4 Mayıs 2017 Perşembe

Be like Keçi


Size keçilerle ilgili bir şey yazmayacağım tabii ki. Benim size anlatacağım, dergilerin kapatıldığı bir dönemde cesurca dergi çıkartma girişimde olan insanların varlığından haberdar olmanız için.


Olay şöyle başladı: Seferihisar’da sokak aralarında sakince yürüyoruz. Bir amca oturmuş gündüz güneşini almakla meşgul. Elinde ne gazete, ne de telefon var. Sakinliğin dibinde. Amcanın yüzü nefis çiçeklerle süslenmiş bir eve bakıyor. Durup bende aynı yöne bakınca kala kalıyorum haliyle şehirde bir tanesini görebilmek rüya iken binlercesi rengarenk bana gülümsüyor. Bu manzaraya keyifle bakarken birden yanıma bir genç kız yanaşıyor. Gülümseyen yüzüyle heyecanla bana 5tl karşılığı sattığı dergiden alıp almak istemediğimi soruyor. Gülümsüyorum ve 5TL uzatıp alıyorum. Teşekkür edip çantama koyacakken derginin adına takılıyorum.  Keçi.


Deli deli günler yaşadığımız bir dönemde, bir dolusu kapatırken bir dergi çıkarmak istemek akıl dışı bir hareket değil mi? Deniz kenarına iniyoruz ve sade türk kahvemin yanına açıyorum Keçi’yi.
Yavaş Kardeşim! diye sesleniyor kapak. Hayat aceleyle yakalanmaz diyor ardından ve ben başlıyorum aklındakileri yazıya dökenlerin yazılarında kendimle dansa.

Inatla yaşamla dans, inatla daha iyi bir dünyayı mümkün kılmak için çalışmak, inatla bizleri teknoloji delisi eden sisteme karşı direnmeye teşvik etmek ve inatla güzel işler başarma tutkusunun adı Keçi olmuş.
Seferi Hisar'in dergisi ama aslında hepimizin olmalı. Ona ve onun gibi çabalayanlara destek olmazsak kendi kanımızı zehirleyeceğimizi bilmenin adı Keçi. Yaşamı savunmakta inatçı bir grup insanın adı Keçi.

Içimdeki aceleci ruha gönderme ağır gelmiş olmalı ki klavye tıkırdamaya başladı.

Biz şehirliler hızın esiriyiz. Herşeye yetişmek için ruhlarımızı Mephisto'ya satan Faustlarız sanki. Sürekli olarak zaman kaybettigimizi düşünerek yaşamaya programlanmış durumdayız. Soranlara koşturuyoruz diyoruz.

Hız arttıkça özgürlük azalır diyen Virgilio'yu göz ardı ediyoruz. Herkes kaçışlardaysa bu durumda bir yerde bir hata yapıyor olmalıyız?
Doğrudur ki modern yaşamın sunduğu olanaklar bir taraftan bizleri hızlandırırken, diğer taraftanda bizi hızın esiri ediyor.
Şehirin hızına ara verip kısa kaçışlar, istediğimiz şeylere zaman bulamamaktan bunalmışlıklar, paranın cebimize girip çıkması arasındaki zaman azlığından şikayetler diyerek listeyi uzatabiliriz. Hız bilimi dromoloji eski Yunanca dromos'tan (yol, yürüyüş, koşu, yarış) türetilmiş bir kelime. Endüstri devrimiyle hayatımıza eklendi ama şimdilerde yavaş hareketi ile bertaraf edilmeye calışılıyor.

Peki nedir bu yavaş hareketi. Slow food – yavaş yemek ile başlayan bu anlayışı ortaya çıkaran 1989 yılında İtalya’nın Bra kentinde yaşayan Carlo Petrini’dir. Yavaş Yemek hareketi yerel ürünlerin özellikle yiyeceklerin korunması ve bu yiyeceklerle alakalı kültürel bağlara dikkati çekmek ve devamını sağlamak için başlatılmıştır. Carl Petrini’ye bu akımı başlatmaya iten ise Roma’nın tarihi bölgesinde bir McDonald’s’in açılması olmuş. İsmin de yansıttığı gibi bu hareket McDonalds’in yapmadığı her şeyi temsil ediyor: taze yerel mevsimlik ürünler, nesiller boyunca elden ele geçen yemek tarifleri, ölçülü çiftçilik, esnaf ürünleri, aile ve arkadaşlarla keyifli yemek yemek.’ olarak tanımlamıştır.

 Yavaş hareketin simgesi salyangoz.

Bu harekete yavas hareket eden bir simge seçilirken hedeflenen yapılacak işin kendi hızında yapılmasını amaçlıyor aslında yani yemek yemenin kendi hızında, lezzeti hissetmenin keyfinde ve anda olarak hızın esiri olmadan yaşamayı hedefliyor.

Türkiye'de bugün 13 şehir var “Citta slow” unvanı alan. Dünyada 233. CittaSlow (Sakin Şehir) hareketi ise nüfusu 50 binin altında olan kentlerin kendi kültürel, doğal ve sosyal değerlerini korumayı amaçlayan bir harekettir. 6 ana başlıkta toparlanabilecek 59 kritere sahip olan Sakin Şehir Manifestosu, kentlerin modern yaşama bütünüyle karşı gelmeden hayatın daha insancıl ve geleneklere bağlı olarak sürdürülebileceğini vurgulamaktadır.  Bu kriterleri “ Çevre Politikaları”, “Altyapı Politikaları”, “Kentsel Kalite” , “Yerel Üretimi Korumak”, “Misafirperverlik”, ve “Bilinirlik” başlıkları altında toplamak mümkündür. 

Türkiye’de ilk cittaslow unvanını alan şehrimiz Seferihisar’dır ama bu şehirde yapılacak öyle çok şey var ki bu ünvana hakkını vermek adına keçi inadıyla değerlerine sahip çıkmak isteyen insanların çabası bu dergi.

Peki bunca hızdan sonra nasıl yavaşlayacağız diye sormak gerekiyor?

Kişisel alışkanlıklarımızı gözden geçirerek başlamayı öneriyorlar. Serbest zamanlarımızı nasıl değerlendirdiğimize bakmamızı söylüyorlar. Çoğu zaman elde telefon yerine geçecek bir şeyler bulunabilir di mi? Ulaşımların şeklini değiştirin diyorlar. Bisiklet ve motor artışlarından anlaşılıyor sanki herkesin çabada olduğu. Okuduğumuz kitapları bitirince bir yerlerde bırakıp başkalarını teşvik edebiliriz. Teknolojinin hızını avantaj olarak kullanıp tüketmenin değil üretimenin lehine yönlendirebiliriz.

Giyim fazlalıklarımızı ihtiyaçlılara ulaştırıyoruz illa ki, acaba gıda fazlalarımızı ne yapıyoruz? Daha fazla gönüllü işleriyle haşır neşir olmalıyız. Toprakla ilişkiyi arttırabiliriz. Kaçımız çocuklarımızla bir şey ekmeye gitmişizdir. Doğaya ve insana saygı duyacak bir bireye doğru evrimleşebilirsek bu evreni daha yaşanılır bir yere çevirmemiz mümkün olacaktır.
Yavaş felsefesini hayatımıza eklersek bütünün bir parçası olduğumuza dair inancımızda artış olacağından daha iyi bir dünya mümkün diyenlere inanabiliriz. Mesela bir vipassana deneyimleyebiliriz. Sanskritçe’de kelime anlamıyla içgörü demektir;  (http://www.tr.dhamma.org/vipassan.htm) Ya da hiçbir şeyi sorgulamayıp,  sorunca koşturuyoruz demeyi seçebiliriz.




Eminim ki bazılarımız yavaşlamak akıl işi değil diyecektir. Akıl Arapça “Ikal” sözcüğünden geliyor. Bağlanmak, dizginlenmek anlamında, devenin ayağına bağlanan ip anlamında. Bir kazığa bağlanmakta keçiye uymadığından yaşamı savunmakta inatçı olan keçi gibi yaşamayı da seçebiliriz. 
Anlayacağınız, o inatçı ve mutlu, be like Keçi!

Yavaş Hareketi slowfood ile başlayıp cittaslow ile devam ederek günümüzde ise her kavram için kullanılabilecek bir hale gelmiştir. Slow travel, slow living, slow fashion.  Sanırım bir sonraki yazım yavaş seyahat olacak zira  yolculuklar bizi bize gösterendir. Yolda olmaya devam.





Seferihisar’dan sonra  Akyaka, Gökçeada ve Taraklı olmak üzere 4 kentimiz bu ağ içinde yer almaktadır. Detaylı bigi için: http://www.cittaslowturkiye.org/

Bu fotolar Seferihisar'da çektiğim pazar teyzeleri. Ne kadar doğal ve telaşsız değil mi?
















20 Mart 2017 Pazartesi

Mozart in the Jungle

Biz varolan konserin sadece notalarıyız.
Kendimizi çalmazsak, çalan olmaz.


Mozart in the Jungle; Eski bir dizi ama ben ancak vakit ayırıp bahar havası hastalığıyla yatak döşek zamanımı renklendirebildim.
Klasik müzik seven biri olarak içinde biraz sex, biraz uyuşturucu ama çoktan fazla gerçeklerle yüzleşmek olan bu diziye fena yapışıp kaldım.
Dizi bir NewYork Filarmoni orkestrasının etrafında geçiyor. Klasiktir insanın kendisini orkestraya benzetmesi. Bir sürü enstruman; beyinimiz, yüreğimiz, sinirlerimiz, kaslarımız, hücrelerimiz vs. vs.

Herbirinin bambaşka bir sesi ve bütünü oluşturan bambaşka yetenekleri var. Hepsi bir bütüne servis veriyor. Mükemmel işleyen bir bütüne. Bir tanesi bile hafif detone olsa, orkestranın harmonisi bozuluyor. Tıp doktorlarının,verilen  ilaçların ve öngörülen tedavilerin hepsinin tek amacı  bu muhteşem orkestrayı hep en mükemmel şekilde çalmasını sağlamak. Ancak adına HAYAT dediğimiz o özel senfoni, bazen bizim çaldığımız müziği beğenmediğimizi gizlice Meastro’ya fısıldayıp şikayet ettiğimizi, hatta hain senfoni diyerek kızıp notaları yere fırlattığımızı bile söylüyor.

Işte bu bu diziye neden bu kadar takıldığımın cevabı bu soruda saklı:

Her çalınan senfoni mükemmelse neden Maestro’ya beğendiremiyoruz?

Ya da daha ötesi, dinleyenlerin algısı kadar iyi çalıyorsak neden Maestro beğenmedi diye kötü çaldığımızı düşünüyoruz?

Ya da daha daha ötesi, kendi sessimizi neden yeterince iyi bulmuyoruz?





Ve en son noktada ki sorum ise, bu harika senfoniyi çalma yeteneğiyle doğduysak, neden en güzel haliyle çaldığımıza inanmıyoruz?

Derken dizinin bir bölümünde çalmaktan ve aynı tekrarları defalarca yapmaktan bıktığından orkestra üyelerinin artık güzel çalmamaya başladıklarını farkeden Maestro onları NewYork’ta bir evin avlusuna doluşturur. Akustik bile yokken nasıl iyi çalacaklarından habersiz üyeler çaresiz Maestro’yu takip ederler. 

Avluya varınca Maestro der ki: 

“Hepizini gerçekten harika sanatçılarsınız, enstrumanlarınızla bir bütünsünüz ama içinizde hayat coşkusu yok, kanınız kaynamıyor çalarken ve hissetmiyorsunuz müziğin gücünü. Şimdi sizi o bildiğiniz üstü kapalı konser salonundan çıkarıp doğanın bambaşka seslerin olduğu açık havaya getirdim. Herkes bıraksın enstrümanları yere ve lütfen içinizdeki müziği hissederek çalın.”






Ve herşey değişiyor. Mutsuz notalara coşku doluyor ve ortalık şenleniyor. Herkes içindeki heyecanı yakalıyor ve hep birlikte nefis bir sonuç çıkartıyorlar. Oysa tek bir ses bile yok ortada. Yok mu acaba?


Derken Maestro’nun gülen yüzü ile herkes enstrümanları ellerine alıyor ve sonuç ortada… 
Teslimiyet, inanç ve tebdili mekan bakış açımızı değiştirir. Tekrarlardaysak ki ben böyleyim bu aralar, muhakak yer değiştirip bakış açımızı değiştirmemiz gerek diye fısıldadım kendime.


Ancak dizide beklenmeyen bir sonuç beni bekliyordu. Avluyu poliser basıyor ve yasadışı toplanma sebebiyle ile kamuya ait alanı işgal ettikleri için tüm orkestrayı tutukluyor. Işte bunun adı HAYAT. Tabii ki sonuç kefaletle serbestlik ama olsun içinizdeki müziği duyamadığınızı farkediyorsanız her yol mubahtıra baş vurulabilir.

Alt tarafı bir dizi demeden seyredince ne güzel keşifler çıkıyor. 
Hadi ben diziye devam bakalım daha ne yazılar çıkar.

Unutmayalım:  Görevimiz en güzel senfoni değil bizim seveceğimiz en güzel tını.

not: bir sonraki konu "Ne istiyorsan onu YAŞA" galiba...


7 Mart 2017 Salı

BİR DERİN AYAK İZİ ...

Longozdayım. Kelime anlamı su basan orman demekmiş. Meşe, Kayın, Gürgen ağaçları arasındayım.









































Önümde bir Gürgen. 

500yaşından fazla. Ölmüş. Insan haliyle üzülüyor. Acı hissediyor. Bunca zaman yaşa ve git bir rüzgara yenik düş. Kırsın seni ortadan ikiye, paramparça etsin. Alsın fırlatsın toprağa.

Rehperimiz Halil boş baktı yüzümüze. Orman köylüsü o. İşi ağaçlarla. Hiç üzülmemişti öldüğüne. “ Vakti gelmişti. Buralar onun yüzünden karanlıktı. Bedeni ormana güzellik katacak. Yere düşen bedeninden toprak can bulacak. Burdan geçen insanlar, yaşayan hayvanlar onun açtığı açıklıktan gökyüzünün güneşini görebilecekler. Yere vuran güneş ışığı binlerce canlıya hayat verirken topraktaki tohuma sağlıklı büyüyecek ortam sağlayacak. Siz hala üzgün müsünüz?” deyince; Hayır dedim. Hayır çünkü doğa bir gidişe başka bir geliş veriyor. Bunu bu ortamda yeniden deneyimlemek ne hoş oldu. Kocaman kırık ve çürüyen gövdesine elimi koydum. Sevgiyle sarıldım. Başımı eğip iyi ki dedim. Gövdesinden bir parça kopardım bana bunu hatırlatsın diye ve tek yapabildiğim toprağına ayaklarımla basıp izimi bırakıp devam etmek oldu.



Heryer kurumuş yapraklar, gökyüzünden sızan ince güneş ışığı ve ayaklarımın altında toprak.. Birden elimde olmadan gidişlere takıldım. Kaç türlü gidiş var? diye sordum longozun suyundaki aksime.

   ^Ölmek

               ~Terk etmek

                                  }Kaçmak
         -Kovulmak

                           *Göç etmek

………………………………………………………>>>>Yola çıkmak


Hayatta iki çesit yolcu vardır.
Birincisi haritaya bakarak yolculuk ederler
Ikincisi aynaya bakıp yolculuk edenler
Haritaya bakan yolcular hep giderler
Aynaya bakan yolcular ise hep eve dönerler
Bende yol boyunca evimi düşündüm.
Yüreğimdeki evimi
Beni huzurla dolduran minicik evrenimdeki evimi, yüreğimi. Nerede olursam benimle olan. İncitmeyen, sarıp sarmalayan. Su gibi akışkan, güneş gibi sıcacık. Ne önemi var hangi topraktasın sonuçta senin olduğun her yer evren.








Önümüze bir öbek eşelenmiş toprak çıkınca durduk. Domuzlar eşelemiş. Anlamsız ama durum bir hayli faydalı. Hayvan aç, soğansı kökleri olan kardelenleri arayıp bulup açlığını bastırırken diğer yandan da toprağı havalandırıyor. Her şeyin bir sebebi var.


Yol boyunca her yer kokina dolu. Yılbaşından yılbaşına görmeye alıştığımız bu bitki iki gün boyunca bedenimin acısına dönüştü. Güzel yılbaşı dilekleri yerine ormanda yürürken yorgun düşen bedenimize acı çektiren bu bitki kan dolaşımına destek olup tüm yorgunluğumuzu da alıyormuş. Her şeyin sebebi var.


Tabii ki acıları düşündüm. Hasta yatağa bağlı bedenleri, ilaçla şifa bulamayanları, yakınlarını o ya da bu nedenle kaybedenleri, şehitleri... Ne çok acı var evrende ama genede yaşam var çünkü hayat en güzel hediye bize. Kokinalar battıkça iyi ki hayattayım demeye başladım.
 







Gün ışığının sık ormanda karanlığa teslim olduğu bir anda bir ağaç gövdesi buldum... Üzerine çıktım korkusuzca. Beni taşıyacağına inancım tamdı. Yukarıdan baktım toprağa. Kendimi bir orman perisi yerine koydum. Uçtum... her güzelliğin benden ve herşeyin sadece ben olduğumu hissederek. Ve bu soruda takıldım bir ağaç dalına çarpıp.


~Tükettiklerimizi üretebilir miyiz?

Hemen aklım yiyeceklere gitti. Tabii ki dedim. Otlar, tahıllar, etler, balıklar, şeker, kakao binlercesi hepsini tüketiyorum ama üretede biliyorum. Yazık dedi bir ses...
Ya fikirler?
Yargılayarak tükettiğim fikirlerin yerine yenilerini üretebiliyor muyum?
Azra Kohen'in Aeden kitabinda diyor ki;  Bedenimizi beslemek icin tükettiğimiz şeyler vardır. Bazen de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz. Her an yaptığımız bu düşünce eylemiyle ne çok insanı tüketiyoruz fark etmeden. Kimseyi yargılamadan yaşamak... Evrimin son boyutu bu olmalı. Başka bir dünya mümkün ama emek lazım.




Derken dikenlerin arasına daldım. Yer yer bedenimi saga sola çevirerek, yer yer üzerinden atlayarak. Bazende çaresiz sürtünerek geçtim. Aslında sen uyumlanınca hepsi seninle akıyor. Ters düşüp, kavgaya tutustuğunda batıyor, itiyor seni. Her ortama ayak uydurmak bir marifet. Öncelikle kim kimden üstün yok. Bazen su toprağı örtüyor bazen toprak suyu içine alıyor. Bazen ağaçlar dostane , bazen dikenler sarıyor her tarafı. Kardeşlik bu işte. Kimse kimseden üstün değil.












Ayaklarım çamurların içinde bata çıka yürürken dedim ki toprak olmak ne güzel. Eğer yüreğin keyifle yaşadıysa, sevgiyle sarmalandıysan, kendini şımartırken evreni daha yasanılır  kıldıysan, bir çocuğu yüzünde gulümseme olabildiysen, canın istediğinde dans edip, canı istediğinde durduysan, varsın toprak olsun ne fark eder zaten yaşarken toprak gibiymişsin. Besleyici, sevgi dolu, üretken, kapsayıcı...






Vakit tamamdı Her yere ayak izimi bırakıp eve doğru yol alma vaktindeydim. Bedenimde dikenlerin battığı yerdeki çizikler, yüzümde kocaman bir tebessüm ve ciğerlerimde bol oksijenle longoza veda edip tekrar için bir tel saçımı toprağa bıraktım. 



Bir an zorlu tırmanışlar, bir an keyifli manzaralarla geçen zamanın farkında bile olmuyor insan. Hayatta böyle, biraz zorlu, birazdan fazla keyifli, ne de olsa en güzel hediye. 


Orman perisine de fısıldadım 
“Yaşanılan her an için şükürler olsun.”







Her gidilen yerden bir şeyler getirmek adettendir. Bunlarda bu güzel orman macerasından bana eklenenler oldu.














not: Bizim bile zor tırmandığımız yerlerde inek boklarını görmek tarifsiz bir karmaşaydı:) 

17 Şubat 2017 Cuma

Aşk böyle bir şeydir...

💖Aşk böyle bir şeydir, birinde kaybolduğunuz anda başka birisinin hayatınıza dokunması imkansızlaşır. Ahmet Batman- Bana ikimiz anlat

Aşk bir bakıma beklemekti, çünkü kimse aşka gidemiyordu, aşk isterse kendi geliyordu.

Değisik deneyimleri seviyorum. 

Ne mutlu ki bu deneyimleri hayatıma katarken yanımda en az benim kadar yarı deliler mevcut. Malum bu kapitalizm kokan Sevgililer Günü  bekarlar için biraz karmaşık insanlık için   komik. Tamam kabul ediliyor, dayatılmış bir gün. Olsun, kapitalist düşünce kokusu her yeri sarmış olsa da ortalıkta kalpler, kırmızılar, çiçekler, hediyeler ve keyifli paylaşımlarla kabul etmek lazım ki enerjisi yüksek bir gün. Nemalanmak gerek. Bir iki dilek, bol bol sevdiklerine sarılmak zaten keyifli neden bu keyfi katlamayalım di mi ama.


Deli işler dedim ya evimin dibinde bir güzel ruhla denkleşmemde bu güne kısmetmiş. Selda Güleç'e ait SG İmalathane. Selda tam bir öğrenme ve pişirme aşığı. Anlatılmaz yaşanır.






















Burası hepimize açık bir mutfak. Içine gir, pişir, paylaş ve daha ötesi etkinliklere katıl, geliş. Hem zihnin, hem yüreğin. Bizden önceki gün Ayşe Tolga varmış. Aşkın Aroması’nı anlatmış. Katılanlar hem yemiş, hem sohpet etmiş. Biz - Dalia ve ben- Aşkın Edebiyatını dinlemek için geldik. Selda bizim için güzel bir ruhtan destek almış. Nilay Yılmaz. 

Kendisi sözcüklerin ve yazının tılsımına inanarak öyle güzel işlere imza atıyor ki etkilenmemek imkansız.
Onunla birlikte sofradaki nefis yemeklere eklenmiş onca baharatı aklımızdaki kıvrımlardan çekip çıkarıp, önce ağzımıza oradan yüreğimize ve hayallerimize ekledik. Afrodizyak etki altında biraz ağzımız yandı, biraz içimiz ferahladı, bazen de tatlılıktan coştu dilimiz.


Öyle güzel harmanladı ki sözlerle aşkın evrenini Nilay, lezzetine doyum olmadı duyulanların, kahkahaların ve zaman uçtu gitti. Katılanların her biri güzel, her biri sofraya özeldi. Selda'nın tatlılığına ve misafirperverliğine, Pelin'in lezzetli sunumları eklenince bedenim yiyeceklerle, ruhum da sözlerle doldu taştı. Tam anlamıyla doydum. 💝AŞKın kendisi oldum. 

Astronomi ve Gastronomi dedi Nilay.
Valla kelime olarak güzel ikili üzerinde düşününce. Ikisinin tek alakası birini söylerken diğeriyle karıştıran insanlar dünyası. Sözcük karmaşası ama öyle değil işte. Lezzetli bir yemek, insanın ayaklarını yerden keser ve onu o kadar yükseltir ki yıldızlara dokunabilecek kadar mutlu hisseder insan kendini. İşte astronomi ve gastronomi arasındaki büyülü bağ tamda bu bence.

Ardından gelen soru keyifliydi; Hangi gezegen hangi baharatla eşleşir?
Farkettim ki bütün gezegenleri bilirken baharat bilgim ne kadar kıtmış. Saydım 5-10 fazlası çıkmadı.
Güneş, sıcak yakıcı, KARA BİBER olsun.
Venüs, güzelliğin simgesi o bir kadın , TARÇIN olsun. Hem tatlı hem acı, her kadın gibi.
Dünya dedim yaşam var o yüzden TUZ.
Ee lezzet için tuz lazım ama sadece tuz yetmez ve o anda fark ettim ki  hayatıma eklediğim çeşnileri gözden geçirmem lazım. Yeni kokular, yeni tatlar öğrenmek lazım. Her biriyle özel olarak ilgilenmek lazım. Koyup çıkarıp denemek lazım. Sevmeyip çöpe atmayı göze alıp, pes etmeden defalarca yeniden eklemek lazım.


Birden kendimi bir baharatçı dükkanın içinde hayal ediyorum. Muhteşem kokuları derin derin içime çekiyorum. Burnum kaşınıyor hafiften ama içim coşuyor aniden. Tarifsiz bir heyecanla tek tek okuyorum adlarını.

Olmazsa 
olmaz Tuz: canım evlatlarım, anam, babam, kardeşim…
Her yere yakışan Karabiber: canım dostlarım, yüreğime dokunanlar, az acıtan ama  beni benden alanlar
Pul biber: içimi yakanlar

Tarçın: kadınlığım
Karanfil: platonik hallerim
Vanilya: hayatıma lezzet katanlar
Anason: ölümle beni ayıranlar
Sumak: yarı tatlı, yarı ekşi iki ruhlular
Sarımsak: kendim, lezzetli, keyifli ve sıcak, ilginç…
Nane: beni ferahlatan yüreğim, aynı zamanda yakan
Çörekotu: kapkara zor düşüncelerim…
Kekik: kendime ekledigim keyifli saatler
Fesleğen: çeşni katan, gelip gidenler
Safran: az bulunan bir o kadar da bana özel olan, peşinden koştuğum hayallerim
Köri: renk değiştiren kararsızlar, tarifsizler
Kakule: bilmediğim yanlarım, keşfetmek icin yanıp tutuştuklarım
Kakao/Çukulata: AŞK’ın kendisi.



Tavsiye üzerine “Bir tutam Baharat” filmini seyredeceğim. Belki ülkemin değişik lezzetlerini düşüneceğim, Anadolu’nun zenginliğini, din ve kültür karmaşalarının bir arada ne keyifle yaşayabildiklerini, evrenin güzelliklerini, ve bir sofra bir aile mutluluğa yeter diyeceğim. Sonra dönüp göklere bakacağım yıldızları göreceğim, adımı hatırlayacağım, parıldamayı unutmamam gerektiğini hatırlayıp kendime gülümseyeceğim. Karanlığın güzelliğine hayranlıkla dalmışken, ışıklı anların hep olacağını hatırlayacağım. Bir #hayır duası yapıp yatacağım. Her zaman #hayırdır ve her şey hayrımızadır diyip kendimi uykuya teslim edeceğim.



Sevgililer gününden, bir bardak şarapla, bol edebiyat eşliğinde keyifli mekanda bir tutam baharattan beni buralara sürekleyen güzel yüreklere tekrar sonsuz teşekkürler.