27 Ocak 2015 Salı

SON"SUZ" KULLANMA TARİHİ


   



 Senenin ilk ayının sonuna yaklaşmışken, geçmişten gelen süresi dolmuşları bakıp ayıklamak zamanı gelmiş galiba. Tesedüflere inanmam ben ve eğer bir şey oluyorsa sizin dikkatinizi çeksin diye, gözünüze sokulsun diye oluyordur fikrindeyim. Belki hem fikir olmaya bilirsiniz ama ipuçlarını takip ederseniz görebileceğinizi düşünüyorum. Sonuçta hepimizin içinde bir ajan kimliği vardır. Düşün bakalım iz peşine.
Ben düştüm kendiminkine ve bir sürece girdiğimi fark ettim. İkili ilişkiler süreci. Eteklerimdeki taşların düşme zamanı Vol 1. Bakalım bu süreç bana ne anlatıyor?

Her ürünün olduğu gibi, her sürecin de bir son kullanma tarihi vardır bence.
Düşünün, markete girdiniz, bir ürün aldınız. Bazen içindekilere bakarız hani zararlı bir şeyler var mı içinde diye ama çokça hatta genelde  son kullanma tarihine illa ki bakılır. Bu istemsiz hareketin sebebi  o ürünü zamanında tüketip tüketemeyeceğimizi öğrenmenin yanı sıra tüketemezsek bünyemize gelebilecek zararlardan kendimizi koruma ic güdüsü olabilir.

Bazı alınanların kısa kullanım süresi olması tercihimizdir. Bunun sebebi yeterli saklama alanı olmamasından olabilir. Ani sevgi patlaması da olabilir.

Alırız, ihtiyacımızı giderir ve son kullanma tarihine bile ulaşmadan bitirmişisizdir.

Ancak bazılarının süreleri oldukça uzundur. Seninle seyahate giderler, ona dokunmanı beklerler, mutluluk verirler, zor anlarına çare olurlar, üzgün olunca seni avuturlar,düşüşe geçtiğinde yükseltirler, mutlu olunca yanında olmaktan keyif alırlar. Ama ne çare ki onların bile bir son kullanma tarihleri vardır.
Bazılarına sarılmak mümkündür. Sıcacıktırlar. Sizi sonsuz mutlu kılarlar. O kategorinin son kullanma tarihi yoktur. Sen istedikçe yanında kalırlar. Renkleri solabilir, popülerliğini kaybedebilir, sen istersen gözden uzağa yerleştirlebilir, belki de vaz gecince gidebilir ama izleri hep kalır.

Bazıları yapışıp kalır hayatınıza, atmanın gününü sayarsınız. Kontrol ederken buluruz kendimizi günü geldimi diye? Atamayız, utanırız, sıkılırız, vicdan yaparız belki de içten içe vakti dolmadı diye. Geri koyar o günün gelmesini dileriz..

Ama öyle bir ürün var ki, alırız ve kullandıkça, son kullanma tarihi kendiliğnden yeniler. Her baktiginda daha cok bağlanırsın ona ve korkarsın acaba bir gün son kullanma tarihi gelir mi diye? Korkudan onu ortaya cıkarmazsın, sanki gün yüzüne cıkmazsa tükenmeyecektir. Oysa içten içe bilirsin kendini hep yenilediğini de yenilirsin korkularına.


Ve birden fark ederiz ki; dostlukların da, sevgilerin de bir son kullanma tarihi olduğu gerçeği buz gibi çarpıyor yüreğimize. Ruh sızlar. İnsanın elinin altındaki kelimeler de yetersiz kalır…Bir son gidiş, inci inci gözyaşları gibi… Oysa dostlukların ve sevdaların ruhunuzun tam içinde, derinliklerinde saklı olduğunu ve hep orada kalacağını umuyordunuz siz. Anlam kaybolur. Acıyla büyür ruhumuz kaybedilmiş dostluklar ve sevdalar limanında. 

Bir umutla, sil baştan yaşamak isteriz hayatı. Dostların ve sevdaların bir son kullanma tarihi olduğunu bilen yürek, bilir ki sizin de başkaları için bir son kullanma tarihiniz vardır.

Gözler başka ufuklara çevrilmiş, sözler başka diyarlarda uçuşur olmuşsa, kalpler başka başka ilgilere yönelmişse elbet dostlukların da, sevdaların da son kullanma tarihi gelmiştir.
Ve gelmelidir de. Dostluklar ve sevdalar zorlamaya gelmez. Bir dost dostluğundan, bir sevgili sevgisinden uzaklaşıyorsa, ona söyleyebileceğiniz tek şey vardır: Sen bilirsin. 

Her gidiş gibi bu ayrılık da canımızı yakar. Ama tarih gelmiştir. Saat çalar ve siz ayrı bir boyutta uyanırsınız artık. Ayrılık için konuşulmasına da gerek yoktur. Adının konulmasına da. Olan olmuştur, yola devam. Belki başka anlarda tekrar çarpışırız, kimbilir ki?

Işte böyledir hayat. Bitti dediğinde başlar. Benim dediğinde kaybetmişsindir.
Boşverin bağlanmayın kişilere, ürünlere, süreçlere, acılara, mekanlara.
Akıp, coşumak, sevip, AŞK olmak lazım.
Kimbilir belki böyle yaşama cesareti gösterirsek  herseyin SON"SUZ" kullanma süresi olur.



22 Aralık 2014 Pazartesi

12 AYDAN EVREKA ANLARI

     
Her sene bir yeni yıl yazısı yazıyoru.
Aslında size değil kendime bu yazılar ama paylaşınca artan tek şey sevgiymiş ya yazılarımda paylaşılınca çok mutlu oluyorum. Onun için kimin yüreğine düşerse, ne mutlu bana.
Her sene bir geriye dönüşle, biten yılın muhasebesini yaparım. Bu sene farklı olsun sadece evreka anlarımı yazmaya karar verdim.
Evreka, hepinizin bildiği gibi ünlü mucit Arşimed’in banyo yaparken suyun kaldırma gücünü aniden bulmasının ardından ‘Evreka’ (Buldum) diye çıplak vaziyette dışarı fırlamasına atfen, bilim adamlarının ‘Evreka anı’ diye tanımladıkları durum. Psikolog John Kounios şunu ifade ediyor: “Çevrenizle alâkalı daha az farkındalıklı olduğunuzda, daha çok içsel düşüncelere karşı farkındalıklı olursunuz.” Bu evreka anları genelde zihnimizin berrak ve rahat olduğu zamanlardır. Beklenmedik anlardır ve sonuç her zaman önemlidir.
Evreka; bildiğiniz ama söyleyemediğiniz bir çok buluşun hayata geçişidir...
Evreka; umutların bittiği anda bir ışıktır...
Evreka; bazen büyük bir çığlıktır umulmadık anlarda...
Evreka; şefin spesyalidir....
Evreka; kulağa hoş gelen güzel bir tınıdır
Evreka; kendine özgüdür...
ve Evreka; bir ağacın gölgesinde düşlere dalmanın verdiği güven ve özgürlüktür...
Başladım bende 2014 içindeki 12 aydan evreka anlarımı listelemeye.
İlk yakaladığım Ocak ayında. Hiç yapamam dediğim, asla deyip bitirdiğim geçmişten gelen bir eli tutmak oldu. Hesapsızca yapılmış, akışa bırakılmış, neden-sonuç ilişkisi kurulmadan yürüme kararı alınmış bir Cumartesi sabahı kahvesi. Evreka anı: Geçmiş tehlikeli olduğu kadar tekrarlara açıktır.
Sonra hiç yapamam dediğim, nasıl olacak, nasıl başlayacak dediğim soğuk ama içimde sımsıcak bir Şubat yakaladım. Hiç tahmin etmediğim bir anda hayal gibi hayatıma hatta zihnime sıvışan bu dengesiz kimlikle bütünleştiğim bir Şubat. O andan sonra bütün evrekalar değişti, hatta hepsinin temelide belki o olacak. Evreka anı: Hayatı yönetemiyorsun, planlayamıyorsun, ön göremiyorsun ama andayken bunlara ihtiyacın olmuyor zaten.

Mart ayında oy verdik. Yeni umutlar, yeni beklentiler, belki değişiklikler olacaktı. Çalanlar çırpanlar, insanlara nefret tohumları ekenler, ötekileştirenler oy kaybedecek ve bizler aydın cumhuriyet çocukları hızla yükselecektik. Daha gezi aklımızda tap tazeydi. Başka ne olabilirdi ki… Evreka anı: Hiçbirşey en üst ivmeye ulaşmadan düşüş yaşamaz ve en üst noktaya vardığını zaman gösterir. Bize sabır ve daha çok çalışmak düşer.

Öyle bir Nisan, öyle bir evreka neredeyse 6 senedir hayatımda yoktu. Koca bir beden sessizce, arkasında bir dolu gözü yaşlı dost ile terk etti bu evreni. Dejavu denilen şey neyse ben dibine kadar onu yaşadım. Gözü yaşlı eşin damlaları sanki benim göz yaşlarımdı. O çocuğun hüzünlü yüzü sanki benim evlatlarımınkiydi. Yüreği yaralı asla tamir olmayacak ana baba sanki benimkilerdi. Evreka anı: Sarıl sevdiklerine ve her daim kaliteli yaşa. Hem tekrarı yok hem aileden başka değerli bir şey yok.
Bir teog geldi geçti Mayıs ayının ılık rüzgarlarında hayatımızdan. Öyle bir geçiş ki zihnimin her noktasında ayrı bir fırtına estirdi. Önce ülkemin gayrı müslimlere yaptığı ayrıcalıkla karşı karşıya kalmanın şoku. Sonra insanların kendi davalarını bile savunmaktan aciz halleri. Derken sınava hazırlanan bir çocuğun 100 soru karşılığı hayatının dönüm noktasının belirlendiği eğitim sistemi. Iyi yapanla yapmayanın ayırt edilebilmesinin torpil gibi birşeylere bağlı olabileceğini, koskoca bir milli eğitim sisteminin yanlış soru ile çocukların hayatlarıyla oynayabildiğini yaşadım. Evreka anı: Not dediğin şey sadece kağıt üzerindedir. Sen farklı olmayı öğret çocuklarına. Araştırmayı, her sistemin doğru olmayabileceğini sorgulamayı, en çokta  koru körüne inanmamayı… ne dedik: Be Bold or Italic, never Regular.
Havalar ısındıkça insanın içi kıpır kıpır oluyor. Bu haziran da  ben gururlu anneliği yaşadım. Büyük zorluklarla 2 kiloluk doğan oğluşlarımı 8. sınıftan mezun ettim. Ne çabalar, ne tartışmalar, ne kararlarla dolu 8 koca seneyi geride bırakmanın haklı gururunu yaşadık hep birlikte. Biz üç kişide iyi bir aileyiz sözünü o gün tüm aile bireyleriyle yaşamanın heyecanı unutulmazdı. Evreka anı: Saçını süpürge etmeden insan evlatlarına güzel bir gelecek verebilir. Bunun içi sadece madiyatla dolarsa, haksız kazanılmışlıklar, içi empati ve olumlu hırsla dolduğunda, dolu dizgin koşan bir ergeniniz olur.




Temmuzun kavurucu sıcaklarının tam ortasında Tzuk Eitan- hayatımıza, kalbimize ve beynimize
bomba gibi düştü. Canlar gitti, topraklar kan oldu. Koca dünya için minicik bir kara parçasında yürekler acı doldu, analar feryad etti. Herkes kendine çekti, herkes kendine gore yorumladı. Her yorum düşünmeden yapıldı, her yorum yapan lanetledi, her yorum bir tarafı haklı göstermek için çabaladı. Ne olursa olsun içinde bulunduğumuz coğrafyayı kirletti, nefretle doldurdu ve toplumun bir rengini ötekileştirdi. Hayatımda dost bildiğim insanların o sözleri o kadar kolay yazabilmelerine şaşırırken, sadece ırkından dolayı bambaşka bir ülkede olanlardan sorumlu tutulmanın acısını bütün kalbimle yaşadım. Antisemitizm denilen olgunun ülkemde buram buram koktuğuna şahit oldum. Yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi gözetmeksizin. Evreka anı: Dünyadaki sınırları insanlar koyar, insanlar bozar. Bilmediğini önce bilmeye çalışıp sonra da anlamaya çalışmak lazım. Bir toprakta barış bütün dünyadakine bedeldir.

Tatil rehaveti, Ağustos sıcakları. Kimse rahatını bozmazken, şezlonglarından kalkıp şehire varamazken, oy kullanmayı üşengeçlik olarak görürken,  ülkemin sadece 50%ni seven bir adam demoratik bir seçimle, Cumhuriyetin 91.yılında 19.Cumhurbaşkanı seçildi. Adına törenlerde dua okuduğumuz bu kişi acaba benim Cumhurbaşkanım olabilir mi? Evreka Anı: Demokrasi çoktandır “halkı kandırma rejimi” oldu! Egemenlik bir kişinin elinde ise ve bu kişinin güç ve  yetkileri sınırsız ise böyle bir siyasi yönetim MUTLAK MONARŞİdir. Gitmeli mi? Kalmalı mı?
Eylül'de gel derler bende öyle yaptım. Topladım ruhumu ve bedenimi çıktım bir YOL’a. Hedef ilüzyonu aşmaktır dedim ve baltalar elimde girdim ormana. Ruh parçam diyen o hayalperest adamın YOL’una ekledim kendimi. Her darbeyi kendime çaktım, bazıları sert, bazıları nazik. Her darbe  bir yandan acıtırken diğer yanımdaki kabuğumu sıyırdı. Kurumuş kabuklar bir bir döküldü ve altından 8 hafta sonra rengarenk bir ham taş çıktı. Sıra ham taşı küp taşa çevirmede. Evraka anı: Tesadüf yoktur, hayatıma eklenen yeni yürekler hoşgeldiniz YOLuma. İnanırsan yapabilirsin.
Ekim,  2014 için hayatımdaki en önemli aydı. 2 senedir bir hayale inandım. 13 senedir bir hayali kovaladım. Sene 99 ben ve Alp Amerikaya gittiğimizde yaşadığımız eşşiz tatilimizi bir gün çocuğumuz olursa onunlada yaşayalım diyerek sonlandırmıştık. O tatilden 5 ay sonra hamile kalmış tek derken çift doğurmuştum. Hastanade gözümü açtığımda ilk sözüm Alp’e çok para biriktirmemiz lazım çünkü bir değil iki çocuk götürmeliyiz Disneyland’a oldu. Ben onsuz bu hayali yerine getirmek için çok çabaladım.
Kendime inandım, gücüme güvendim ve diledim. Inanınca yapabilmenin gururunu yaşadım. Bir de hayalimin içine can dostlarda eklenince tadına doyulamaz bir tatil oldu. 
Tabii ki nerede çokluk orda zorluk yaşadık ama hafızalardan silinemeyecek bir finalle geri döndük uzaklardan. Çantalar alışverişlerle doluyken zihinlerde unutulmayacak anılarla doldu. Biraz buruk, çokça keyif. Evreka anı: Hiç birşey sonsuz değildir. Herşeyin son kullanma tarihi vardır. Tek sonsuz SEVGİdir.

Kasım, beni  her zaman buruk duygularla karşılar. Aralığa hazırlar beni. Senenin sonunun geldiğini
 muhasebe zamanını hatırlatır. Acıları kabuğun altından sızlatır, göz yaşları karanlık gecelere karışır. Daha çok yazarım, daha derinden yaşarım ama beni bu ruh halinden çıkaran bir etkinlik can simidi olur her sene bana. Eksiksiz katıldığım bir macera bu. Her sene bir motoları vardır. Bu sene ki “Hayat ONca bilginin eseridir,” Biraz hayattan, biraz felsefeden, az da olsa politikadan ama çokça ruhuma dokunan konulardan seçtim özenle. Jozef Tarı’dan  Tanrı parçacığı, Noa Baum’dan  A land twice promised,  Bentley James Yaffe’den  Geziden sonra kısıtlamalar, Murat Yetkin’den  2015 Türkiye’yi nasıl bir tablo bekliyor, Hedy Schleifer’den Bağlantı mucizesi. Her bir konuşma beni biraz daha aydınlattı ve bir adım daha ileriye taşıdı. Günün sonunda belki çok yorgundum ama oldukça mutluydum. Evreka anı: Seçimlerle yaşarsın, acı istediğin kadar, keyif almakta.


Ve Aralık, sene sonu… Yapılması gerekenler için son 31 gün. Hediye alıp vermenin keyfi. Aile partileri, dostlarla yemekler, piyango heyecanı bir tarafta, diğer tarafta  da acaba muhasebe tuttumu?, seneden dilediklerimle yaptıklarım denk mi?, kimleri ekledim, kimler çıktı, neden?, yeterince iyi oldu mu?, kimseyi kırdım mı? kırıldım mı?, büyüyüp olgunlaştım mı? gibi bir çok duyguyu yaşatan muhteşem ay… Hemen geçen seneye dönüp bakıveriyor insan… 2013’ü kapatırken kendime verdiğim sözler vardı. Daha fazla yazabilmek, daha fazla dinlemek, anlaşılmak, sarılmak, yolculuk, yol ayrımları, zengin ve derin sohpetler, yeni yerler, yeni insanlar, yeni bakış açıları, daha fazla ailemle vakit geçirmek, oğlanları daraltmadan olanla yetinmek, olmayanın sorumluluğunun bende olmadığını anlamak, bedensizlerin dünyasındaki ağırlığı azaltmak, zihnimle dost olmak ve yeniden “hala” olmak, kontrolsüz olabilmek ve kalbime inanmak istediğimi yazmışım. Nefis bir başarıyla neredeyse 99% yapılmış. Bravo bana ki azimle hedefe yürümüşüm. Evreka anı: Demek ki herşey sende bitiyor!

Gelelim 2015 için dilekler bölümüne;
 Başlangıçlar herkes için en hayati konular,  öyleyse yeteneklerimi cesur şekilde ortaya koymak için cesaret istiyorum. 
Eski olanla yüzleşip yenilenmek, kullandığım teknikleri yenilemek, bugüne kadar bilip inandıklarımın değişmesini diliyorum. 
Uzun süredir sıkı sıkıya bağlı kaldığım ilkelerin ve prensiplerin yerini, yenilerine bırakacağını yada başka bir deyişle yeni bir döneme adım atacak şekilde  radikal yaklaşımlar ve ciddi yenilenmelerle yeni çevrelere ve yeni insanlara gidebilmeyi diliyorum. 
YOL almaya başladığıma göre kararlı olmaya ve aldığım kararların arkasında durmaya hazır olmayı diliyorum.
Aşk ve özel ilişkilerde, geçmiş deneyimlerimin etkisinden kurtulup yeni denizlere yelken açabilmeyi, özellikle ruhuma ve yüreğimin sesine kulak verebilmeyi diliyorum. Ve biliyorum ki  ben yolumda yürümeye devam ederken, bana eşlik etmek isteyen herkesi yanımda görmekten keyif alacağım.
Gitmeyi arzuladığım bir yere gitmek, okumayı arzuladığım bir çok kitabı ruhuma eklemek istiyorum.
Birilerinin ruhuna dokunmak, ruhuma dokunacak birinin gözlerine bakmak istiyorum.
Bu sene 2. kitabımı ellerinize vermek istiyorum. Üç Nokta ile hayatınıza eklenmeyi diliyorum.
Canımın içi oğlanlarımla harika bir tatil, sevgili ailemle daha çok zaman…

 2015 hepimiz için harika bir yıl olacak, şimdiden söylüyorum.
Bu senenin motosu: İNANIRSAN YAPABİLİRSİN.
Sana inanıyorum 2015, hoş geldin!

Sizler için de  kendinize yeni sene de daha çok inanbilmenizi diliyorum, çünkü inanırsanız yapabilirsiniz.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Ve PERDE...



Klişe cümlelerden biridir, "Hayat bir tiyatro oyunu, sende rolünü oynayan bir oyuncusun,".
Tabii ki hayat için tam olarak oyundur denemez ama anlam yüklemek adına kayda değer bir benzetmedir diyebiliriz.  En azından istemediğimiz durumlara katlanabilmek ve sorunlara isyan etmek yerine mücadele etme telaşı oyunun alt yapısıdır.


Biz farkında bile olmadan hayatımızı belirleyen inanılmaz rastlantılar zincirleriyle sarılmış bir evrene doğduk gibi geliyor.



Hepimiz homo sapiens (düşünen insan) tanımını biliyoruz ama yeni dünya bunun tanımına homo ludens(oyuncu insan) tanımını çoktan eklemiş bile.*


Hayatın ince ayrıntılarını bir şekilde kendimiz yazıyoruz. Kendimizce kararlar alıyoruz. Oyunun bir sonraki sahnesinde hayatımızda neler olacağını kendimiz belirliyoruz. Bazen doğru, bazen yanlış tabii ki. Sonsuz deneme yanılmayla ilerliyoruz. İşte bu aldığımız kararlar etkiliyor hayatımızdaki başrol oyunculuğumuzu ve bize eşlik edecek esas insanları.

Evet; Hayat bir oyun dersek, dünya sahnesine ne zaman çıkıp rolümüzü kimlerle oynamaya başlayacağımız, zaman içinde hayatımıza kimlerin girip çıkacağı, neler oynayacağımız belli. Ama yaşam ayrıntılarda gizlidir. Bilenler ve bunun farkında olanlar için hayat ayrıntıdır.  Ve bu ayrıntıların yazarı da kader değil, Kendimiziz.

İşte bu yüzden.Hayatı ayrıntılarda yaşayıp, ayrıntılarda ki farklılıkları tadıp, ayrıntılardaki mutluluğu aramalıyız. Çünkü yaşam senaryomuzun yazarı biziz.
Bir garip hayalle başlayıp, bir an varken bir an yokoluşun, bir an burdayken bir an sonra bilinmezlere açılan perdelerin gizemi bu sahne.




Şimdi benim temsilime bakalım ama siz aynı zamanda kendinizinkini düşünün. 

Oyunumun senaryosu elime verildiği an;

Sahne 1

Güzel ve keyifli bir çocukluk
Kayıt altına almaya değer hiçbir travma yok sadece doğal sürecinde kardeş kıskançlığı. Ye, iç, gül, sevil.


Sahne 15
Genç kızlık 
Süreç nefis, ergen tavırlar, aşk meşk işleri, kavgalar, ayrılışlar, çarpıntılar, aidiyet arayışları. Gene kayda değer bir travma yok.

Sahne 30 küsürler
Derken yetişkinlik ve kocaman bir espiri... Hem de bir değil iki tane.
Önce ikiz annesi olma gururu sonra yalnızlığa terk edilme senaryosu.
Travma kocaman. İçinde savaş var, acı var, sevgi var, destek var.
Birileri giriyor hayatına ve hepsi ayrı yerlere dokunuyor. Kiminin ki acıtıyor kiminin ki yüceltiyor. Ama öyle birileri var ki yerleri bambaşka oluyor. Onlar senaryoya eklenen süprizler.

Sahne 40 küsürler

Gelip karşımda durdu. 
Elimi uzattım, sevgiyle tuttu. 
Bir daha asla unutamayacağım o gülümseyişini ilk gördüğümde yüreğime ateş düştü. Karmaşık dağ yollarında kaybolduktan sonra ansızın dönemeçte denizle burun buruna gelmek gibi... 
Yüreğim seviyorsan söylesene dedi, 
Söyleyemedim. Sustum bekledim.
Anlaşılır sandım, saçmaymış. 
Anlaşılmak için ifade lazımmış.
Karnımda bir kasılma, korkmaya başladım. Korktum çünkü, söylerim büyüsü kaçar, yokolur diye.
Bu ikilemle yaşamaktansa kaçsam dedim ve 10dk ara.


Fuaye kalabalık.  Benim gibi senaryolarda rol alan çok.  Sıra senin diyorlar çıkıyorsun...
Aaaa bir baktın eline başka replikler verilmiş...
Yok canım, yanlış oyun diyorsun. Sert tavırlarla "Oyna" diyorlar.


Saçmalamayın ya bu benim rolüm değil ki ben tam o adama aşık olduğumu söylemeyi düşünüyordum diyorum. 

Diyorum da dinleyen yok. Sonunda teslim olup verileni oynuyorum tabii ki.

Bahçede oturuyorum, elimde bir kadeh şarap. Şu hayat ne garip derken buluyorum kendimi. Insan içinden çıkamadığı bir duruma düşüyor ve ne kadar uğraşsada denizin karanlıklarına doğru çekilirken birden bir şey oluyor, hiç beklenmedik bir anda hayata dönüyorsun. O karanlıklara inerken, perde inecek ve her şey bambaşka bir anlam kazanacak sanıyorsun. Perde inmeden önce öyle çok söz, hareket ve eylem var ki yapılması gereken sıraya koysan listeler yetmez hissine kapılıyorsun.
Ya perde açılırken yüklenen anlamlar ve toplumun oluşturduğu sahte düzen... Perde açık durdukca sürekli herşey değişiyor, dönüşüyor, farklılaşıyor.

   
"Her oyuncu hayatın ona dağıttığı kartları kabul etmelidir. Ama bir kere kartları eline aldığında, oyunu kazanmak için nasıl kullanması gerektiğine kendisi karar verir.Payımıza düşen kartlar kaderimizse, kazanmak için onlarla yapacağımız hamleler bizim irademizdir," demis Voltaire, doğru demiş!



Ve perde...
Sahne 44
Kız elinde şarap bardağı...


*Johan Huizinga
oyuncu İnsan (Homo Ludens : Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Çeviren : Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, 2010)

28 Ekim 2014 Salı

Kaleidoskop



    Ben duyunca, görünce aklıma, yüreğime düşünce duramam yazarım. Zaten hepiniz biliyorsunuz yazıyorum. Bazen nefes almadan, bazen  arabayı sağ şeridin kenarına çeki, bazen uçak koltuğunda, kimi zaman günün en karanlık anında, bazen de gün ışırken. İlham kapımı ne zaman çalar bilmem ama sükürler olsun ki çalıyor.


       
Bir arkadaşım facebooka kendi fotosunu koymus ama öyle herhangi bir foto değil bir kaleidoskoptan bakarken ortaya çıkan fotosuydu bu. Etkilenmemek mümkün değildi, aldım kağıt kalem başladım...
















Kaleidoskop "Antik Yunanca'da; kalos, eidos ve skope kelimelerinden türemiş bir kelimedir. Kalos-güzel, eidos-şekil, skope ise bakmak görmek anlamına gelir. Yani kaleidoskop, "güzel formların görülmesi" demektir.


Hepimiz çocukken en az bir kez bu oyuncağı elimize alıp oynamışızdır. Gözümüzü kısıp minicik delikten içeri bakarken önüne koyduğumuz şeklin değişip, binlerce aynı şekile dönüştüğünü, renklendiğini ve çevirdikce farklı şekillerle karşımıza çıktığını heyecanla seyretmişsizdir.
Ben o bir sürü aynı insandan oluşan görüntüden çok etkilendim.
Neydi beni etkileyen?
Aynı benden bir sürü görmek...
Rengarenk çeşitli ve her biri kendine benzeyen yanındakine hiç benzemeyen benler.
Tam gerçek hayatın açılımı gibiydi bu görsel bana.
Içimden şunu dile getirdim;
BİR ÇOK BEN



Gerçektende hepimizin içine bakarsak bir sürü “ben” görürüz. Her birinin tadı başka.
Kimi hüzünlü, kimi çözümcü, kimi çılgın, kimi akıllı, kimi alıngan, kimi çocuk ruhlu, kimi seksi belki biraz serseri, kimi mutsuz, kimi keyifli, huzurlu, yaratıcı.
Hepsi benim...
Hepsi benden bir başka renk
Nasil diyebilirim ki o ben değilim?
Nasil diyebilirim ki onun yaptıklarından sorumlu degilim?
Nasil diyebilirim ki o gerçek diğeri değil?

Her çevirdiğimde başka şekillere bürünen ben, her seferinde daha renkli ve daha farklıyım.

Ancak karanlığa doğru tutunca kaleideskopu benden hiç bir renk gözükmüyor. Sadece ışık vurunca benler dans ediyor ayrı ayrı.

Yaşamımızda da içimize asla karanlıkta bakmamak gerek ki kendimizden, yaptıklarımızdan yansıyan güzel formları kaçırmayalım
İnanıyorum ki karanlıklarda yaşanacak bir hayat boşuna geçirilmiş anların toplamıdır. Mezar taşımıza tam yaşadığımız gün sayısı yazmak adına bu kadarcık fedakarlık fena olmaz hani.

 
Şimdi bakalım o minnacık delikten ve seslenelim her bir bene “İyi ki varsın, sensiz bu görüntü bu kadar renkli olamazdı.”

20 Ekim 2014 Pazartesi

Bildiğin OT


Hiç yenilmemiş insanlar vardır.

Onlar hiç savaşmamış olanlardır!


Hayat ne hoş yol ayrımları çıkarır karşımıza. Hangi işe yatırım yapsam, hangi teklifi değerlendirsem, hangi insanı kendime eş seçsem, hangi bölümü okusam, hangi yoldan gitsem?
Liste uzar gider.

Bu listede bir kazanan birde kaybeden vardır. Zira her kapışmada bir taraf vardır. Ancak hayat kapışmalarinda taraf yok kanımca. Hakkımızda ne doğru ve ne olması gerekirse öyle oluyor. Elden gelen, seçtiğimizle bize eklenecek mutluluk. Kaderci deyin, evrenin torpili deyin, ilahi adalet deyin, evrenin mimari deyin, ne derseniz deyin ama bu döngüde bir dokunuş olduğu kesin. Belki algılarımız yetersiz, belki de sadece bir ilüzyonu yaşıyoruz.

Etrafıma bakıyorum da hergün bir sürü ölü insan görüyorum. Üstün güçlerim filan yok benim, gördüğüm sadece yaşamdan vazgeçmiş ruhlar. Yaşam büyümektir. Büyümekte sancılıdır. Yaşamı seçmek demek, acıya hoş geldin demektir. Acıdan kaçmak için uçlarda yaşayan bir dolu insan var. Uçları yaşayanlar ya gönül gözlerini kapatıyorlar yada bağımlı oluyorlar, sigara, alkol vs. İroni ise tam bu noktada karşılıyor onları, acıdan kaçarken daha büyük bir acıya düşüyorlar. Hayatımıza eklenen acıları kendimize ufak bir yara olarak eklersek, bunu minnet ve mutluluk kaynağı gibi görebilir, öfke ve acıdan uzaklaşabilirsek yaşamda izlerle yürümeye devam edebiliriz. Aksi durumda ÖLÜLER DÜNYASINA HOŞGELDİN pankartı Halloween günü gibi karşımıza çıkacaktır.

Şimdi arkanıza yaslanın, 10 dk bir düşünelim geçmişi, zira gelecek hala yaşanmadı, öngörüler gereksiz.

 Bir çok savaşa girdiniz şu ana kadar. 
Büyük çoğunluğunu da kazanılmış zaferlerle hanenize yazdınız ama  hala kendinize göre başarısız, beceriksiz ya da yetersiziz.
Vazgeçtiklerinizi düşünün, pişmanlık var mı avucunuzda? Varsa hiç zorlamadan dönüp yapıştırın kocaman bir özürü ve hızlıca toparlayın dökülenleri. Hiç bir zaman geç değildir. Atasözümüz ne der 1 sıfırdan fazladır. Geç olsun, güç olmasın.
Huzur varsa elinizde, kutlamak lazım savaştan galip çıkmışız diye. Sakladığımız o şarabı doldurup kadehimize, adımıza şerefe.

Aldığımız yaralar bedenlerimizde tabii ki de iz bırakacaktır. Onlar bizim zaferlerimiz. Her biri
bize verilmiş birer armağan. Evet belki kolay kazanılmadılar ama her seferinde kazançlı çıktığımızı da itiraf etmek erdemdir.
Arada bir yenildiysem ne olduda yenildim diye sormak iyidir, karşınıza çıkan cevap ise şaşırtıcı olabilir, " Yenilmeyi mi istedim?" 
Çünkü bazen yenilerek bedenimize işlediğimiz o derin yara bizi bir çok yeni yaradan koruyacaktır.

Şöyle bir hayal ettim, Bir gün karşıma bir yürek çıksa, pürüzsüz cildiyle, güçlü atışlarıyla etkilemeye kalksa beni. Düşer miyim bu tuzağa?
Tek bir çizik bile yoksa neyle ispat edecek yaşadığını. Yaraları yoksa, alkışlamak mı gerekir... 
Yoksa bu sanal alemden bir düşüş mü? 


Star wars filmindeki meşhur ışın kılıcını bilirsiniz hepiniz. Yoda bununla dahi hareketler yapar ve asla kendini yaralamaz. Ancak çırak Skywalker ilk harekette omuzuna darbe alır. Yoda ona şöyle seslenir: 
"Ne kadar yaran olursa, o kadar öğreniyorsun demektir. Mutluyum!"


Kendimi her halimle seviyorum diyebilmenin keyfi tarifsiz değil mi sizce de.
Yara almaktan kaçmaktansa yaraları sarabilme gücümüze inanıp, karanlıklara dalalım, sonrası ...


4 Eylül 2014 Perşembe

Hayatınızda üç seyi iyi bileceksin!

 
Hayatınızda üç seyi iyi bileceksin!
  • Beslenmeyi
  • Haddini
  • Degerini

Diyorum normal degilim ben. Bir şey okuyorum duramıyorum hemen yazıyorum. Eminim bunun bir tedavi yöntemi vardır. Mesela daha çok yazmak...
Bu söz dizesini kim söylemiş bilmiyorum, zaten ne önemi var ki sonuçta doğru demiş.
Klavye tıklasın ve çuvaldız elimde, hadi bakalım...

Beslenmeyi iyi biliyor muyuz?


Çocukluğum Caddebostan'da geçti benim. Anadolu yakası o dönemin sayfiyesi ama biz ailece “ Kanarya” apartmanda yaz kış otururuyoruz.  İki sokak yukarısı tren yolu, iki sokak aşağısı deniz. İki arada yaşardık. Her yere yürüyerek gidilirdi, yürüme mesafesinde olmayan uzak bir noktaya gideceksen, Bostancı ve ya Kadıköy, kapıları ters açılan kocaman şişman siyah dolmuslar vardı. Binmekte, inmekte pek meşakatliydi. Annem, ufak tefek küçük piliç misali pıt diye biniverirdi içine. Yerleşince de lafını esirgemez, “ Yemeyeceksin o bisküvileri ki rahat girip çıkasın,”derdi. Ay ne sinir olurdum bu dediğine alt  tarafı 5 pötibör, 2 gofret!
Işte ben.
Beslenmem için hep uyarı aldım ve genelde uygunsuz, bol keyif verici, kalorili beslendim. Zaman, zihnimi ve bedenimi olgunlaştırdıkça, sağlık ön plana çıkınca ve kandaki her testin sonucu ciddi yaptırımlara sebep olunca, beslenmeye dikkat etmenin hayatın odağı olması gerektiğine olan inancım tavan yapmış durumda. Daha yeşil beslenmek, kafeinden uzak durmak, daha lifli yemek, az alkolden keyif almak, bol sudan can bulmak, üç beyaza ara vermek gibi değişimler yapmak şart oldu. Hastalıkların bile kökeninde kötü beslenme olduğunu ne yazik ki ancak hastalanınca anlamak mümkün oluyor. Babamın özlü sözlerinden biri buraya cuk oturur. “Bedenine iyi bak ki sana uzun seneler hizmet etsin. Bir bedenin olduğuna göre onu iyi koru.
Son zamanların “Ne yersen osun!” kampanyası da yeni yüzyılda beslenmenin şeklini bize tarif ediyor galiba.
Anlayacağınız elveda börek, çörek, kurabiye, hoş geldin yulaf ezmesi, kinoa, ruşeymi...

Haddimizi biliyor muyuz?


Her önüme gelene dürüstçe fikrimi söyleyenlerdenim ben. Dan dun, neyse ne. Kırılırsa onun sorunu, yarasına basmışımdır. Bilerek kırmam ama gerçek neyse bilmeli fikrini savunurum. Oysa zamanla farklı sosyal çevrelerle karşılaştıkça haddimi bilir oldum. Biraz duruldum, biraz ölçülü söyler oldum. Her ne kadar koca ülkenin başı bize sürekli haddimizi bildirsede biz haddimizi biliyormuyuz tarışmak lazım.
Had kelimesi sözlük anlamında şöyle diyor: Sınır, uc.
 Yani kendi sınırımızı biliyor muyuz? Ne kadar kırılgan, ne kadar sinirli, ne kadar hayalperest, ne oranda aşık, ne oranda fedakar, ne oranda bencil, ne kadar başarılı, ne kadar biricik, ne kadar sevecen, ne kadar toleranslı...
Işte bu sınırları bilmezsek, içinde yaşadığımız durumlarda haddimizi aşmak bazen başarı getirse de bazen hüsran getirebilir. Sınırlarımızı kendimizin belirlediği özgür bir evrende yaşıyorsak neden başkaları bize sürekli bunu hatırlatır anlamak güç.

Değerimizi biliyor muyuz?
Zaman zaman kendinize şu soruyu sormuşluğunuz var mıdır? Kaç para ederim? Kaç kuruşluk canım var ki? Bu sorularla kendinize değer biçmişliğiniz var mıdır? Meşhur filmde  kadına biçilen 1milyon dolar kadının değerini mi ispatlamıştır? Neden değerimizi biçmeyi başkalarının eline veriyoruz ki? Terazimiz yok mu bizim?
 Toplum kendi değerimizi bilmeyi, bencil olmanın farklı bir hali olduğunu kodlamış zihinlerimize onun için değerimizi hep başkalarının terazisinde tartıyoruz.                                         Kendi değerini bilmeden aile kuran bir kişi, aile reisinin kumandasına girer; sonuç, şiddet.                                           Değerini bilmeden oy veren kişi, hükümetin kendisine hizmet için geldiğini unutur, kendisini yönetmesi için teslim olur. Sonuç biat cumhuriyeti.
Hakkını savunup hesap soracağına kendisinden nasıl yaşanılması isteniyorsa öyle yaşar.sonuç dedikodu.
Değerini bilmeyen insan, eşinin, dostunun ona verdiği değere göre anlık olarak kendini iyi ya da kötü hisseder. Sonuç kronik mutsuzluk.
Oysa değer insanın kendine biçtiği, maddiyattan bağımsız, ruhunun ağırlığıdır. Içine kattıklarıyla ağırlaşan ve ışıldayan o ruh etrafından değer beklemez çünkü kendi farkındadır değerinin. Ee siz bunca farkındaysanız kim size değersizsiniz diyebilme cüretini gösterebilir ki?
Şimdi ne yapıyoruz, iyi besleniyoruz, sınırlarımızı tanıyoruz ve bir tane olduğumuz için aynadaki güzelliğe bir öpücük kondururyoruz. Delirdin sen diyenlerede boşver sende delir hayat böyle güzel diyoruz!