Bu sefer seçtiğim konu biraz psikolojik oldu. İnsan zaman içinde gelişen tek hayvan, farkı düşünmesi ve düşündüklerini tecrübe edip kendini düzeltmesidir. İnsan eli değen dut yaprağı ipek olmuş ama sonra tutmuş sandalye için onu kesip kullanmış, yetmemiş yakmış ısınmış, küllerini toprağa sermiş üstüne dut ağacı ekmiş.
Bu yoğun iş haftasında çok fazla bu türle karşı karşıya kaldım. İçimden bu konuyla ilgili birşeyler yazmalıyım dedim .Baktım bu türün içinde birçok 2.Kalite bulunmakta. Ağacı kesip sandalye yapanlardan.. Onların ruhumda açtığı delikleri kapamak içinde tek yol olan yazmayı seçtim. Fazlaca dolmuşum yılbaşı yazısından önce şu kızgın ruhumu dindireyim diye başladım tuşlamaya.
Konum da kompleks olsun istedim.İlişkilerimizde bazen birini tanımlarken, "....ama da komplekli" veya "burnu çok havalarda, kimseyi görmüyor..." dediğimiz olmuştur.
Araştırdım, en sık görülen kompleks, aşşağılık kompleksiymiş.
Neden bu duyguyu hisseder bir insan? eğer kendine olan güveni yoksa.
Neden bir insan güvensiz olur peki? Çocukluk dönemi kötü geçmişse.
Etrfaındaki herkes onu hep eleştirip, aşşağılamışsa, başkalarının çocuklarıyla mukayase etmişse, bu çocuk komplekse aday bir çocuktur.Veya aile içerisinde sürekli kavga, problem yaşanıyorsa; çocuğun temel ihtiyaçları dahi zamanında karşılanmıyor ve talepleri hep baskılanıyorsa; anne babası ayrılmış veya üvey evlat konumundaysa, başkasının yanında"evlatlık" şeklinde bir statüdeyse bu çocuk ve gençlerde aşşağlık kompleksi gelişme riski vardır. Yani işin özeti sevilmeyen çocukta aşağılık hissi oluşur.
Aşşağılık kompleksine sahip kimseler bu durumu gizlemek adına gereğinden fazla özgüvenli görünürler ,en tipik özellikleri eleştirilmeye olan tahammülsüzlükleri ve otokontrollerini çok çabuk kaybedebiliyor oluşlarıdır.
Bu kimse yanlızca başkalArından bir şeyler almaya, onları şu veya bu şekilde bir şeylerden yoksun bırakmaya ve rahatsız etmeye çalışacaktır. Kendi hareketlerinden ötürü başka bir insanın acı çekmesinden de duygulanmayacaktır. Hatta haset öyle bir dereceye varabilecektir ki, bir insan başkalarının acısından zevk duyar hale bile gelebilecektir.
Bünyesinde aşşağılık kompleksi barındıran kişiler her fırsatta kendini ispat etme, kanıtlama, beğendirme çabası içindedir. Üstünlük kurmaya çalışarak yetersizliklerini örtmeye çalışırlar.
Bu kişileri hayatınızda hemen farkedebilirsiniz, belirtileri arasInda;
* Kendisini daha iyi hissetmek için karşısındakine hakaret etmek,
* Eleştirip durmak, bir şeyi beğenmemek,
* Genel bir memnuniyetsiz hali yaratmaktır.
Böyle davranmasının sebebi ise karşındakinin potansiyel gücünden (mesela onun kalbini kıracak gücü gibi) korktuğundan, ve kendini daha düşük bir yaşam formu olarak görmesindendir.
Peki bu kişide aşşağılık değilde büyüklük kompleksi varsa...
Büyüklük kompleksinde de temelde kişinin kendisinden kaçış ve beğenmeyişi vardır. Kişi kendisinden rahatsızdır ve bastırmak için kendisini olmak istediği şekilde görür ve çevresine "bu konumdan seslenir". Çok konuşabilir, yalanlar söyleyebilir.
Tüm Benmerkezci şahsiyetlerde vicdan duygusu gelişmemiştir, acımasızdırlar ve sadistik kişilik özelliği gösterirler. Hepsinde aynı ego sorunları vardır. İki eleştirince egoları düşer, iki iltifata gelemezler hemen egoları tavan yapıverir. Sürekli kendilerine belirli bir ölçüde saygı gösterilmesini isterler. Alıngan olurlar. Eksikliklerinin ön plana çıkmasından hiç hoşlanmazlar. Ön plana çıkmasın diye hatta farklı noktalarına dikkati gereğinden fazla çekerler. Sonuç olarak kendilerini olduklarından başka tanıtırlar insanlara. Bu nedenle samimiyetlerinden şüphe edilmesi normaldir.
Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi; 'Hiçkimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.'
Yaşamın her alanında komplekslerle iç içe olabiliriz. Hepimizde bir, belkide birden fazla vardır ama önemli olan bize itici güç sağlayabilmeleri, bizi motive etmeleri ,o zaman 1.Kalite oluruz işte...
Yoksa 2.Kalitelerle dolu dünyada onları temizlemekten yorgun düşer, kendimize vakit ayırıp 1.Kalite olacak erdemlerimizi geliştiremeyiz.
OH!Rahatladım, yazmak keyifli diyorum ya, sebebi var işte...
KENDİMİ İFADE ETME YÖNTEMLERİME BİR YENİSİNİ EKLEDİM, GELİŞİMİME YARDIMCI OLAN HERKESE DİYECEĞİM O Kİ "HOŞGELDİNİZ!!!!"
17 Aralık 2010 Cuma
11 Kasım 2010 Perşembe
UNDO!
Bu gün 2.senemiz.
Ne garip bir his, 2 senedir O yok ve biz, herşey aynen duruyoruz, gelişiyoruz, ilerliyoruz.
Ne garip O’nun yokluğunda hayatın devam etmesini seyretmek, ne garip hala O varmış gibi yaşamak, konuşmak ama dokunamamak.
Bu yazı konusu aklımdaydı, başka şeylere mal edecektim ama nedense bir türlü yayına sokamadım, tesadüf olmadığına göre bugünü beklermiş bu konu.
Bilgisayarda olan ve hayata adapte edilemeyen bir tuş. Yaptığını geri alma özgürlüğü, yazdığını silebilme ve üstünde oynama yapabilme keyfi. Ne güzel olurdu bu tuş hayatımızda gerçekten var olabilseydi. Ruhum güzel olurdu diyor ama diğer taraftan zihnim koca bir hayır diyor.
Sıkıştım arada.
Neden iyi oluru önce tarttım ve bakın neler çıktı karşıma;
13 yaşında genç bir kız, bu hayattan kurtulma fikrine kapılıp terk etti bu dünyayı.Buna undo tabiiki.
Minnacık bir yavru, annesinin , babasının bir tanesi, nar tanesi.Kötü bir hastalık aldı onu onların sıcacık kucağından geriye gözyaşı ve çaresizlik bırakarak. Buna undo tabiiki.
Bir ev dolusu insan gözü yaşlı, inanmıyor o mahallenin en iyi niyetli insanının bir anda karanlığa göçüşüne, hepimiz ağlıyoruz ama geri getirmek mümkün değil. Bir undo daha.
Genç, akıllı hepimizi kılı kırk yararak sorguya çeken heybetli adam, neden seçtin bu gidişi, neden hiç birimizin koluna sarılıp bırakmayın beni demedin, şimdi o uzakta ve buna undo istiyorum.
Kimi gidişler benim ailem içinde, kimi değil ama hepsi benim tanıdığım sevdiklerim.Ama öyle biri var ki buna UNDO şart.
AŞKIM, en çok çocuklarım , annen baban ve benim adıma şiddetle UNDO istiyorum. Hemde seninle dolu bu yeni günün sabahında...Kalmadık mı yeterince ayrı, bulamazmı biri bu tuşun yerini...
Birden hayır diyen zihnim isyanlarda, sen ne dersin, ne arzularsın bilemezsin der gibi bana hayretle bakıyor. Şaşkınım, nasıl yani der gibi...
Neden UNDO olmasın istersin, istemezmisin tüm sevdiklerin, tüm kaçırdığın şanslar tekrar geri dönsün, yeniden en keyifli halleri yaşayasın.
HAYIR dedi gene ısrarla.Peki bir dinleyelim o zaman neden bu kadar şiddetle hayır bu tuşun varlığına.
1.sebep herşey yaşandı ve bitti, bunu kabul edersek huzurlu yaşayabiliriz,aksi takdirde hep geçene bağlı bir hayat ileriyi görmeni engeller.
2.sebep geri getirme tuşun olunca stresler, çırpınmalar, dertler, sıkıntılar önce güzel olarak yeniden başlayacak, sonunu bildiğin bir hikayeyi sana tekrar yaşatacak, daha çok kalp ağrısı sana.
3. ve bence en önemlisi zaman geriye döndüğünde sen o zamanı yaşayan biri olarak aynı insan olarak kalmadığını farkedip başka UNDO ihtiyaçları içinde olacaksın ki bu senin sonun olur.
Şaşırmıştım, hayırı savunan zihnimin bir oyunu mu bu bana diye de tekrar tekrar ruhumdaki ağırlığını kontrol ettim ve haklı buldum zihnimi. Doğru, undo bana o anı geri getirebilir ama o anla yeniden yaşama seçeneğimi seçmeme hakkımıda doğuracağından bu tuşun olmaması bir tesadüf olmamalı.
Sizlerde bakın hayatınıza, ne kadar çok UNDO yapmak isteyeceğiniz şeyler vardır, acaba gerçekten UNDO yapmak istermiydiniz....
Ne garip bir his, 2 senedir O yok ve biz, herşey aynen duruyoruz, gelişiyoruz, ilerliyoruz.
Ne garip O’nun yokluğunda hayatın devam etmesini seyretmek, ne garip hala O varmış gibi yaşamak, konuşmak ama dokunamamak.
Bu yazı konusu aklımdaydı, başka şeylere mal edecektim ama nedense bir türlü yayına sokamadım, tesadüf olmadığına göre bugünü beklermiş bu konu.
Bilgisayarda olan ve hayata adapte edilemeyen bir tuş. Yaptığını geri alma özgürlüğü, yazdığını silebilme ve üstünde oynama yapabilme keyfi. Ne güzel olurdu bu tuş hayatımızda gerçekten var olabilseydi. Ruhum güzel olurdu diyor ama diğer taraftan zihnim koca bir hayır diyor.
Sıkıştım arada.
Neden iyi oluru önce tarttım ve bakın neler çıktı karşıma;
13 yaşında genç bir kız, bu hayattan kurtulma fikrine kapılıp terk etti bu dünyayı.Buna undo tabiiki.
Minnacık bir yavru, annesinin , babasının bir tanesi, nar tanesi.Kötü bir hastalık aldı onu onların sıcacık kucağından geriye gözyaşı ve çaresizlik bırakarak. Buna undo tabiiki.
Bir ev dolusu insan gözü yaşlı, inanmıyor o mahallenin en iyi niyetli insanının bir anda karanlığa göçüşüne, hepimiz ağlıyoruz ama geri getirmek mümkün değil. Bir undo daha.
Genç, akıllı hepimizi kılı kırk yararak sorguya çeken heybetli adam, neden seçtin bu gidişi, neden hiç birimizin koluna sarılıp bırakmayın beni demedin, şimdi o uzakta ve buna undo istiyorum.
Kimi gidişler benim ailem içinde, kimi değil ama hepsi benim tanıdığım sevdiklerim.Ama öyle biri var ki buna UNDO şart.
AŞKIM, en çok çocuklarım , annen baban ve benim adıma şiddetle UNDO istiyorum. Hemde seninle dolu bu yeni günün sabahında...Kalmadık mı yeterince ayrı, bulamazmı biri bu tuşun yerini...
Birden hayır diyen zihnim isyanlarda, sen ne dersin, ne arzularsın bilemezsin der gibi bana hayretle bakıyor. Şaşkınım, nasıl yani der gibi...
Neden UNDO olmasın istersin, istemezmisin tüm sevdiklerin, tüm kaçırdığın şanslar tekrar geri dönsün, yeniden en keyifli halleri yaşayasın.
HAYIR dedi gene ısrarla.Peki bir dinleyelim o zaman neden bu kadar şiddetle hayır bu tuşun varlığına.
1.sebep herşey yaşandı ve bitti, bunu kabul edersek huzurlu yaşayabiliriz,aksi takdirde hep geçene bağlı bir hayat ileriyi görmeni engeller.
2.sebep geri getirme tuşun olunca stresler, çırpınmalar, dertler, sıkıntılar önce güzel olarak yeniden başlayacak, sonunu bildiğin bir hikayeyi sana tekrar yaşatacak, daha çok kalp ağrısı sana.
3. ve bence en önemlisi zaman geriye döndüğünde sen o zamanı yaşayan biri olarak aynı insan olarak kalmadığını farkedip başka UNDO ihtiyaçları içinde olacaksın ki bu senin sonun olur.
Şaşırmıştım, hayırı savunan zihnimin bir oyunu mu bu bana diye de tekrar tekrar ruhumdaki ağırlığını kontrol ettim ve haklı buldum zihnimi. Doğru, undo bana o anı geri getirebilir ama o anla yeniden yaşama seçeneğimi seçmeme hakkımıda doğuracağından bu tuşun olmaması bir tesadüf olmamalı.
Sizlerde bakın hayatınıza, ne kadar çok UNDO yapmak isteyeceğiniz şeyler vardır, acaba gerçekten UNDO yapmak istermiydiniz....
13 Ekim 2010 Çarşamba
Per Chi!
Bir haber alırsınız keyifle okuduğunuz bir kitabın fimi çevriliyormuş diye. Böyle zamanlarda benim hep içim burkulur, ne de olsa kitap öyle keyifli ve benim hayal gücüm öyle yücedir ki hangi yönetmen onu gerçekten benim algıladığım düzeyde sunabilir.
Bazen yönetmenler şaşırtabiliyor yada görsel güzellik, müzikle birleşince inanılmaz keyif verebiliyor tabii ki istisnalar kaideyi bozmaz.
![]() |
| Spanish steps March '10 |
Günün ortasında, bağımsız çalışma kurallarıma uygun olarak, dün 22'de eve gelince kendime verdiğim ödül bu oldu; hele yarın da geç saatlere kadar kalacağım düşünülürse.
Kitap çok etkileyiciydi. Benim için en etkili bölüm tabii ki İtalya idi ve filmde de bence aynen öyle oldu.
Neden İtalya bu kadar etkileyebiliyor insanı.
Sevdiğim bir dostum demişti Ta-rı eğer 10 yetenek verdiyse insanlığa, bunun 9 tanesi Made in Italy.
Yemek, tarih, lisanin müzikalitesi, aile birliği yasası, yakışıklı erkekler, AŞK, SEX, AYAKKABI, moda, araba....daha ne ister insan hayattan.
Filmi izlerken de kitaptaki gibi en etkilendigim an, Liz'in hayat boyu yanında biri ile beraber yaşama halini şiddetle değiştirme isteğiydi.
Her ne kadar italya'da zorlandıysa da Bali'ye kadar yalnızlığını sürdürdü. Hatta Bali'de bile son ana kadar.
Etkilendim çünkü isteğim dışıda olsa bulunduğum andaki durumum bu . Kendimi bulma yolculuğum.
Benim dövme yaptırmam bu dönemin başlangıcı idi. Şimdi daha net görebiliyorum, zor olsada insan bazı dönemleri yalnız geçirmeli çünkü ancak o zaman kendisini tanıma şansı elde ediyor.
Yıkım dönüşüme giden yoldur dedi Ketut!
Bu yol kolay değil ama yola çıkmakta cesaret ister. Dükkanda gördüğün ipek geceliğe sadece kendinin dokunacağını bilerek almak, en güzel şarabı sadece kendin için içmek ve güneşin doğuşunu ruhun için yalnız seyretmek cesaret ister yanında gözyaşı bazen çerez olabilir.Düşünceler kafamda dolanıyor ve gene takılıyor gerçeğin kurduğu ağa; Acaba insan düşüncelerinide kıyafetlerini seçer gibi seçebilir mi?
Sanırım cevap evet, Yalnız başına olmayı ürkütücü değil de geliştirici bir eylem ve kısa süreli bir uygulama olarak seçme konusunda film beni oldukça cesaretlendirdi ve bir anda kendimi tam 15 ay öncesinde bir iş görüşmesindeki soruyu cevaplarken buluverdim.
"Yurtdışına seyahat engelin var mı? ve yurtdışında araba kullanabilirmisin?"
İnsan iş görüşmesinde karşısındakini etkilemek adına evet diyebilir ama böyle bir soruya evet demek bunu sizden isteyecekler ve o gün sadece etkileme sanatınız işe yaramayacak demek olduğundan isteyerek ve inanarak bir evet demiştim.
Nitekimde cevabım çok kısa zamanda sık sık olmak üzere gerçek oldu. Kimi için sıkıcı, kimi için ürkütücü olabilecek bu serüven benim için yeni hayat düzenimde kendimi tanımaya eş değer oldu.
Gittiğim her yerin sokaklarında yürüdüm, insanlarını izledim, alışkanlıklarını seyrettim, metrosuna, otobüsüne bindim. Meydanlarının resimlerini çektim, kayboldum, tek başıma güzel bir restorantta yemek yeyip, şarap ısmarladım herşeyden önemlisi o ülkenin bana neler kattığını kendimce not aldım. Yanıma hiç kimseleri yaklaştırmadım. Eski ile anı karşılaştırmadan keyifle otelime dönüp yatıp uyudum. Her seyahatte bunu yeniden tekrarladım.
Artık eskisinden daha yalnız ve daha güçlü olmuştum. Oysa film sonuna kadar, her kadının bir eşe ihtiyacı olduğunu savunuyor. İçinde bulunduğun fırtınanın ortasından kaçıp kurtulmak, arkanda geçmişin izlerini bırakarak bi yolda ilerlemek, ne dersiniz sizce bu iyi bir gelişme mi? Sonunda da baş karakter dengesinin bozulacağını bilsede, bu suya kendini atıverdi. Suyun içi güven ve sevgi dolu olmalı ama nedense karışımda hayal kırıklığı ve gözyaşı da mevcut. Karşısındakine güvenmek gerekiyormuş ancak o zaman doğru bir ilişki kurulabileceğini anlatarak, alt üst olsan bile ne farkeder zaten nerden de biliyorsun altının üstünden iyi olmayacağını diyen Elif Şafağın satırlarını bize hatırlatırcasına...
Öyleyse güvenmek benim için yeni bir yol ve yeni bir deneyim olacak, anlayacağınız herşey kendim için yani PER CHİ.
29 Eylül 2010 Çarşamba
MUTLULUK PAYLAŞINCA GÜZELDİR!
Her sabah aynı rutin. Kalk, yüzünü yıka, dolapta dört dön geceden hazırlamadıysan kıyafetleri, bin bir araca ve düş kör karanlik yollara.Aslında tarifsiz bir mutlulukla dolusundur, ne de olsa binlerce insanın iş bulabilme ümidiyle uyandığı yeni güne sen bir iş sahibi olarak başlamışsındır, hem de kazanç sağladığın bir iş. Onun sayesinde hayatta kalma savaşın zafere ulaşıyordur. Hem gerilir, hem gevşersin. Rutindir her sabah aynı fincan, aynı ekran,aynı insanlar. Tek fark değişen kıyafetlerdir.
Herkes bu şekilde bir yerlerde çalışır ama bazı calışanlar farklıdır. Onlar iş arkadaşlığı kavramını, dostluk çerçevesinde, harici alanda da HARMANLIyabilinlerdir. Kac tanedir, kac kisiye nasip olur, kaç kişi bunu ister!
İnsan iş yerinde elinde olmadan başka bir kişiliğe bürünür. İşi gereği sert olabilir oysa harici ortamda çokta matrak bildiğiniz biridir.
Anlaşılması çok güç olduğunu düşündüğünüz bir iş arkadaşınızın ise son derece hoş sohpet olması mutemeldir.
Büyük şirketler bunu anlamak ve ortaya çıkarmak için bir dizi aktivite uyguluyorlar. Paralel çalışma ortamlarındaki insanların daha yakın olmalarını sağlayacak ortamlar yarattıklarında daha verimli çalışmaların ortaya çıktığını keşfetmiş olacaklar ki organizasyon yapan firma sayısında hayli artış var.
Ben öyle büyük firmalarda çalışma şansına - veya şanssızlığına bilemiyorum - sahip olmadım. Genelde çok ama çok küçük işletmelerde bulundum. Sanırım daha kalabalık ortamlarda çalışınca prosedürler filan beni sıkıyor. Küçük yerlerde çalışınca herkes herkesi tanıyor hemde derin derin tabii ki kişi kendini gerçek yüzü ile tanıtırsa.
Son ayrıldığım yer sanırım iş hayatımdaki en kalabalık ortamlardan biriydi. Ama şanslıydım çünkü iş arkadaşlığımızı harici ortama harmanlayabildik.
İş desteğiyle başlayan yüzeysel ilişki bir baktık ki uzun yollar katetmiş ve çok değerli olmuş. 13 ay gibi kısa bir sürede birbirimiz için bazen güzel bazende eleştirisel sözler sarfettik ama hiç kırıcı olmadık. Çünkü aramızda hırs ve tutku yoktu. Herkes kendi alanında, herkes kendi derdinde.
Bir gün geldi ve ben ortamdan şahsi kararlarımdan dolayı ayrılma yolunu seçtim. Kararı aldığım gün uçak koltuğunda, 31 Aralık 2009 gecesinde verdiğim sözü yineledim.
" Şartlar ne olursa olsun, hayatıma renk katan hiçkimseyi hayatımdan uzaklaştırmayacağım."
Gerçekten olacağından emindim ama bunu kendime ispat etmem gerekiyordu. Hayat düğümleri kendi attığı gibi çözmen için kullanma kılavuzunuda yanında verirmiş.
Fotograf bende bir tutku olmadı yazı yazmak ve kurgulamak kadar ama yazmayı sevdiğimden görüpte etkilendiğim bazı resimler için beynimin kıvrımlarının içinde küçük hikayeler oluşuyor.
Ne çok resim ve ne çok hikayem vardır bilseniz gülersiniz. Genç kızken bir çocuğa aşık olmuştum.O çok güzel resim çekerdi, bende şiir yazardım. Hala saklarım. Birgün bunları birleştirdik ve o gün aldığım haz bugün bu dostlukla bana geri döndürdü zamanı.
Resimlerine küçük hikayeler yazmayı teklif ettiğimde, bundan keyif alacağını söylemişti ,ben kendime bu dostluğun uzun olacağını o evet cevabıyla ispat etmiştim. Sıra ona aynı duyguyu yaşatma zamanı geldiğinde, hayatımda çok değer verdiğim, kız kardeşim sayabileceğim, dünyanın en sabırlı ama bir o kadar da içi fırtınalı bu küçük kızın hayalini gerçekleştirme şansıyla çakıştı.
Biri eşiyle birlikte cesurca bir davranışta bulunup kendine çıktığı meşakatli ve ömür boyu sürecek bir yolu siyah beyaz karelerde yaşatmak isteyen, bir diğeri hayatın anlamına küçücük bir gözden bakan profesyonel ruhlu bir amatör . Bendeniz de bu ikilinin arasını bulan çöpçatan:)
Ortaya çıkan kareler birbirinden muhteşemdi, bir Cumartesi sabahı bu kadar keyifli olabilirdi.
Ancak gün böyle bitmedi. Dostluklar yeni dostlar yaratırmış ve her yeni dost sana senden bir parçayı daha görmen için ayna olurmuş.
Güneşli bir günü geceye kavuşturup bir güzelliğe daha imza attık 20 küsür senelik arkadaşlarımla. Onların varlığı ile daha da bir keyifliydim.
Bir başka keyif te bu ortama çocuklarımında dahil olmasıydı. Benim çocuklarım ilk defa outdoor bir faaliyetinin parçası oldular. İlk defa gece açık havada sinema seyrettiler, ilk defa battaniyeler altında ayı izlediler, ilk defa bu kadar büyük bir ateşe yaklaştılar.
Seçilen filmde bir tesadüf değildi ve iyi bir seçim olduğuna inandığım gerçek bir dram seyrettik.
" IN TO THE WILD "
Genç Christopher McCandless’ın ilham veren gerçek hikayesinden uyarlanan Into the Wild, rahat ve konforlu yaşamını terk ederek Alaska’nın kırsalında hayatının en büyük meydan okumasını gerçekleştirmek ve özgürlüğü yaşamak ve kendi içindeki "Öz insanı " bulmak için yollara düşen, Christopher’ın hikayesini anlatıyor film.
Her birimiz bir başkasının hayatında izler bırakırız yeter ki izler takip edildiğinde uçuruma çıkarmasın bizi.
Bu yazıyı bana yazdıran 2 kişiye; İyi ki hayatımdasınız....Mutluluk paylaşınca güzeldir.
Herkes bu şekilde bir yerlerde çalışır ama bazı calışanlar farklıdır. Onlar iş arkadaşlığı kavramını, dostluk çerçevesinde, harici alanda da HARMANLIyabilinlerdir. Kac tanedir, kac kisiye nasip olur, kaç kişi bunu ister!
İnsan iş yerinde elinde olmadan başka bir kişiliğe bürünür. İşi gereği sert olabilir oysa harici ortamda çokta matrak bildiğiniz biridir.
Anlaşılması çok güç olduğunu düşündüğünüz bir iş arkadaşınızın ise son derece hoş sohpet olması mutemeldir.
Büyük şirketler bunu anlamak ve ortaya çıkarmak için bir dizi aktivite uyguluyorlar. Paralel çalışma ortamlarındaki insanların daha yakın olmalarını sağlayacak ortamlar yarattıklarında daha verimli çalışmaların ortaya çıktığını keşfetmiş olacaklar ki organizasyon yapan firma sayısında hayli artış var.
Ben öyle büyük firmalarda çalışma şansına - veya şanssızlığına bilemiyorum - sahip olmadım. Genelde çok ama çok küçük işletmelerde bulundum. Sanırım daha kalabalık ortamlarda çalışınca prosedürler filan beni sıkıyor. Küçük yerlerde çalışınca herkes herkesi tanıyor hemde derin derin tabii ki kişi kendini gerçek yüzü ile tanıtırsa.
Son ayrıldığım yer sanırım iş hayatımdaki en kalabalık ortamlardan biriydi. Ama şanslıydım çünkü iş arkadaşlığımızı harici ortama harmanlayabildik.
İş desteğiyle başlayan yüzeysel ilişki bir baktık ki uzun yollar katetmiş ve çok değerli olmuş. 13 ay gibi kısa bir sürede birbirimiz için bazen güzel bazende eleştirisel sözler sarfettik ama hiç kırıcı olmadık. Çünkü aramızda hırs ve tutku yoktu. Herkes kendi alanında, herkes kendi derdinde.
Bir gün geldi ve ben ortamdan şahsi kararlarımdan dolayı ayrılma yolunu seçtim. Kararı aldığım gün uçak koltuğunda, 31 Aralık 2009 gecesinde verdiğim sözü yineledim.
" Şartlar ne olursa olsun, hayatıma renk katan hiçkimseyi hayatımdan uzaklaştırmayacağım."
Gerçekten olacağından emindim ama bunu kendime ispat etmem gerekiyordu. Hayat düğümleri kendi attığı gibi çözmen için kullanma kılavuzunuda yanında verirmiş.
Fotograf bende bir tutku olmadı yazı yazmak ve kurgulamak kadar ama yazmayı sevdiğimden görüpte etkilendiğim bazı resimler için beynimin kıvrımlarının içinde küçük hikayeler oluşuyor.
Ne çok resim ve ne çok hikayem vardır bilseniz gülersiniz. Genç kızken bir çocuğa aşık olmuştum.O çok güzel resim çekerdi, bende şiir yazardım. Hala saklarım. Birgün bunları birleştirdik ve o gün aldığım haz bugün bu dostlukla bana geri döndürdü zamanı.
Resimlerine küçük hikayeler yazmayı teklif ettiğimde, bundan keyif alacağını söylemişti ,ben kendime bu dostluğun uzun olacağını o evet cevabıyla ispat etmiştim. Sıra ona aynı duyguyu yaşatma zamanı geldiğinde, hayatımda çok değer verdiğim, kız kardeşim sayabileceğim, dünyanın en sabırlı ama bir o kadar da içi fırtınalı bu küçük kızın hayalini gerçekleştirme şansıyla çakıştı.
Biri eşiyle birlikte cesurca bir davranışta bulunup kendine çıktığı meşakatli ve ömür boyu sürecek bir yolu siyah beyaz karelerde yaşatmak isteyen, bir diğeri hayatın anlamına küçücük bir gözden bakan profesyonel ruhlu bir amatör . Bendeniz de bu ikilinin arasını bulan çöpçatan:)
Ortaya çıkan kareler birbirinden muhteşemdi, bir Cumartesi sabahı bu kadar keyifli olabilirdi.
Ancak gün böyle bitmedi. Dostluklar yeni dostlar yaratırmış ve her yeni dost sana senden bir parçayı daha görmen için ayna olurmuş.
Güneşli bir günü geceye kavuşturup bir güzelliğe daha imza attık 20 küsür senelik arkadaşlarımla. Onların varlığı ile daha da bir keyifliydim.
Bir başka keyif te bu ortama çocuklarımında dahil olmasıydı. Benim çocuklarım ilk defa outdoor bir faaliyetinin parçası oldular. İlk defa gece açık havada sinema seyrettiler, ilk defa battaniyeler altında ayı izlediler, ilk defa bu kadar büyük bir ateşe yaklaştılar.
Seçilen filmde bir tesadüf değildi ve iyi bir seçim olduğuna inandığım gerçek bir dram seyrettik.
" IN TO THE WILD "
Genç Christopher McCandless’ın ilham veren gerçek hikayesinden uyarlanan Into the Wild, rahat ve konforlu yaşamını terk ederek Alaska’nın kırsalında hayatının en büyük meydan okumasını gerçekleştirmek ve özgürlüğü yaşamak ve kendi içindeki "Öz insanı " bulmak için yollara düşen, Christopher’ın hikayesini anlatıyor film.
Aslında hepimiz çoğu kez yaşam tarzımızdan sıkılırız. Betonların arasına sıkışıp kalmış teknolojinin, eğitimin ve paranın birer bağımlısı olarak yaşayıp gideriz.
Değiştiremeyiz sanırım hiçbirimiz Chris kadar cesaretli değiliz. Bütün bunları geride bırakmak üstelik önünde oldukça rahat bir yaşamı olmasına rağmen doğayı ve doğalı seçmek ve insanlardan kaçmak ama tanıştığı her insanda izler bırakmak. (Filmin sonunu söylemeyeceğim hepinize seyretmenizi tavsiye ediyorum.)
Her birimiz bir başkasının hayatında izler bırakırız yeter ki izler takip edildiğinde uçuruma çıkarmasın bizi.
Bu yazıyı bana yazdıran 2 kişiye; İyi ki hayatımdasınız....Mutluluk paylaşınca güzeldir.
![]() |
| Baby on board SOON!!! |
2 Eylül 2010 Perşembe
DERİN MAVİ...
Siz hiç 5gün dar bir alanda, hiç karaya ayak basmadan, su üstünde yaşadınız mı?
Yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim, buradaki zevk amaçlı bir karaya ayak basmama halidir.Bundan kazanç sağlayanlara kolay gelsin diyorum çünkü bu 5 günde bizi şımartan bir dediğimizi iki etmeyen, başta GÜNAY Kaptan ,AYHAN-her eve lazım - ve aşçımız TUNCAY’a sevgilerimi iletiyorum:)
Cevabınız evetse, bu evrenin şanslı 1%’inin içindesiniz demektir. Çünkü Mavi Yolculuktan nasibinizi almışsınızdır.
Kalabalık, gürültülü, yeme ve sanal eğlenme üstüne yapılanmış full pansiyon tatil köylerine verdiğiniz paraların karşılığından memnun kalmayıp bunu denemişsinizdir. Sözüm Fethiye Hillside’dan dışarı diye de yazmadan edemeyeceğim. Aldığı para ÇOK olsada her kuruşunu her yönden tatmin eden bence tek tatil köyüdür diyebilirim.
Bir insan, bir şeyi şiddetle isterse ve bunu hedeflerse, başarmaması için hiçbir neden olmadığını da ispat etmiş bulunmaktayım. 27 senedir hayal ettiğim deniz üstünde kalma hali, hayal ürünü olmaktan çıkıp
kanlı canlı bir gerçeğe dönüştü. Çıkışımı sabote edecek tüm engellere “İPTAL” tüm şanslara da – reklam olarak Groupama Sigorta - “HOŞGELDİNİZ!” dedikten sonra yoldayım.
Tabii bu kadar gün karayla ilişkiniz kesilirse ve 24mtr içinde komün hayatlar paylaşılırsa, bana yazmak için malzeme çıktı.
Gene ellerim düşünceleri kovalar ve koordinatlar 36 982 N - 27 513 E gösterirken, hava açık, güneş gülümserken, yürek dolu ve huzur halindeyken, rüzgar seni coştururken ve teknoloji harikası BB varken, klavyeden çıkanlar bunlar;
15 kişiyiz! 12 havari yerine 15 havari...

Takibinde olduğumuz mesih ise HUZUR!
En küçüğümüz 10, en büyüğümüzün yaşı hiç önemli değil. Bu dar alanda herkes çocuk, herkes keyifli.
Tura 2 eksikle başladık ama hiçbir şey tesadüf değildir söylemiyle onu ve kendimizi rahatlatmanın ardından geçmiş olsun dileklerimizle yerleştik kamaralara hem de Kim? Hangisi? derdi tasasına düşmeden.
Tuvaletin kapısı var mı?
Rotamız ne?
Çocukları oyalayacak oyun getiren var mı?
Tekne bizi nereden alacak?
Hangi koyları gezeceğiz?
Gibi sorularıma, son gün son dakika bilgi almanın paniğini bastıran ben, kendimi ilk defa bir başkasının planına mükemmel olacağı niyetiyle teslim ettim.
Her grubun bir lideri vardır, kendisi bunu kabul etmese de O herkesi organize eden ve turun en hayrımıza geçmesine niyet eden canim F’ Vitaminim, herşeyi plansız planlayarak, birleşmesi hiçte tesadüf olmayan bu gruba marş aldırdı. Benimde hayalimi gerçeğe dönüştürdü.
Herkes kendi derin mavisiyle burada.
Herkes kendi zihnindeki JAWS’larıyla burada. Her gün bir tane daha suya bırakıldı ve üstüne OH! çekildi derin derin.
Teknenin mükemmel olmasını sağlayan, hepimizin farklı olup ortak güneşimizin “Olumlu Düşünce Üretme” hali olmasıydı.
Biliyorum, bazılarınız gülebilir yada katılmayabilir ama biz 15 kişi en derin mavilerimizi tanıdık bu deniz üstü halimizde. Herbirimizin hayatlarında bastırılmış, üstü özenle örtülmüş derin mavileri , azda olsa – bazılarımız için ÇOK - güneşe doğru itekleyebildik. Aramızda bir deli, bir tetikçi, bir kaç tane de cadı var. Bir de üfürükçü diye dalgaya aldığımız nefes koçumuz, olumlamalara destek veren ve bunu kutusuna 5TL almadan yapan. Ben hariç herkesin katıldığı seanslardan herkes gülen bir yüz ifadesiyle, yeni bir şey keşfedip çıktı. Neden ben yoktum derseniz, bu teknede o derin mavidekilerin beni ele geçirip mutsuz etmesini istemedim. AMA kaçış olmadığını biliyoruz ve bir puro dumanında benimkiler su üstüne çıktı. Anılar geri geldi, beni taa düğün günüme kadar gerilere ve derinlere itti. Şarap kadehimin yardımıyla ve birkaç satır duygu karalamasıyla derinliklerden azda olsa yukarıya itildiler.
Kaç tane Jaws saldık sulara, hayat nasıl daha güzel olabilir, idam gerekli mi? diye tartışarak, arada bir ilişkilerin “tercihlerini” şaşırarak geçirdik 5gün karadan uzakta ıssız, bizleri ağırlayan Bodrum koylarında.
Denizin renginin bu kadar mavi olduğunu, kendimizi suyun arınma gücüyle şeffaf hale getirebildiğimizi, balıkların insanlarla aynı ortamda yaşabildiğini, gülmenin bulaşıcı olduğunu, resim çekmenin anıları tazelediğini yeniden keşfettik.
Kimsenin bozuk yayın yapmadığı zaten yayına sebep verecek hiçbir vericinin de olmadığı mekanımızda, ne bir ilaç, ne bir hastalık, ne de bir arı sokması hali oluşmadan, aşırı sıcaktan kavrulmadan yada kırılan keyif kadehlerinin hiç birinden yaralanmadan noktalı virgülledik.
Ben ilaç taşıdım neme lazım halimden ama gayet iyi biliyordum ki böyle bir ortamda sorunlar bizden uzak çünkü olumlama her şeyin kusursuz olması yönündeydi.
Çünkü 5 günde duyulan tek ses buydu, ekosu da DERİN MAVİDEN
“Gene bekleriz oldu...”
Yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim, buradaki zevk amaçlı bir karaya ayak basmama halidir.Bundan kazanç sağlayanlara kolay gelsin diyorum çünkü bu 5 günde bizi şımartan bir dediğimizi iki etmeyen, başta GÜNAY Kaptan ,AYHAN-her eve lazım - ve aşçımız TUNCAY’a sevgilerimi iletiyorum:)
Cevabınız evetse, bu evrenin şanslı 1%’inin içindesiniz demektir. Çünkü Mavi Yolculuktan nasibinizi almışsınızdır.
Kalabalık, gürültülü, yeme ve sanal eğlenme üstüne yapılanmış full pansiyon tatil köylerine verdiğiniz paraların karşılığından memnun kalmayıp bunu denemişsinizdir. Sözüm Fethiye Hillside’dan dışarı diye de yazmadan edemeyeceğim. Aldığı para ÇOK olsada her kuruşunu her yönden tatmin eden bence tek tatil köyüdür diyebilirim.
Bir insan, bir şeyi şiddetle isterse ve bunu hedeflerse, başarmaması için hiçbir neden olmadığını da ispat etmiş bulunmaktayım. 27 senedir hayal ettiğim deniz üstünde kalma hali, hayal ürünü olmaktan çıkıp
![]() |
| Yoldayız... |
Tabii bu kadar gün karayla ilişkiniz kesilirse ve 24mtr içinde komün hayatlar paylaşılırsa, bana yazmak için malzeme çıktı.
Gene ellerim düşünceleri kovalar ve koordinatlar 36 982 N - 27 513 E gösterirken, hava açık, güneş gülümserken, yürek dolu ve huzur halindeyken, rüzgar seni coştururken ve teknoloji harikası BB varken, klavyeden çıkanlar bunlar;
15 kişiyiz! 12 havari yerine 15 havari...

Takibinde olduğumuz mesih ise HUZUR!
En küçüğümüz 10, en büyüğümüzün yaşı hiç önemli değil. Bu dar alanda herkes çocuk, herkes keyifli.
Tura 2 eksikle başladık ama hiçbir şey tesadüf değildir söylemiyle onu ve kendimizi rahatlatmanın ardından geçmiş olsun dileklerimizle yerleştik kamaralara hem de Kim? Hangisi? derdi tasasına düşmeden.
Tuvaletin kapısı var mı?
Rotamız ne?
Çocukları oyalayacak oyun getiren var mı?
Tekne bizi nereden alacak?
Hangi koyları gezeceğiz?
Gibi sorularıma, son gün son dakika bilgi almanın paniğini bastıran ben, kendimi ilk defa bir başkasının planına mükemmel olacağı niyetiyle teslim ettim.
Her grubun bir lideri vardır, kendisi bunu kabul etmese de O herkesi organize eden ve turun en hayrımıza geçmesine niyet eden canim F’ Vitaminim, herşeyi plansız planlayarak, birleşmesi hiçte tesadüf olmayan bu gruba marş aldırdı. Benimde hayalimi gerçeğe dönüştürdü.
Herkes kendi derin mavisiyle burada.
Herkes kendi zihnindeki JAWS’larıyla burada. Her gün bir tane daha suya bırakıldı ve üstüne OH! çekildi derin derin.
Teknenin mükemmel olmasını sağlayan, hepimizin farklı olup ortak güneşimizin “Olumlu Düşünce Üretme” hali olmasıydı.
Biliyorum, bazılarınız gülebilir yada katılmayabilir ama biz 15 kişi en derin mavilerimizi tanıdık bu deniz üstü halimizde. Herbirimizin hayatlarında bastırılmış, üstü özenle örtülmüş derin mavileri , azda olsa – bazılarımız için ÇOK - güneşe doğru itekleyebildik. Aramızda bir deli, bir tetikçi, bir kaç tane de cadı var. Bir de üfürükçü diye dalgaya aldığımız nefes koçumuz, olumlamalara destek veren ve bunu kutusuna 5TL almadan yapan. Ben hariç herkesin katıldığı seanslardan herkes gülen bir yüz ifadesiyle, yeni bir şey keşfedip çıktı. Neden ben yoktum derseniz, bu teknede o derin mavidekilerin beni ele geçirip mutsuz etmesini istemedim. AMA kaçış olmadığını biliyoruz ve bir puro dumanında benimkiler su üstüne çıktı. Anılar geri geldi, beni taa düğün günüme kadar gerilere ve derinlere itti. Şarap kadehimin yardımıyla ve birkaç satır duygu karalamasıyla derinliklerden azda olsa yukarıya itildiler.
Kaç tane Jaws saldık sulara, hayat nasıl daha güzel olabilir, idam gerekli mi? diye tartışarak, arada bir ilişkilerin “tercihlerini” şaşırarak geçirdik 5gün karadan uzakta ıssız, bizleri ağırlayan Bodrum koylarında.
Denizin renginin bu kadar mavi olduğunu, kendimizi suyun arınma gücüyle şeffaf hale getirebildiğimizi, balıkların insanlarla aynı ortamda yaşabildiğini, gülmenin bulaşıcı olduğunu, resim çekmenin anıları tazelediğini yeniden keşfettik.
Kimsenin bozuk yayın yapmadığı zaten yayına sebep verecek hiçbir vericinin de olmadığı mekanımızda, ne bir ilaç, ne bir hastalık, ne de bir arı sokması hali oluşmadan, aşırı sıcaktan kavrulmadan yada kırılan keyif kadehlerinin hiç birinden yaralanmadan noktalı virgülledik.
Ben ilaç taşıdım neme lazım halimden ama gayet iyi biliyordum ki böyle bir ortamda sorunlar bizden uzak çünkü olumlama her şeyin kusursuz olması yönündeydi.5 öğün – daha fazla yedik ama yazmaya gerek yok, ara öğünün resmi yanda - yemek yiyip hiç kusmayan – aşçı bizim damak zevkimize çok uygun çıktı;Neden acaba? - , midesi bozulmayan, içip sarhoş haliyle tüm derin mavisindekilerden sıyrılırken ağlamayıp gülen, bol toleranslı, çok kahkahalı ekibimizin adını ben “ HAHAHA” koydum.
Çünkü 5 günde duyulan tek ses buydu, ekosu da DERİN MAVİDEN
“Gene bekleriz oldu...”
17 Ağustos 2010 Salı
DEĞİŞİM BAŞLASIN !
Bol alıntılı bir yazıyı okumaya başlıyorsunuz.
Birinci alıntı tarzına hayran olduğum Paulo Coelho'dan... ve tam anlamıyla olsun diye orginal halinde , tercümesiz.
"If your mind remains unchanged, you are re-creating every day the same world and the same devils.
To see angels flying around, use your wing”
39 yaşındayım. Yaşımı söyleyemeyecek yaşlardan uzak olduğumu düşünmekle birlikte, bu yaş dönemi içindeki yaşanmışlıkların, benden kaç yaş aldığını sormadan edemiyorum.
Ayrılmalar, birleşmeler, doğumla çoğalmalar, ölümle eksilmeler, istekle kazançlar ve mecburiyetle sıkıntılar.
Meşhur bir hikaye vardır, kıssadan hissesi buraya uygun düşer;
Bir köydeki tüm mezar taşlarında 8,12,19,24 gibi rakkamlar varmış ölüm tarihlerinin yanında, turist merak etmiş sormuş köyün muhtarına, nedir bu sayılar diye. Muhtarda gülümseyerek gerçekten yaşadıkları sene sayısı demiş.
Durum bu yani, bir ömrü aynı çember de hiç değişmeden yaşarsak korkarım ki sayı "0 " olacaktır... Aynı çemberde kıt hayal gücüyle, küçülmüş kalplerimizle başbaşayız. Bildiklerimizle oluşturduğumuz kültürümüzün yarattığı korunaklı kozamızın içinde, çok uzun süre kalırsak insani yönümüzü bile kaybedebileceğimizi düşünüyorum. Çemberin içindekiler - ki buna dost dediklerimiz, komşularımız, iş arkadaşlarımız hatta ailemiz bile dahil - birbirine benzemeye başlar ve Hindistan'daki aynalı tapınak gibi etrafın sadece SEN olarak sarılır.
İnsan bu halini ne zaman sorgular sizce? Benim fikrim yol ayrımı noktaları.
Yol ayrımları insanın hayatının yaşanmışlığının ispatıdır. Karar ve sonuç ne olursa olsun, zihin olayı deneyimler. Buna tecrübe denir. İnsan hayatının büyük bir kısmını kapsayan bu kelime hayatımızı her yöne çekebilir. Başkalarından tecrübe edenler şanslı, yaşayarak öğrenmek ise bedeli en yüksek öğrenme biçimi... Yücelebilir yada batabiliriz onun sonucunda. Ama ne olursa olsun kendimize çok şey katarak çemberimizi döndürmeye devam ederiz.
Herkesin tecrübe listesi kendince kalabalıktır. Belki bu yazı ile bazılarını sizde sorgulama cesareti gösterirsiniz.
Yakın günlerde ben de yeni bir durumu tecrübe etme yolunda olacağım. Karar verdim ve şimdi bir sorgulama hali içindeyim. Elimde olmadan bir girdi çıktı yaparken buluyorum kendimi her
günbatımında.
Yaşadığıma devam etmeliyim!, Neden? Değişmeliyim! Emin misin?
Bu Dörtlüye takılıyım.
Neden şartlar rahat olduğunda açılır bu kapılar.
Birinci alıntı tarzına hayran olduğum Paulo Coelho'dan... ve tam anlamıyla olsun diye orginal halinde , tercümesiz.
"If your mind remains unchanged, you are re-creating every day the same world and the same devils.
To see angels flying around, use your wing”
39 yaşındayım. Yaşımı söyleyemeyecek yaşlardan uzak olduğumu düşünmekle birlikte, bu yaş dönemi içindeki yaşanmışlıkların, benden kaç yaş aldığını sormadan edemiyorum.
Ayrılmalar, birleşmeler, doğumla çoğalmalar, ölümle eksilmeler, istekle kazançlar ve mecburiyetle sıkıntılar.
Meşhur bir hikaye vardır, kıssadan hissesi buraya uygun düşer;
Bir köydeki tüm mezar taşlarında 8,12,19,24 gibi rakkamlar varmış ölüm tarihlerinin yanında, turist merak etmiş sormuş köyün muhtarına, nedir bu sayılar diye. Muhtarda gülümseyerek gerçekten yaşadıkları sene sayısı demiş.
Durum bu yani, bir ömrü aynı çember de hiç değişmeden yaşarsak korkarım ki sayı "0 " olacaktır... Aynı çemberde kıt hayal gücüyle, küçülmüş kalplerimizle başbaşayız. Bildiklerimizle oluşturduğumuz kültürümüzün yarattığı korunaklı kozamızın içinde, çok uzun süre kalırsak insani yönümüzü bile kaybedebileceğimizi düşünüyorum. Çemberin içindekiler - ki buna dost dediklerimiz, komşularımız, iş arkadaşlarımız hatta ailemiz bile dahil - birbirine benzemeye başlar ve Hindistan'daki aynalı tapınak gibi etrafın sadece SEN olarak sarılır.
İnsan bu halini ne zaman sorgular sizce? Benim fikrim yol ayrımı noktaları.
Yol ayrımları insanın hayatının yaşanmışlığının ispatıdır. Karar ve sonuç ne olursa olsun, zihin olayı deneyimler. Buna tecrübe denir. İnsan hayatının büyük bir kısmını kapsayan bu kelime hayatımızı her yöne çekebilir. Başkalarından tecrübe edenler şanslı, yaşayarak öğrenmek ise bedeli en yüksek öğrenme biçimi... Yücelebilir yada batabiliriz onun sonucunda. Ama ne olursa olsun kendimize çok şey katarak çemberimizi döndürmeye devam ederiz.
Herkesin tecrübe listesi kendince kalabalıktır. Belki bu yazı ile bazılarını sizde sorgulama cesareti gösterirsiniz.
Yakın günlerde ben de yeni bir durumu tecrübe etme yolunda olacağım. Karar verdim ve şimdi bir sorgulama hali içindeyim. Elimde olmadan bir girdi çıktı yaparken buluyorum kendimi her
günbatımında.
Yaşadığıma devam etmeliyim!, Neden? Değişmeliyim! Emin misin?
Bu Dörtlüye takılıyım.
Neden şartlar rahat olduğunda açılır bu kapılar.
Mantık çerçevesine sokarsam düşüncemi ; açıldıysa demek ki rahat olduğumu düşünüyorum ve bir şeylerin değişmesini gönülden diliyorum ama cesaretim yok. Çaldı kapımı değişim ve başladı çember dönmeye. Bunu sadece BEN istedim ve artık hiçbir şey bunun karşısında duramaz. Çember bir yerden açıldı ve tekrar yeni şeyleri içine katmak üzere dairesel döngüsünü başlattı.
Alex Rovira “La Buena Vida/ İyi Hayat” isimli yapıtında şöyle yazmış:
“Hayat bize birçok seçenekler sunuyor ve bizler seçme özgürlüğüne sahibiz. Elimizden alınamayacak tek özgürlük de bu, tavrımızı seçme özgürlüğüdür” .
Hayatımızı kendimiz ve başkaları için iyi, güzel ve huzurlu kılmak isteriz. Hayat, bize verilmiş en büyük hediyedir söylemini zaman zaman hatırlamamız gerekir. Bu ivme ile pusulamızın gösterdiği doğru yönü bulup eyleme geçmek durumundayız.
Gene aynı kitaptan bir alıntı ile devam edersem; " Geçmişimizin ürünü olmaktan çok ,bugün anbean yaptığımız seçimlerin bir sonucu olabiliriz. Hayat, hayatımız, yaşadığımız koşulların tümüne verdiğimiz yanıtlar aracılığıyla oluşur. Bilincinde olsak da olmasak da hayat daima bir seçimdir.(61.sayfa)
Şimdi olanlara bakalım; değişimi başlatan BEN,
* Neden başlattığımın farkına varıyorum.
* Onu kabul edip onaylıyorum.
* Cesur davranıp yürürlülüğe koyuyorum.
Olacakların belli olduğu fikrine kapılıyorum, nede olsa bu benim yazıp, bir çok figüranın oynadığı bir oyun.
Peki bendeniz neden şaşkın,endişeli,sarsılmış,korkak davranış ve duygular besliyorum bu değişime karşı. Neden karın ağrıları çekip, geceleri üçlerde ter içinde uyanıyorum öyleyse.
Paulo Coelho'nun Brida adlı kitabında; Wicca'nın Brida'ya dediği gibi " Hiç kimse korkmadan seçim yapamaz!"
Tahminimce bilinmezlerin çok olduğu karanlık taraftayım. Kim ister orada olmak. Denenmiş iyidir, ayrılma sürüden. Ama ya şartlar bunu gerektiriyorsa, beklenti bu yönde ise, deneyimleyip olacaklara hazırlanmak lazım, savaş için kuşanan asker misali. Öyle ise dostlarım! durun yanımda çünkü benim büyük savaşım başlamak üzere.
Atim hazır, mızraklarımda.
Kendime saplayacak olsam da .Hadi o zaman. Değişim başlasın....
Cesur Ol
Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir.
Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır.
Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir.
Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir.
Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğinizde gelecektir.
Herşey insanın kafasında biter.
Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir.
Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz.
Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız.
Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir.
Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir
Arnold Palmer
Hiç değilse taşıma yeni bir sayı daha eklerim....
2 Ağustos 2010 Pazartesi
Nasıl Anılmak İstersiniz?
Yeni yazım biraz karamsar gelebilir ama inanın sonuna ulaştığınızda böyle düşünmeyeceğinizden emin olarak karalıyorum.
Türkiye gibi arabesk bir ülkede yaşayıp ölümü düşünmemek neredeyse imkansız. Dağlarda ölenler, trafikte parçalananlar, eşini dostunu doğrayanlar, hastalıktan tedavi olamayıp hastane kapısında ölenler.
Bazen ölüm çok yakınınıza gelir, gazetelerden, haberlerden daha yakına, sevdiğiniz birine. Hele “sırasız bir ölüm”le bir annenin sevgili bir çocuğunu, bir kadının eşini yada ve bir çocuğun babasını koparıp götürdüğünde, dünya, evren, varlık üzerine düşüncelerinizin ölçeği değişir. Dünyayı farklı gözlerle yorumlamaya başlarsınız.
Gündelik hırsların, sonu gelmez didişmelerin, yok edici kavgaların ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu birkez daha kavrarsınız. Sahip olamadıklarınız yerine olduklarınıza şükür etmeyi
öğrenirsiniz.
Eminim hepimize şu trajik komik soru sorulmuştur;
“ Yarın ölecek olsanız, bugün yapmak isteyeceğiniz 3 şey nedir?”
Hemen şöyle cevaplar gelir bizlerden,
Bol bol yemek yerim, en pahalı arabayı alırım, çocuklarımla bütün gün yasaksız yaşarım, eşimle en çok gitmek istediğim yere giderim, annem babamla daha fazla vakit geçiririm, küs olduğum arkadaşımla barışırım.... vs vs vs ...Sanki bunlar yarın ölmezsek yapabileceğimiz şeyler değiller, sadece bir son beklentisiyle kontrolümüzü kaybetme hakkını tanırız kendimize...
Ama ben bu sefer farklı bir bakış açısıyla yaklaşacağım, Ve soruyu modifiye edip şöyle soracağım;
“ Öldükten sonra anılacağınız 3 şey nedir?”
Biricik, pek sevgili rahmetli Büyükbaba’m, bize kendisini anmamız için 3 şey bırakmış.
- Benim evlenmeden önceki , Anne‘min ve Dayı’mın ise hala oturduğu apartman. İsmi belli “ KANARYA” ! Onu tanıyanlar bu ismin önemini bilirler...
- Bir Klüp’ e asil üyelik, klübün adı belli Fenerbahçe!
- Bir ülke vatandaşlığı - Ülke belli İtalya!
Onu, sonsuz doğuya uğurlayalı 16 koca sene oldu ama bunlardan bir tanesinin adı anıldığında, arkasından hemen onun isimi anılır.
Eşimi düşündüm, neyle anıyoruz onu diye,
Evde kibrit koleksiyonu var, yaşarken saçma bulurdum ama geçen gün bu yazıyı olgunlaştırmaya başladığımda, çıkardım dolaptan onları, şimdi salonun en güzel yerindeler.
Antep’e gittik, baklava konuşurken fark ettim ki hepimizin ağzında onun adı, bilenler bilir, her bayram öncesi onu seven dostları üşenmez koca koca tepsi baklavaları yüklerdi otobüse bizde afiyetle yer ve dağıtırdık herkese.
İşler kötü mü gidiyor buluş onunla, iki tek at, OH her şey pespembe, hiç siyah gözlükleri olmadı...
Zar atardı tavlada, hep çift, belki Guniess’e başvurmalıydı.
Eve bir ihtiyaç mı alınacak en pahalısı veya en fazlasından alınırdı.Onun sofraları bol olurdu.
Köpek, lafı geçince bile içi titrerdi korkudan, bir Misket’le arası iyiydi.
Çocuklar dedin mi ağzı burnunda bir panik bir panik...
İşiniz hallolsun diye tanıdık mı arıyorsunuz, buyrun Alp emrinize amade...
Kaç gündür düşünüyorum, beni aldı bir panik, ben neyle anılacağım diye.
Ancak 1 tanesini anımsanmaya değer buldum kendimde.
Bir kurumunda gönüllü çalışmak. Sonuçta gönüllü yapılan bir hizmetse anılmaya değer diye düşündüğümden.
Bunun dışında hiç elle tutulur bir şey yapmadığım için neyle anımsanacağımı bulamadım.
Ne yazdığım bir kitabim var, ne boyadığım bir tablo, ne bir heykel, ne de bestelediğim bir şarkı.
Ne adıma bir müzem var, ne birine bırakacak mirasım yada banka kasam.
Bir bebek koleksiyonum var, bir de fotoğraflarım. Bir de yanmış 250tane ağacım.
Bu durumda neyle anılacağım ben????
Kafam bunlarla dönerken, Can Yücel’in yüce kaleminden çıkmış bir şiir çıktı karşıma.Bakın tesedüfe!
Her Şey Sende Gizli
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Rahatladım, ferahladım, hafifledim ...Ve anladım. Öldükten sonra sadece çok sevilmeyi diliyorum.
Tıpkı “O”nun gibi....
Türkiye gibi arabesk bir ülkede yaşayıp ölümü düşünmemek neredeyse imkansız. Dağlarda ölenler, trafikte parçalananlar, eşini dostunu doğrayanlar, hastalıktan tedavi olamayıp hastane kapısında ölenler.
Bazen ölüm çok yakınınıza gelir, gazetelerden, haberlerden daha yakına, sevdiğiniz birine. Hele “sırasız bir ölüm”le bir annenin sevgili bir çocuğunu, bir kadının eşini yada ve bir çocuğun babasını koparıp götürdüğünde, dünya, evren, varlık üzerine düşüncelerinizin ölçeği değişir. Dünyayı farklı gözlerle yorumlamaya başlarsınız.
Gündelik hırsların, sonu gelmez didişmelerin, yok edici kavgaların ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu birkez daha kavrarsınız. Sahip olamadıklarınız yerine olduklarınıza şükür etmeyi
öğrenirsiniz.
Eminim hepimize şu trajik komik soru sorulmuştur;
“ Yarın ölecek olsanız, bugün yapmak isteyeceğiniz 3 şey nedir?”
Hemen şöyle cevaplar gelir bizlerden,
Bol bol yemek yerim, en pahalı arabayı alırım, çocuklarımla bütün gün yasaksız yaşarım, eşimle en çok gitmek istediğim yere giderim, annem babamla daha fazla vakit geçiririm, küs olduğum arkadaşımla barışırım.... vs vs vs ...Sanki bunlar yarın ölmezsek yapabileceğimiz şeyler değiller, sadece bir son beklentisiyle kontrolümüzü kaybetme hakkını tanırız kendimize...
Ama ben bu sefer farklı bir bakış açısıyla yaklaşacağım, Ve soruyu modifiye edip şöyle soracağım;
“ Öldükten sonra anılacağınız 3 şey nedir?”
Biricik, pek sevgili rahmetli Büyükbaba’m, bize kendisini anmamız için 3 şey bırakmış.
- Benim evlenmeden önceki , Anne‘min ve Dayı’mın ise hala oturduğu apartman. İsmi belli “ KANARYA” ! Onu tanıyanlar bu ismin önemini bilirler...
- Bir Klüp’ e asil üyelik, klübün adı belli Fenerbahçe!
- Bir ülke vatandaşlığı - Ülke belli İtalya!
Onu, sonsuz doğuya uğurlayalı 16 koca sene oldu ama bunlardan bir tanesinin adı anıldığında, arkasından hemen onun isimi anılır.
Eşimi düşündüm, neyle anıyoruz onu diye,
Evde kibrit koleksiyonu var, yaşarken saçma bulurdum ama geçen gün bu yazıyı olgunlaştırmaya başladığımda, çıkardım dolaptan onları, şimdi salonun en güzel yerindeler.
Antep’e gittik, baklava konuşurken fark ettim ki hepimizin ağzında onun adı, bilenler bilir, her bayram öncesi onu seven dostları üşenmez koca koca tepsi baklavaları yüklerdi otobüse bizde afiyetle yer ve dağıtırdık herkese.
İşler kötü mü gidiyor buluş onunla, iki tek at, OH her şey pespembe, hiç siyah gözlükleri olmadı...
Zar atardı tavlada, hep çift, belki Guniess’e başvurmalıydı.
Eve bir ihtiyaç mı alınacak en pahalısı veya en fazlasından alınırdı.Onun sofraları bol olurdu.
Köpek, lafı geçince bile içi titrerdi korkudan, bir Misket’le arası iyiydi.
Çocuklar dedin mi ağzı burnunda bir panik bir panik...
İşiniz hallolsun diye tanıdık mı arıyorsunuz, buyrun Alp emrinize amade...
Kaç gündür düşünüyorum, beni aldı bir panik, ben neyle anılacağım diye.
Ancak 1 tanesini anımsanmaya değer buldum kendimde.
Bir kurumunda gönüllü çalışmak. Sonuçta gönüllü yapılan bir hizmetse anılmaya değer diye düşündüğümden.
Bunun dışında hiç elle tutulur bir şey yapmadığım için neyle anımsanacağımı bulamadım.
Ne yazdığım bir kitabim var, ne boyadığım bir tablo, ne bir heykel, ne de bestelediğim bir şarkı.
Ne adıma bir müzem var, ne birine bırakacak mirasım yada banka kasam.
Bir bebek koleksiyonum var, bir de fotoğraflarım. Bir de yanmış 250tane ağacım.
Bu durumda neyle anılacağım ben????
Kafam bunlarla dönerken, Can Yücel’in yüce kaleminden çıkmış bir şiir çıktı karşıma.Bakın tesedüfe!
Her Şey Sende Gizli
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Rahatladım, ferahladım, hafifledim ...Ve anladım. Öldükten sonra sadece çok sevilmeyi diliyorum.
Tıpkı “O”nun gibi....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















