21 Ağustos 2014 Perşembe

4x4 yerine 2,5luk yaşam


Bu hafta kaçtım İstanbul'dan. Yüreğimde bir dolu ağırlık, Büyükada sahillerinde denize atıp hepsini, yerine temiz hava ile doldurup, yazdım izin takvimine 3 gün, bir uçak bileti mil puanla hemde kampanyalısından ve ver elini dostların kucağın.

Daha önce beni kefif ve huzurla ağırlamış o güzel enerjili eve konumlandım. 15 senedir konuş konuş bir türlü geleme ve birden bi başına, ne koca, ne çocuk kendini buluver Bodrum'un mavisinde!
Durumda azıcık vicdan var tabii ama yanında bol bol keyifte var. Tarzım olmamasına rağmen hiç plan yok. Tam bir teslimiyet halindeyim zira dostlar benim için en iyisini planlarlar. Daha önce geldiğimizde illa alınmalı dedim diye gece yarısı Bodrum el yapımı kabak lambacısını yatağından kaldırabilen bu güzel yürekler kimbilir şimdi bana ne planlar düzmüşlerdir diye düşüne düşüne uçtum 10.000 metrede.

Gelmeden önce yaşananlar mideme oturmuş bir bütün tavuk misali...  Gazze olayları, ISID katliamları, Cumhurbakkanlık seçimi, Malezya'da düşürülen uçakta ölen canlar, TEOG sınavından sebepsiz iptal edilen sorular, Robin Williams'ın garip intiharı, Yılmaz Özdil'in ülkemde tek okuduğum gazeteden istifası, büyük adam Süleyman Seba'nın vefatı, Nuri Bilge Ceylan'ın odüllü filmi Kış uykusu...
Hepsi ayrı sarstı bedenimi, zihnimi, yüreğimi. Üstüne birde geçmişin tortuları ve geleceğin kaygıları eklenince valla boğuluyorum sandım. Hava zaten sıcak, adayı basmış insan kalabalıklığının görsel kirliliği, İstanbul desen çivisi çıkmış... Ayyy kaçmak lazım...

Kalktım geldim tabii , huzurla yemyeşil çimene her noktasından ayrı keyifli bu eve.
İlk karşıma çıkan objeyle olduğum yerde kala kaldım.
işte aynen bu fotodaki 2.5 lira ve bol bol demir anahtarlar.

İlk bakışta size birşey ifade etmemiş olabilir ama benim mideme sancı saplanmasına yetti. Yaratıcı beyin içimde deli bir rüzgar gibi esti, fırlattı beni hemen yanı başındaki ortancaların arasındaki o güzel bahar renkleriyle bezenmiş demir sandalyeye ve blog yazıma başladım.

Ben bu sene 44 oluyorum. 
Yaşımı saklama telaşında değilim! Ondan bu rahatlık ve kendim icin 4x4 bir sene planlamaktayım. Içine gezmekten, fit olmaktan, biraz sıra dışı deneyimler yaşamaktan, kalıplardan uzaklarda kalmaktan, sınırlarımı zorlamaktan, plansız yaşamaktan, ana teslim olmaktan, aşka inanmaktan filan ekiyorum yavaştan. Bendeniz o 2,5 kuruşu öylece masa üstünde görünce birden jeton "çiling" ediyor... 
Her daim 4x4 yaşanabilirken nasılda güzellikleri ıskalayıp ancak bu kadar yaşamaya razı oluyormuşum.  Bir daraldım ki sormayın. 

Allahtan bahçede "Rudiboy" var hemen yükseltti düşen modumu. İçtim bir bardak soğuk su ve demir anahtarlara konsantre olup hayatımı hep 4x4 yaşayabilmek için hangi kapılari açmam, hangilerini de sonsuza kadar kilitlemem gerektiğini yazdım.
Buyrun okuyun, 4x4 hayatın bana göre 7 anahtarı.

Philip E. Humbert adlı bir psikiyatri profesörünün yazısından esinlenerek sıralıyorum.



1. Kendini tanı. (Sokrat)
Kendi içinde yolculuk yapmak iyidir. Ben günlük tutarım. Kalbim, gönlüm, vicdanım ne der diye yazarım senelerdir. Dünyaya bilinçli bakmanın yolu iç yolculuktan geçiyor derler. Değişim dönüşüm kendinle yüzleşmekle başlıyor diyorlar öyleyse zihnimizdeki çatlakları, irademizdeki boşlukları, duygularımızı, tepkilerimizi gözlemleyebilme becerimiz gelistikce 4x4 hayata yakınlaşıyoruz demektir. Kendini tanıma yoluna girince sevdiklerinide tanırsın. Çocukların gözlerindeki sevinci, annenin kollarındaki sevgiyi, babanın omuzundaki desteği yakalarsın. Kalıcı dostlarının seni nasıl koruyup kolladığını izlersin.
Bu anahtarın açtığı kapınında hayatındaki en önemli kişilerle dolu olduğunu bilmenin keyfi bambaşka.

2. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol. (Mevlâna)

Eger dürüst  değilsen kendine, olsan olsan palyaçosundur karşındakilere. Davranışlarınızla, yürüyüşünüzle, bakışlarınızla, kimlerle zaman geçirdiğinizle bir bütündür kim olduğunuz. Olmadığınız birisi gibi olmaya çalışmak demek kendinizi yaşarken mezara koymak olacaktır. 
Kilitledim o kapıyı hemen 4x4 yaşamdan uzaklaşmak istemem.

3. En yukarda aşk var. (Aziz Paul)
İnsan yüreğinden akan tek şeyin kan olduğu fikrindeyken hiçte öyle olmadığını  deneyimliyorum. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, biri icin özel, biri de sizin icin vazgeçilmez değilse, hayat kuru bir yapraktan farksızlaşmaz mı? 
Aşk, herşeyi bir arada tutan bir güç.
Aşk tüm enerji formlarının içerisinde dolaşan bitmeyen bir enerji.
Aşk kendini besleyen kocaman bir dünya.
ve bu dünya bizimle toprak ana arasında bir yolculuk. Bu ilahi aşkı kendime yol gösterici seçiyorum.
ve hep hatırlamak için aynaya bakıyorum. 
Açtım bu kapıyı ardına kadar  ve asla ama asla kilit vurmayacağıma söz veriyorum. Anahtarıda üstünde bırakıyorum ki aşka kapı kapanmaz diye hatırlayayım.

4. Dünyayı hayal gücü döndürür. (Albert Einstein)
Yaptığımız her şey hayal kurarak başlar. Hayat -herkes için- hayalleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en güzeli peşinde gitmektir.  Her şey bir hayal ile başlar. Zihindeki bir resim, soyut bir düşünce. Ve bu oda herzaman hayallerimizi gerçeğe dönüştüren o mekanizmayı saklar içinde. 
Hayal kurdukca firsatların çoğalmasını tesadüf diye adlandırmak gereksiz. Doğurudur ki hayal cesaret ister, ama inanin ki  cesaret sonradan inanca dönüşür ve korkularınızdan sıyrılabilirsek başarı gelir. 
Hayaller gerçeğe dönüştükçe, karşımıza çıkan fırsatları yakalayıp değerlendirdikçe devamı da gelecektir. 
Çalıştırdım makinayı ve hayaller üretiyorum korkusuzca, sürekli, daima...

5. Ya yap ya yapma. Denemek yok! (Yoda - Yıldız Savaşları)

İçerisi alev alev odanın. Korkutucu, açmayayım demek en büyük yanılgı.
Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. Sorumluluk alıp hayatımızı kendimiz inşa etmeliyiz. O zaman tereddütler bir bir yok olmaya mahkum olacaktır. Zaten ne demisler, "Hayatın üstüne gitmezseniz hayat sizin üstünüze gelir." Sonra altında kaldım diye oturup ağlamamak lazım.
Hayatı basitleştirmek, sadeleştirmek bu odanın kabiliyeti. 
Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge... 
Ne kaldı geriye diye korkma. Kalanlar tam istediklerimiz.
Yaz istekler listeni, ama kısa tutmak lazim. Kısa tutmalı ki odaklanabilesiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi, odaklamazsanız hayatı yakamazsınız. Hayatı yaktığınızda öleceğinizden korkarsanız ölürsünüz, küllerinden doğan yeni bir anka kuşunu ıskalarsınız. 
Bu oda korkmadan yanmak için bekliyor beni.

6. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiç bir işe yaramaz. (Emile Zola)
Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonuca ulaşır. Tango dans edemem diyen öğrencisine Einstein dediği gibi " 10.000 kere denedin mi?"
Bu sözü çocuklarıma sıksık telefuz eden ben baktım daha üçüncü beşinci denemde pes edebiliyormuşum. Oysa çabalama sonrası olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. 
Elması yontmadıkça elimizde sadece bir taş parçası vardır. 
Elmasın ortaya çıkması icin geçirdiği zorlu yolculuk beni hep etkilemiştir. Tüm o darbelerden ve emekten sonra nihayetinde karşımızda duran paha biçilmez ve eşi olmayan bir sanat eseridir. 
Meşhur romandaki-Simyacı- Santiago gibi yerin altındadır o değerli taş ve yerin altı hemen yanı başımızdadır. Kendine karşı kazanacağın her utku seni kusursuz güzelliğe bir adım daha yakınlaştırır. 
Girdim bu odadan hatta kapıyı üzerime bile kilitledim... 
Paha biçilmez olduğuma inandığımda kapı kendinden açılır nasılsa.


7. Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak... Diğeri herşey mucizeymiş gibi yaşamak. (Albert Einstein)Hiç inanmadan mucizeler yaşarken ben bir günde iki çocuk annesi olmakla onurlandırıldım. Evet yaşanan onca şeyden beklediğim mucizelerim olmadı ama bizim algılayamadığımız bir devinim var evrende. Bu gün kötü gözüken yarın şansımız olabilmekte.
Ondandır ki artık diyorum, Mucizelere inanın, mucizelere açık olun, karşınıza çıkanları fark edin, takdir edin. Şükredin. 
O kapıyıda hiç kapamayın. Kapının içindeki pencereleride ardına kadar açın. 
Zira güneş girmeyen eve doktor gelir!





NOT: Bu tatili bana yar eden Lisa-Mordo-Murat-Lazar-Pelin sizi seviyorum.
Çocuklarıma bakan anam sen bir tanesin.
Anama destek babam harikasın.
Ve canım oğluşlarım bir sonrakinde beraber diyorum.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Cennetten gelen talimatla tanıştılar!







Her şey Kanserle Dans sitesinde aynı hastalıktan eşimi kaybettiğimi öğrendiğinde başladı. Facebook mesaj kutuma "Sizinde eşiniz akciğer kanseriymiş, süreç nasıldı?" diye gelen bir mesajla başladı. Ben bu konuda destek isteyen herkese destek olurum ama nedense bu mesajı görmem çok uzun zaman aldı. Mesajı gördüğüm gün "Aşkım seni özlüyorum, her gün daha fazla özleyeceğim..." gibisinden bir paylaşım okudum sayfasında ve anladım ki ben mesaja cevap yazana kadar o çokan sürecin sonuna gelmiş. 
Biz böylelerine kaderdaş diyoruz. Kişiler farklı ama olaylar aynı olunca kullanıyoruz bu tabiri. Bizimkide böyle başladı.
Tanımıyoruz ama hissediyoruz. Ben ona başsağlığı ve sabır diliyorum, hiç cevap almıyorum ama bir şekilde arkadaş tekliflerimizi karşılıklı faceten kabul ediyoruz. Ben onu Pencere’nin sayfasına ekliyorum. Herşey orada öylece duruyor. O Kanserle Dans’a sadece bir kaç gün takılıyor ve sonra siteden çıkıyor ama ben ne çıktığını biliyorum nede beni takip edip etmediğini.
Ona yazıyorum sebepsizce, "Kanserle Dans terapisi var Cuma Lape’de, gel. Hem Esra ile tanışırsın hem de biz kaderdaş olarak bir birimizi tanırız," 
Ben terapiye geç geliyorum, o bana faceten geldim diye mesaj yazıyor ben hiç görmüyorum ayrıca tipinide iyi hatırlamıyorum. Çember salonda profesör konuşuyor 40’a yakın kişi var ben sadece birine bakıyorum, kesin bu odur diyorum hatırımda kalan face profiliyle. Seans bitiyor, biri ayağa kalkıyor, evet evet tahminim doğru oymuş, ne yapamak lazım ki, yanına gidiyorum ve birden bire sarılıyoruz sıkı sıkı...

Tanışmıyoruz, kimiz bilmiyoruz ama enerji öylesine yoğun ki tanışmışız gibiyiz. Hata 40 yıllık dost gibi. Şişli’de salak bir sokak kafesinde kahve içiyoruz, ben yemek yiyorum, acıkmışım çok ve bana yemeğimi ödemeyi teklif ediyor ama sonuçta fazlasını yiyen benim diye ben ödemek istiyorum. Bir türlü karar veremiyoruz ve biraz o biraz ben hesabı ödüyoruz. Konuşmaktan tüyü kalmamış dilimiz havanın sıcağından dışarıda, en kısa zamanda buluşup daha çok konuşalım diye ayrılıyoruz. Öylesine karşılaşıyoruz ve öylesine herkes kendi yoluna. Tek bir beklenti, tek bir söz yok.

Derken bir akşamüstü bir post görüyorum facete, Kanada’ya yerleşecek köpeği Budy’i vermek istiyor. İşte diyorum, tekrar karşılaştık. Faceten yazıyorum, cevap yazıyor ama köpek bana yar olmuyor,şartlar uymuyor,  teyzeye gidiyor. Teşekkür ediyoruz destek için birbirimize ve gene herkes kendi yoluna gidiyor. Öylesine.


Derken bir sabaha karşı faceten bir mesaj geliyor, “Sen ne zaman aşık olmuştun? Ben çok fena aşık oldum. Kötümüyüm ben?” diye. Sabahın 8’inde bu mesaja “ Saçmalama....” diye cevap yazıyorum ve o an itibariyle bir ruh eşim oluyor.
Hiç hesapsızca böyle bir soruyu, bu kadar özeline kadar bana açan bu insana bende içimi açıyorum, yazışıyoruz, saatlerce iki aşık gibi içimizi boşaltıyoruz, biraz gözyaşı döküyoruz, biraz gülüyoruz, birbirimize küfür ediyoruz, sonra da kızmadın umarım diyoruz. Dostlarımızı biribirimizle tanıştırmak istiyoruz, bir kaç saat içinde bütün hayatımızı yazıyoruz. Korkmadan, çekinmeden, belki de kimselere diyemediklerimizi aptal bir mesaj kutusuna yazıyoruz ama aslında tam karşımızdakinin kalbine yazıyoruz her satırı. En derinde kalan duyguları sıralıyoruz, sorguluyoruz hareketlerimizi, farklı olduğumuzun farkına varıyoruz. Aşkla hayata tutunduğumuz konusunda hem fikir oluyoruz. Aşkın başkasına değil kendimize olan aşk olduğu fikrinde karar kılıyoruz ama başkalarına da aşk duyduğumuzu teyid ediyoruz. Birbirimize kalpten şekiller gönderiyoruz. Yüreğimizi pır pır eden olayları sıralıyoruz. Geride bıraktıklarımızı unutmadığımızı ama hayat yolunda yürümeyi seçtiğimizi söylüyoruz. Karalar bağlamadan, kurban olmadan, yeni bir yaşam çizdiğimizi ve hedeflerimizi yazıyoruz. 

Çocuklarımız olduğu için şükür ediyoruz, onların iyi, şanslı  hayatları olsun diye temennide bulunuyoruz. Onların içinde bulundukları boktan duruma üzülmüyor, tersine bunun onların hayatındaki önemli bir basamak olacağı fikrinde buluşuyoruz. Ayakları üzerinde duran akıllı kadınlar olduğumuzu bir kez daha teyid ediyoruz karşılıklı. Gazze-İsrael savaşına hiç değinmiyoruz. Farklılıklarımızın bu olmadığının bilincindeyiz. 

Öyle iyi anlaşıyoruz görüşmeden ki bunun tek bir tanımı olabilir diyoruz. Yukarıda cennette Alp ve Tahsin buluşup “ Abi hadi bizimkileri bir karşılaştıralım da bizim gibi onlarda eğlensinler,”demiş olacağı fikrine kapılıyoruz.
Yani biz Zeyneple cennetten gelen bir talimatla karşılaştık. 

Tesadüf yoktur. Bakış açınız ve baktığınız yön değişince hayatınıza bir çok yeni ve keyifli insan katılıyor. Nereden, nasıl, ne zaman geldiğini anlayamayacağınız bir düzenin içindeyiz. Bana asla olmaz demeyin, sadece bakış açınızı değiştirin bakın neler neler oluyor. Sonra bana da yazın ki yeni kitabıma malzeme olsun....

İyi karşılaşmalar sizlere de...

14 Haziran 2014 Cumartesi

YAPICI İÇ SES




Zaman blog yazısı zamanıdır.
Yaz nihayet gelmişken yazlık bir yazı yazamadığım için üzgünüm:( 
Bir sonrakin de yazacağım, söz...

Facebook'a günde bir iki kere vakit ayırıp güzel paylaşımları, bana katkısı olacak yazıları okurum, etkilendiklerimi de beni takip edenlerle, kendi yorumumu ekleyerek paylaşmayı seviyorum. Bu bazen bir fotograf, bazen bir şiir yada hikaye olabiliyor. Videolari seyretmeye vaktim olmadigindan, cok az video paylastığımıda fark ettim.
Plansız bir iş toplantısına İstanbul trafiğinin açık olması sayesinde erken varıp, mail kutumdaki okunmamış e-mailleri okumak yerine, sakinleşmek icin Facebookta biraz gezinirken hiçte tesadüf olmayan, çokta güzel bir yazıyla karşılaştım.

Doç. Dr. Şafak Nakajima'nin “Yaşamımız boyunca en çok kimle konuşuruz, hiç düşündünüz mü?” adlı yazısı...
Yazı gece-gündüz ruh haline aldırmadan karşımızdakiyle yaptığımız bir sohpeti anlatıyor ama karşımızdaki herhangi biri degil, O, Kendimiz!


Bazen sakinleştirdiğimiz: ''Telaşlanma! Sakin ol! Bu günkü sunumunu başarıyla yapacaksın!''
Kimi zaman tavsiyede bulunduğumuz: ''Daha sade giyinmelisin! Koyu renkler seç; aşırı dikkat çekici olma!''
Nadiren de kutladığımız: ''Bravo! Bak herkes sana nasıl da hayran kaldı! Şahanesin!''
Ne yazık ki, bu konuşmalarımızda en sık rastlanan tema, eleştiridir: ''Berbat görünüyorsun!  Senden bir şey olmaz! Herkes seninle dalga geçecek!''

Işte tam da bu cümleden sonra bloga yazma kararı aldım çünkü çok keyifle bitirilen bir günün sonunda mutlu olarak oradan ayrılmışken, yastığa kafamı koyduğumda başlayan ölümcül eleştirilerle kendimi ne kadar hırpalayıp, mutsuzlaştırdığımı fark ettim.


Kendimizle sohbetin eleştiri dozu, çoğumuzun kaldıramayacağı kadar yüksektir.
Konuşma sürdükçe içimizde kaygı ve korku, utanç ve suçluluk duyguları doğmaya başlar.
Ve söylenenler, bizi motive etmek yerine, hayattan zevk alamaz hale getirir. Özgüvenimizi yerle bir eder. İyi olan hiçbir şeye hakkımız olmadığına inanmaya başlarız.





Safak hn yazısında eleştirilerin iç seslerle oluştuğunu yazmış. Bu bana Pencere adlı kitabımdaki sesi hatırlattı. Bir kaç çesit sese de dikkat çekmiş.

• Mükemmeliyetçi iç ses:
Gerçekleştirilmesi imkânsız düzeyde bir kusursuzluk ölçüsü. 
Bu ölçü çoğu kez, önemli bulduğumuz başkaları tarafından belirlenmiştir. Her şeyi hiç kusursuz yapmamızı ister ve yapamadığımız zamanlarda, eleştirinin dozunu arttırır. Hoşgörüsüz ve yıkıcıdır. Bizi daha iyi olmaya yönlendirmeye çalışır ama  giderek bir şey yapmaya korkar oluruz.


Suçluluk hissettiren iç ses:
Çoğu kez geçmişte yaptığımız davranışları, kurduğumuz ilişkileri ve seçimlerimizi, aile ve toplumun değerleriyle yargılar. Acımasız yargısıyla bizde, suçluluk duygusu ve utanç yaratır.

• Yıkıcı iç ses:
İnsan olarak değerimizi hedef alır. Bize varoluşumuzu sorgulatır. Yaşamaya bile hakkımız olmadığını hissettirir. Kaynağı çocukluk ve ilk gençlik yıllarındadır. Sevilmemiş, değer verilmemiş ve onaylanmamış bireyler, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde, bu kötü deneyimleri bilinç dışı yollardan iç ses haline getirir, kendilerini sevmez, onaylamaz, yaşamaya layık görmez ve "yok olmak" isterler.

Cesaret kırıcı iç ses:
Toplumun belirlediği sınırların ötesine geçmeye kalkıştığımızda, bu iç ses bizi geri çeker. Başaramayacağımızı, toplumun bizi reddedeceğini, her şeyi riske atacağımızı kulağımıza fısıldayarak. Bu ses, başkaldıran, yeni ufuklar arayan, yaşamı keşfetmek isteyen özgür ruhumuzu hedef alır.
Onu parçalamayı, yavaş yavaş öldürmeyi amaçlar.

Safak hn y
ıkıcı iç seslerimizle nasıl başedeceğimiz sorusunu soracağımızı bildiğinden, bir de kurtulma
formülü yazmış.

Kurtulma formülü ilk adım:
Başa çıkmada ilk yapmamız gereken şey, onları fark etmek. Onlardan etkileniyor, hayatlarımızı berbat etmelerine izin veriyoruz ama onları yeterince iyi tanımıyoruz.

Kurtulma formülü ikinci adım:
Sizi üzen, yoran, hayattan bezdiren iç seslerimizi tanimaktan geciyor. Onları biz kendimiz yaratıyoruz.  unutmamak lazim!
O seslerin her birinin bir amacı ve kendilerine özgü ajandaları var. Bağımsızlar.İster dikkate alın, ister dinlemeyin.
Size söylediklerinin işinize yaradığı fikrindeyseniz dinleyin ama  mantıklı olup olmadığını sorgulayın!

Kurtulma formülü üçüncü adım:
Bir kâğıdı ortadan bir çizgiyle ikiye bölüp, bir tarafına iç sesinizin söylediklerini tek tek yazın!
Söylenen doğru mu, bu günün değerlerini yansıtıyor mu yoksa geçmişe mi takılı kalmış, özgürlüğünüzü, gelişiminizi engelliyor mu?
Bu soruların cevaplarını iyice irdeleyin!
Ve çizginin diğer tarafına da, o söylemlere karşı düşünerek ve araştırarak geliştirdiğiniz kendi tezlerinizi yazın!
Onlardan öğrenebileceğiniz şeyleri öğrenin ve: ''Artık sus! Sana ihtiyacım yok! Kendim için en doğru olanın ne olduğunu biliyorum!'' diyerek onları susturun!

Kurtulma formülü dördüncü adım:
İçinizin kuytu odalarından birine gizlenmiş olan, ''yapıcı'' iç sesinizi bulup çıkarın!
Sevgi, şefkat dolu, size değer veren, yıkıcı etkilerden koruyan, hatalarınızı fark etmenize ve düzeltmenize yardımcı olan, cesaretlendiren,yaralarınızı saran, akılcı yollar gösteren iç sesinizi, kalbinizin ortasına yerleştirin!
Ve kulağınızı ondan ayırmayın! diyerek noktalamis yazısını.

Hemen aldim elime kalem kagit, aynı yukarıda verilen yöntemle kendi kurtulma planımı yazdım.
...
...
...

Yeni hikayemde bu yazıdan faydalanacağım kesin, zira yapıcı iç sesini duyabilen insanın mutlu olduğunu, hayattan keyif aldığını,  yıkıcı iç seslerle dolu egonun da insanı küçültüp yerle bir ettiğini yazmayı deniyorum. Dilerim yapıcı iç sesim bana ihtiyacım olan desteği verecek ve bende en kısa zamanda yeni kitabımla kütüphanelerinizde olacağım. 

Sizlere de yapıcı iç sesinizi keşfetme imkanı sağlayacak dialoglar dilerim.
İyi yazlar...





16 Mayıs 2014 Cuma

Bu SON olsun! #SOMA



Her yer karardı mı benim yazmam gelir. Gerçi ben hep yazarım ama kara günlerde daha çok yazarım. Durmaz kalem, durmaz yürek, zihin. Akar gözlerden yaşlar mutsuzluk ülkesine. Çağlayan olur her şeyi önüne katar gider.

SOMA ne ilk ne de sondur bu ülkede. Sosyal medya bu kadar güçlü değilken, olanlara kulaklarımız daha kapalı yaşarken olan binlercesini duymadık, okumadık, yorum yapmadık. Şimdi, teknolojinin gücüne, geçtiğimiz anlarda olanlardan dolayı oluşan deli öfkemiz eklenince, isyanımız çok daha büyük oldu. 19 Mayıs törenleri de bu sene bu yüzden haklı olarak iptal olunca, nedense daha da sinirlerimiz bozuldu sanki. An itibariyle 284 can karanlıklarda bir yerlerde can verdi. Yazarken bile midemde oluşan asit miktarı tarifsiz. 
Ne kolay ölmek bu ülkede. Kader deyip geçmek. Sonunda -Lİ olunca ağlamak ve -Lİ olmayınca olağan bunlar diye meydanlarda konuşma yapmak. 

SOMA’da olanları seyrediyorum televizyonda, gazetelerde okuyorum. Acıyı insanların yüzünde yakalayanların fotograflarına bakıyorum. Isyan ediyorum, ihmalkarsızlıklara, insanların üç kuruşa çalıştırılmasına, geride kalan dağılmış ailelere, haksız yere ölmüş bedenlere… Neden doğru şartlarda doğru işler yapamıyoruz? Neden denetlenmiş denilen bir firmada çocuk buluyoruz? Neden trafoda olduğu bildirilen yangın hemen söndürülemiyor? Neden insanlara güvenli odalar yeterli sayıda sağlanamıyor? Neden hep bir yerden kaçak işler peşindeyiz? Neden? Neden? diye  akıyor damlalar. Onları simsiyah yüzlerle orada görürken, kendi yüzümün beyazlığından utanç duyma hissiyle dolmuşken, onlar orada acı içinde acaba ölü mü yaşıyor mu sorgulaması yaparken ben güncel hayatıma devam etmenin gerginliğini hissederken, Soma’ya destek adına sadece mesaj atabilip sosyal medyada protesto edebilmekten öteye geçememenin sıkıntısı içindeyim.
Sonra diyorum ki utancı yaratan Tanrım, yanında unutma yetisinide insanlığa bahşetmiş. Balık hafızalı değiliz ama çabuk unutuyoruz. Tarih unutulanları bizlere hatırlatmak için yazılmış olabilir mi? diye sorguluyorum. Tarih boyunca binlerce acı yaşanmış, binlerce insan çoğu zaman gereksiz yere hayatını kaybetmiş. Bunu da unutacağız, bu da yüreklerimizi ilk günkü gibi yakmayacak yakında ama yok saymayacağız. Sayamayacağız.

Haberlerde izledim Türkiye dünyada iş kazalarında en çok ölümle sonuçlanan ülke sıralamasında 3.sıradaymış. Bende şöyle bir google yaptım ve veriler gerçekten korkunç. 510 Sayılı Kanunun 4-1/a Maddesi Kapsamındaki Aktif Sigortalıların Geçirdiği İş Kazalarının Kaza Sebeplerine Göre Dağılımı, 2012 yılındaki çalışma tablosunda; kişilerin yüksek bir yerden (ağaçlar, binalar, yapı iskeleleri, merdivenler makinalar, araçlar)  ve çukur,derin bir yere (hendeklere, kuyulara, kazılara, yerdeki çukurlara) düşmesi sonucu ölenlerin sayısı 8541.

Öfkelenmeden onun yerine önlemler alması,  yeni kanunlar çıkarması için devleti  sorgulamalıyız. Eğitimin önemini bir kez daha belirtmek ihtiyacım doğdu. Yapılmış değil, uygulanıyor olmasından emin olmak lazım. Denetim yapan kuruluşlara sadece para karşılığında belge, sürücü ehliyeti yada bilimum yeterlilikler vermemeleri gerektiğini öğretmek lazım. Bunun içinde insan değerinin önemini  kafalarımıza kazımalıyız. Yol çalışmaları yapılırken etrafına önlem almayan belediyeyi, kaza olduğunda daha geriye duba koymayanı uyarmayı, kontrat imzalarken çalışma koşullarını anlamayı, fabrikada çalışan çocuk işçileri şikayet etmeyi, SSK yapılmadan çalışmamayı, işlerin kanunlara uygun yapılmadığında dava açmayı kendimize sorumluluk olarak görene kadar bunları izlemekten ve göz yaşlarıyla yıkanmaktan başka şansımız yok.

Dün akşam dinlediğim bir konferansta sunumu yapan, Hollandalı sosyolog Hofstede’nin kültürün boyutlarına değindi.  Geert Hofstede kültürlerarası iletişim alanında önde gelen bir sosyolog ve örgütsel sosyoloji uzmanıdır. Kültürleri açıklayabilmek için 5 parametre sunmuştur. 4. Parametresi tam da bize uygun olduğu için bu yazımda sizlerle paylaşmak istedim. 
Belirsizlikten Kaçınma (Uncertainty Avoidence) Bu boyut kültürün üyelerinin bilinmeye karşısındaki korku ve tedirginliğini ölçer.
Belirsizlikten kaçınmanın kuvvetli olduğu toplumlarda;  kişiler net, açık kurallar isterler. Belirsizlikten kaçınmanın zayıf olduğu kültürlerde ise; kuralların esnek olması bireyleri rahatsız etmez. 
Bizim ülkemizin hangi kategoride olduğu aşikar! Ata’mın dediği gibi; Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir. 
Şimdi soruyorum, durup bekleyen edilgenlerden misiniz? Yoksa araştıran, sorgulayan ve yaptırabilme kabiliyeti olan etkenlerden misiniz?


Dilerim Soma son olsun ama bilirim ki bu ülkede ihmalkarsızlığın sonunu ancak toplumsal duyarlılığı yüksek ve medeniyetin gerekliliklerini yerine getirebilme becerisine sahip yeni bir nesil değiştirebilecektir. Tıpkı bizim de yeni bir nesil olduğumuz gibi demekle bitirmekten kaygı duyuyorum!

Milletimizin başı sağolsun!



26 Nisan 2014 Cumartesi

SELF SERVİS DUYGUSAL MAZOŞİZM

 



 Cümleyi okudum ve tamam blog zamanı dedim. Harfler kelimelere ve cümlelere dönüştü bir anda aktı...
Yorgunum bahardan mıdır? Duygusallıktan mıdır? Yaşamın ağırlığından mıdır? derken meğer cevap buymuş. Ben bir self servis duygusal mazoşistmişim.

Insanlar bazı olayları yaşar ve geçer ama başlıktaki gibi olduğunuzu düşünüyorsanız yaşamayı seçer ve onların içinde kendinizi tüketirsiniz. Her biri için kalbinize acı dozdan azıcık daha şırınga eder, yüksek doza alışır ve sonunda nefes alamayacağınız ana geldiğinizde öfke içinde dünyaya, kendinize, insanlara ve evrene söversiniz.
Şimdi olan olaylar serisine göz atalım, ama bu andan önceki olayları kısaca özetleyelim ve acının dozunun nasıl tırmandığına birlikte şahit olalım.
Gezi parkı, baskıcı başbakan, kaygı dolu gelecek, twitter krizi, yerel seçimlerin sonuçları, TEOG sınavı gayri müslimlerin davası vs. vs.

Day 1
Hayatında çok önemli yeri olduğunu düşündüğün, seni değerli kılan ve seni özel hissettiren biri sonsuza dek sessizleşirse,

Day 2
Bir proje yapılacak ve üreticin bu projeyi geliştirmek istemezken, patron bu senin işin derse,

Day 3
Seninle aynı kaderi paylaşan genç iki çocuklu bir kadın, aynı savaşı verip yenik düşen eşini bedensizler dünyasına aynı senin geçtiğin yoldan gönderirken, giden gencecik adamın yaşayamadıkları için yüreğin kan ağlıyorsa,

Day 4
Çocukların, hayatlarının dönüm noktası olan bir sınava girmek üzereyse ve buna panikleyen sadece bensem onlar son derece sakinse,
Sonuçtan sadece ben tırsıyorsam ve onlar sadece durumu kabullenmişse,

Day 5
En yakın arkadaşın ciddi bir travma geçirirken, sen onun yanında olamayıp bunun için sadece özür dileyebildiysen,

Day 6
Patronuna çocukların sınavı olan iki gün öğlene kadar izin istiyorum demene rağmen, onlar o iki gün için sana toplantı planı koyuyorsa ve akabinde resmi tatil olan günde de seninle ekstra toplantı koyup seyahat planını iç ediyorsa,

Day 7 
Sessizlik
Zira Şabat! Yani Tanri'nın bile dinlendiği kutsal gün.
Annemi alıp konsere gidiyorum, sorunlardan uzak!


                                                                                      
                                                                                                                          







Farkındalık 1
Sessizlik iyidir, daha çok sey anlatır, anlamayı öğren.

Farkındalık 2
Arabaya atla ve üreticini ikna etme yolunu bul, ettin ettin, yoksa edemedin. Dünyanın sonu değil, bu proje bize uymuyor der geçer bunu da başarısızlıktan saymazsan zira her şey bizim elimizde değil.

Farkındalık 3
Herkes kendi yolunu yürür, üzülmek doğal tabii ki ama içselleştirme.

Farkındalık 4
Sınav başarısı sadece kağıt üstündedir ve bu tür başarılar hayattaki en basit neticedir. Aslolan hayat başarısıdır. Örnek kendin, daha iyi örnek ALP.

Farkındalık 5
Travma yaşandı, bitti. O an elini tuttamadıysan bu onun arkadaşı olmadığın anlamına gelmez, ona karşı sevgin sonsuz sadece bir anla ölçülemez ki.

Farkındalık 6
Iş iştir ya seve seve ya s.....
Mızmızlanacaksan değiştirmek için hamle yap yoksa sus otur!

Farkındalık 7
Annen senin her şeyin, Tanrıya şükürler olsun ki hep yanında ve baban harika bir insan ki annenle keyif yapabilmen için çocuklarınla ilgilendi. Konser bileti bedavadan geldi ve bunun için hiç bir çaban olmadı tek yaptığın gönüllü çalışmak ve yaptıklarından karşılık beklememek.

Bu durum sonucunda her şey self servis!
 Ne istersen alır, ne yersen yer kalanını atar yada tabağına fazlasını almazsın, ha yok seçeneklerin hepsinden hem de bol bol alırım dersen, ona da tamam ama karın ağrısına şikayet etme o zaman. 
Seçim bizim!

Keyifli haftasonları!!!