günden Kalanlar** 
Kitabın karakteri Stevens bir uşak. Kişiliği, hiçbir zaman hayatın ve kaderin ona uygun gördüğü üniformanın içinden çıkmayan biri. Kendi kendimizi bir fikre, bir hakikate, bir yalana inandırmaya çalıştığımızda yaptığımız gibi, aklındakileri farklı biçimlerde yeniden düşünmeyi seven biri Stevens. Kendine duygularını hissetmesini engelleyen koruyucu bir gömlek yaratmış biri. 
Manidar bir seçim. 
Hem de koç ve zürafa’nın birbirinin içine uyumsuzca yerleştiği heykelinin arkasındaydı. 




Bana sunulan mesaj: 
Aç kendini, hisset, çünkü başka açılar mümkün

Canım dostum bu eşsiz hediyeyi bana verirken ruhumun isteğini bilmiş. 
Ve biliyoruz ki korku zihinde. Yaşam ise, korkudan öteye adım atmakta. O adım bizleri nice güzellikler eklemek icin kapının önüne getiriyor. 
Girmek lazım gelir içeri; @Chillaxhomestudio

Unutmayalım yaşamda neyi seçersek doyarız.

** https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCnden_Kalanlar_(film,_1993)





30 Aralık 2020 Çarşamba

Madalyonun Iki Yüzü- Lütfen NEGATİF olun!

 


Bu seneki yeni yıl yazımın konusunu, henüz evlere 3.kere kapanmadan önce, deniz kenarında, gün batışı anında buldum. Gün, kuzey yarımkürede batarken, güney yarımkürede aydınlanıyor ya işte böyle bir an yüreğimden çıkıp,  söz oldu.

Madalyonun İki Yüzü

Bu terim genelde bir şeyin iki tarafı olduğunu ifade etmek için kullandığımız bir terim. Aslında bir kaybeden birde kazanan vardır madalyonun yüzlerinde. O anda kararmış gökyüzü bizim tarafta güneşten yoksunluğumuz iken diğer taraftaki güneş ışınları ordakilerin  umuduydu.

Bir işe evet derken, belki daha iyi bir gelir elde ederiz ama diğer taraftan çocuklarımızın büyüdüğünü kaçırabiliriz yoğun tempodan. Bir başka ülkede yaşamayı seçince ailenle, dostlarınla mesafe koyarsın ama yeniliklere açılmış olmanın enerjisiyle donanmış olmak madalyonun diğer tarafıdır. Her seçim bir vazgeçiştir gibi ama madalyonun öbür yüzü vazgeçilmişler dünyasından çok, şansların açık olduğu taraftır sanki.

Haliyle 2020’nin 365 günlük serüvenini yazarken, içindeki kocaman boşluk korona
olacaktır. Hayatlarımıza kabus gibi çöken, mesafe koyduran, işlerimizi gelirlerimizi sevdiklerimizi bizden alan bu boşluğu, madalyonun öbür yüzünü yazmak istedim.


Tanıyanlar bilir, düzenli günlük tutan biriyim. Mart 2020 bildiğimiz dünyanın çöküşüydü. Yazacak çok şey olmalıydı ama günlük sayfalarında endişe diz boyuydu. Kalemi bıraktım, yeter dedim  olumsuz, kaygı dolu  cümlelere. Dünyanın sona erdiğini, kıyametin gerçekleştiğini hissettiğimi hatırlıyorum. Sonra bir durdum ve aslında madalyonun öbür yüzünde olduğumu fark ettim. Acaba Sems’in sözü gerçek mi olacaktı? Altı üstüne gelmiş dünyada oluşan kocaman boşluk  yeni bir başlangıçtan önceki boşluk muydu? 


Bilinmeyenlerin dünyasının gizemi beni yeni hayallere mi uçuracaktı? Konfor alanlarımızdan, yeni bir yaşam evresine itildiğimiz o günlerde altı çizili kitaplar, alınan zoom eğitimleri, hiç olmadığı kadar çok aile sohbetleri, digital dünyayi tanımak , yemek tarifleri, asla izlenmeyecek Netflix dizileri, yeni lisan öğrenme zamanlarını arttırmak, örgü modelleri, yeni spor denemeleri, mahalledeki ağaçları tanıma yürüyüşleri ve bir dolu an eklendi hayatımıza. Ailemizle zaman geçirmek, aynı evin içinde dar alanlarda ne çok şeyler paylaştık. Ömrümüzce sahip olmak için uğrunda çalıştığımız evlerimizin sıcaklığına kavuşunca, madalyonun öbür yüzü sanki gülümser oldu. 


Kesinlikle bir kıyametti yaşananlar ama 'Kıyamet' kelimesi ayağa kalkmak anlamına gelir yani bilinenlerin yıkılıp yenilerinin oluşacağı zamana mı girdik acaba?Evet, 2020’de bazen dünya sona eriyormuş gibi geldiği çok zamanımız oldu. Bir daha asla aynı olmayacak bile dedik. Yeni normal dedik adına. Ama diğer taraftanda dünya hiç bu kadar birbirine  bağlantılı olmamıştı. Herkes aynı anda, aynı sıkıntıları paylaşmamıştı. Her ülkede tuvalet kağıdı krizi yaşanmış, herkes maske ve eldiven peşindeydi. Hayatımızda hiç yeri olmayan alkollü jeller çantamızın en vazgeçilmezi oldu. Doğrudur ki ekonomiler acı çekiyor ama her yıkımla birlikte yeni bir şeyin yaratılması gerekir. Belki de bu kıyamet, içimizdeki yeni katmanları ortaya çıkarmaya, artık bize hizmet etmeyen şeyleri atmaya ve yüksek amacımızı ortaya çıkarmaya yönelik evrensel bir davetti. Bir yılan gibi dünyanın derisi değişirken, bizlerinde madalyonun öbür yüzünde kendimizi keşfetmemiz gerekiyordu sanki.


Kabul etmek garip geliyor ama bu bilinmezlik bana çok heyecan verici geliyor. Evet rüyalarımızda yarattıklarımız öldü gibi oldu sanki ama aslında çok daha fazlası doğdu. Hep yapılmasını istediğimiz şeyleri yapmaya fırsat bulurken, bir çok kişi hayatının gidişatında ciddi değişimlere karar aldı.

O zaman bu yazımı okuduktan sonra seni düşünmeye davet ediyorum. 

Gerçekten yaşadığımızı hissetmek icin dünyamızda neyin ölmesi gerekiyor? 

Bu yıl kendinizle ilgili neleri ortaya çıkardınız? 

Hangi rüyalarınız yok edilmiş ve hangileri yaratılmış olabilir?




Benim için doğayı keşfetme yılı oldu 2020. Yeni yerleştiğim ülkeden dışarı çıkmayınca içini keşfetmek adına hiç bilmediğim bir çok yere gittim. Bana eklenen fotograflar ve anlar hayatımın en güzel karelerine sahip oldu.


Kendimle ilgili akışta olmayı ve ileriye doğru plan yapmamayı öğrendim. Yaptığım her planın bir B planı olması yorgunluğundan ve başarma hırsından, hayatı  alt edeceğim tavırlarından vazgeçtim. Bıraktım hayat beni surprizleriyle ödüllendirsin. Ve de öyle oldu. Hiç beklemediğim bir anda hayatıma eklenen harika sürprizlerim oldu.

 Turk usulu VEGAN Kabak Dolması
Önyargılarımın ne kadar anlık olduğunu farkettim. Onların her an yıkılmaya müsait kumdan kaleler olduğuna şahit oldum. Önyargım yerine o an ki bakış açım demeyi öğrendim ve izleyip bakış açımın nasıl değişebileceğini gördüm.


Farklı mecralarda, hem ana lisanımda, hem de İngilizce olarak yazılarımın yayınlanması hayalimi, korona dönemindeki evde kal zamanlarda kaleme alıp, feelheal.me ve Israel’deki Türkiye’liler Birligi  sayesinde hayata geçirdim.

Çok yapmak istediğim ama hiç fırsat bulamadığım pipo içme sevdamı
gerçekleştirdim.

     Açık restaurant olmayınca parklarda, deniz kenarlarında piknik yapmanın keyifini deneyimledim.

Çok az eşya ile yaşanabileceğini, alışveriş denilen eylemin tüketmek adına bizlere pompalanmış gereksizlik olduğuna şahit oldum.

Evin balkonunda gözlerimi kapatıp çok istediğim ülkelere seyahat ettim. Anladım ki insan oturduğu koltukta da mutlu olabilirmiş.

Bir şeyin iki yüzü yoksa varlığıda yoktur, o yüzden hayat iki yüzlüdür, bir taraftan gelir, bir taraftan gider ve bu devridaim her daim sizinledir.


 

   Güzel bir 2021 olsun, artık neler olacak sorusunun yerine, ne olursa olsun iyi olacak demeyi öğrendiğimize göre yeni   gelen 365 günün daha keyifli geçeceğinden eminim.    

 İsteklerimizin gerçek olacağı, mustmutlu bir yıl dilerim. 

Ha birde lütfen NEGATİF olun… Bu sene pozitif olmaktan sakının.

 

 

12 Nisan 2020 Pazar

FOMO-OO


 COVID19 zamanı günlük program:

7.00 kalkış - Zihine hala calışıyormuş hissi vermek önemli ayrıca müthiş güzel bir sessizlik hali. Balkon kapısını açıyorum. Temiz hava, güneş ışığı, kuş sessleri. Sanki bir cenneteyim.

7.15 Meditasyon - Hiç kaçmaz, sabrımı ve sakinliğimi korumanın tek yolu. Ben Deepak Chopra ‘yı kendime yakın buldum onunla ilerliyorum. Tavsiyemdir. İlk 4dk Oprah Winfrey konuşuyor hayatından kesitleri paylaşıyor ardından Deepak’ın o Hint aksanli 'ngilizcesiyle sakin sesi ve mantralarla günün olumlaması gerçekten ciddi anlamda sakinlik yaratıyor.

8.00 Kahvaltı – kesinlikle  dietik.

10.00 Spor- Bir elimde telefon, kulağımda kablolu kulaklıklarımla ben spor yapmaya calışıyorum. Neden kulaklıkla diye sormayın. OnLıne derslere bayram dolayısiyle ara verilmiş, haliyle uyku dengesi mecburiyetten bozulmuş, sabah 4’te yatıp 11’de uyanan  iki ergenle yaşıyan sessiz kalayım diye çabalayan cici bir anneyim de ondan.
Şimdi telefonu yere bıraksam kulaklığın kablosu yetmiyor, sinir içindeyim, kendime sövüyorum hala bir airpod almadın diye. Telefonu karşıma koysam sabit durduramıyorum, hop sağa, hop sola kayıyor sürekli daha da geriliyorum. Arada hareketleri kaçırıyorum. Yatağın üzerine koysam gözlüksüz göremiyorum. Bilgisayara bağlasam arkadan mail geliyor, görüyorum sinir oluyorum konsantrasyonum düşüyor. Elimde tutsam, bu sefer hareketleri yapamıyorum. Arka odalarda internet doğru düzgün çekmiyor. Ekran donup kalıyor. Salonda yapsam uyanıklarsa bu sefer oğlanlar alay ediyor hop zıp hareket edince.
Bu ne ya!!! Bir kabusun içindeyim. Alt tarafı spor yapmaya çalışıyorum. Vallahi özledim özgürce spor  yaptığım zamanları. Hala telefonu koyacak yer bulamamakla birlikte, yarısında internetten kopsamda, kalan yarısında da sadece  Noyan Hoca’nın enerjisini seyretsemde hergün düzenli bağlanıyorum. Enerjine şükür hocam.

11.00 Derken sıra sosyal medyaya geliyor. Haberleri okurken içim bunalıyor. Uçaklar Eylül'e kadar yokmuş diyor. Kimi komplo diyor, kimi aşı bulundu bulunacak diyor, kimi ekonomi battı nasıl çıkar diyor, kimi ölüm haberleri paylaşıyor. Sanki koca dünyada doğumlar durmuş, kimse iyileşmiyor ortalık bir felaket tellalı. Bayılmadan kapatıyorum. En iyisi böcek, ağaç, çiçek paylaşanları takibe almak.

12.30 birden bir bir öpücük alıyorum yanacığıma. Günün en güzel olayı bu. Ancak ardından ince bir ses ekleniyor öpücüğme
Anne ne yiyoruz?  Beni bir titreme alıyor. Gün 23, daha kaç gün bu soru bilmem ki. Nefes, şükür ki sabah ki meditasyon hala işe yarıyor.

Yavrular beslendikten sonra köşeme çekiliyorum. Kaç saattir telefon elimde, elim, kolum, sırtım uyumuş, kamburum çıkmış. Gözler pörtledi. Bu korona mikrobuyla başımıza bir şey gelmeyecekse (evdeyiz çünkü dikkat ediyoruz kurallara) kesinlikle bir tür beden bozuşması yaşayacağız.
Koltuktan kalkıp hafif bir yürüyüş, nereye mi ? Tuvalete… Sonra da mutfağa… Bir bardak su ve günün diğer yarısını tüketmeye geçiş.

13.15 Bana öğlen yemeği saati- Ergenler için kahvaltı saati tabii ki. Hafif hafif diettetik porsiyonlarda esneme başlıyor.
14.45 Kahvemi alıp koltuğa oturuyorum. Kitap okumaya yelteniyorum. Konsantrasyon sıfırın altı. Ne oldu bana allah aşkına, bir satır okunamıyor.

15.00 Hafif bir yürüyüş. Hakkımız evinden 100mt. Yüzümde maske, elimde eldiven. Komşumla 1mt mesafeyi koruyarak ayak üstü bir sohpet. Portakal ağaçları mis kokutmuş ortalığı. Ağaçlar çiçeklenmiş. Doğa korona ne bilmiyor. 0 panik, kendi yolunda devam.


        






16.00 Yeniden Zoom ancak bu sefer Aile saati -  Kim müsaitse bağlanıyor.  Sadece gülüyoruz, toplu konuşmalarda kimse kimsenin ne dediğini tam duymuyor, bir kakafoni ama olsun gene de aksatmadan her gün 16’da bağlanıyoruz. 3 ülke konuşuyoruz. Ailede yaşları 65 üzerinde olup sokağa hiç çıkamayanlara müthiş moral. Ne pişiyor, ne dizi seyredildi… önemli bilgileri paylaşıyoruz. Ergenler bize zaman zaman katılıyor ki o zaman sohpet daha bir espirili oluyor. Ancak katılmadıkları zaman Zoom esnasında bir uğultu var evde. Ergenler playstationda kendini kaybetmiş. Ekrana sabitlenmiş. 
"DUR, girme, gel kurtar beni, hadi oğlum vursana, in aşağıya burdayım ben, kimse yok orada…" Bu şekilde anlaşılamayan tek kelimelik cümleler, günde bilmem kaç kez maruz kalıyorumç Hele bir de gece yarısından sonra oluncatam bir işkeneye dönüşüyor. Sabır, nefes. Sabahki meditasyondan eser kalmadı…

17.30 Arkadan bir ses, Anne ne yiyeceğiz akşam. Allahım her yapılan fazla yapılıyor, gene bitiyor vallahi anlamıyorum.

18.00 Online lisan kursu. Bir başka telaş. Öğretmen ekranda okuyor, kitaptan takip ediyorum. Hem dinliyorum hem de aynı anda yazıyorum bilmediğim kelimeleri. Ibranice yazılar sağdan sola, latincesi soldan sağa. Bir taraftanda telefondan google translate yapıyorum kelimenin anlamına yoksa parçadaki anlam bütünlüğü kaçacak. Deftere baksam ekrandaki slayt kaçıyor, ekrana baksam kelimenin anlamı kaçıyor. 40dk’da bir zoom kapanıyor. Geri millet bağlanana kadar ders saati kaynıyor.


19.30 Akşam yemeği – Nihayet ev ahalisi geometrik bir noktada toplanıp bütün teknolojik aletlerden uzak sohpet ediyoruz. Bu yetimizi kaybetmemek adına çaba sarfediyoruz. Insan insana sohpetler ve tabii ki de  diyette neymiş kremalı makarna şahaneymiş. Tarif youtube'dan yapanlar ergenler. Sanırım korona sonrası bol açımız, sanatçımız, yazarımız ve psikoloğumuz olacak.


Ve günün en önemli anı. Çöpü kim atacak? Ayakkabı giyinmenin tek  sebebini kimse kaçırmak istemiyor. Eskiden zul gelen bu aksiyonda şimdi derin bir anlam var. 5.katta oturuyoruz ve her seferinde asansör beklemekten şikayet etmek yerine keyifle merdivenleri kullanıyoruz. Az da olsa hareket. Tabii ki eldivenleyim. Hiç bir yere sürünmüyorum. Biriyle karşılaşmamayı diliyerek çöpü atıyorum. Zira karşılaşsam merdivenler o kadar dar ki sosyal mesafeyi korumak imkansız.




Ve saatler 21.00 oldu. Dizi film – hepsi bitti neredeyse ama tavsiye almak için mesajlaşmalar-  ve ortalıkta bir kırmızı çember üzeri LIVE hali. Ha tabii ya kaçan bir şeyler olmasın derdindeyiz.  O live’dan buna, delirmiş gibi at koşan ruhum, o konserden bu tiyatroya, öncesinde müze gezisine koşturmaktan bitik halde yatağa yığılıyor.  

Geçenlerde yazdığım, " dışarıda bir şeyler mi kaçıyor?" yazımın üzerine, "bizimgiller" o FOMO'yu - Fear Of Missing Out -aldilaaaar minik evlerimize soktular !! Fear of Missing Out - On Online (FOMO-OO) yaptılar sessizce.

Orada o online ders var, burada bu Instagram live var, ay dur konuşamayız birazdan online yogam başlayacak, sanatçılardan Live konserler, psikoloğum konuşuyor, Judith masal okuyor, Monologlar Müzesinde tiyatro okumaları, arşivlerini açan harika kurumların sergi ve müzelerini  gezmece,  operalarını ve bale gösterilerini izleme yarışı, tabii bir de Covid-19 aktüelitesini takip derkeeeeeeeen dışarıda birtakım "meşgalelerle" böbürlenen "bizimgiller" şimdi de sanal dünya profesörü kimliğinde "Bilgi Terörü" yayıyor.  Bu tanıdık olan "Birşeyler kaçırıyorum" ruh hali olduğu gibi eve taşındı üstelik daha büyük vicdan azabıyla:
 "E evdesin bol vaktin var, kaçırma !!" ... 
Bedava ya da paralı online her türlü görsele varım da 24 saat yetmiyor arkadaşım ya !! Bir gün 36 saat olsun mu yarrabbim he ne dersin? diye sorasım var.

Bu ne ya allah aşkına yıkanmaya zaman bulamıyorum. Bedenim tıkınmaktan tatlıca genilemiş, haberim yok çünkü aynı lastik belli ev kıyafeti, dipleri beyazlamış, 5cm sonrası kendi rengine dönmüş, devamı kızıl tonlarındaki saçlarımla “Tanrım kurtar beni…” diye bağırıp, ter içinde uykumdan uyanmak istiyorum.
Bu olanlar ancak kabus olabilir değil mi?