25 Ekim 2015 Pazar

BİR DÜŞÜNCE YOLCULUĞU




Haftalardır zaman ayırıp kendime bienali 
gezdim. Çoğu  girdiğim mekanla ilk defa tanıştım. Sadece mekanlarla değil birlikte gezdiğim inasanlarla da ilk defa tanıştım. Daha da ötesi kendimin bazı halleriyle de ilk defa bakıştım.  Bilmediklerimi bildim, bildim dediklerimi yanlışladım. 

Son duraktan zamanı geriye sarıyorum. Bugün Masumiyet Muzesi ile bitti. Ve ilginç bir finaldi benim için.
Bir insanın ardından insan neler toplayabilir. Topladıkları hiç eksilmezken, insanın kalbinden ne çok şey eksilir. Acı insanın içinde büyürken hayat nasıl eksilir ve haz yok olurken dünya aynı ritmle dönmeye devam eder sanki O hiç yok olmamış gibi.













Zaman spirali denilen şeyi Aristo anmaya değer anları birleştiren bir çizgi olarak tanımlamış. Başlangıc anından itibaren anları yan yana dizerseniz nasılda keyifli bir spiral elde ederiz. Üzerindeki altın noktacıklar ise yaşadığımız güzel, hüzünlü, haz dolu, belki işkence gibi gelen, kahkaha attığınız, gözyaşlarıyla kendinizi odalara kapattığınız anların toplamıdır. Sayılamayacak kadar çok olmaları sizin ne çok anı biriktirdiğinize işaret eder. Bu bamska haller içinde siyah beyaz dualitesiyle kalbim sızlıyor. 

Derken bienaldeki çalışmayı hatırlıyorum. Kalbe duygular ağır gelir diyordu sanatçı. Onu bu kadar üzmeye hakkımız var mı? Yorulan kaslar atmaktan vaz geçerse olacakları biliyor muyuz?


Hayat değişken anlarla dolu, bienalde Ani harabelerindeki kuşları çağıran düdükler gibi her duyguyu çağırmanın da bir sesi var. Bu seslerin hepsini biliyoruz ama yok sayarak yaşıyoruz zaten evrende ses bir kere oluştumu kaybolmuyormuş. Bu durumda o sesleri bilip  sonra “nerden gelip bu iş beni buldu!” diyoruz kendimizin çağırdığımızı unutarak.

Derken hayat gelip bizi sağa sola çekiştiriyor. İpler kimin elinde diye
sorgulatmayan sisteme teslim olup dans ediyoruz belirlenmiş hareketlerle. 


Beynimdeki sodyumun titreştirdiği nöron harekete geçiyor ve otoritenin eğitim sistemi nasıl doğru olabilir ki diye sorguluyorum? 








O egitim beni kendi istedigi sekle sokarken ben nerdeyim? Alıp  denizlere atma cesaretim var mı tüm öğrendiklerimi acaba? 

Birden kendimin kim olduğunu hatırlıyorum. Koskoca evrende bir nokta bile etmediğimizi. Insan olarak kendimizi odak alıp her şeyi kendimize göre belirledigimizi fark ediyorum. Oysa üstünde yaşadığımız kara parçaları dünyanın sadece dörtte biri olmasına rağmen dörtte üçünü yönetme telaşındayız. 


Zarar veriyoruz, yıkıyoruz, öldürüyoruz, yakıyoruz. Eş cinsimizi karalayıp kadın- erkek, zenci-beyaz, Türk-Kürt-Ermeni-Yahudi diye ötekileştiriyoruz.




Sanat mı kurtaracak bizi acaba? Sanatçıların kurduğu imparatorlukta yıkılıyormuş ama.


O zaman ne yapalım en değerlilerimizi kasalarda mı saklayalım?


Yoksa geçmişten kopya çeke çeke tekrarlara mı düşelim? 
Ayıplara teslim olup incir yaprağıyla mı örtelim üstlerini? 
Hiçlikten uzaklaşıp kendime artı değerler yaratıyorum ama mutlu muyum acaba????



Dünyaya güneş sürekli enerji veriyorken bunun karşılığında hiç birşey beklemiyorken, insan doğadan hep alma derdinde. Belki durup günlük kaygılardan sıyrılıp düşünmeye varmalı ve her türlü düşünce kalıplarından  arınıp hiçliğe varmalıyım.
Hiçlikten dönüşüp değişime varıp kendimi özgürleştirecek bir alet yapmalıyım.  Sonra onunla uğraşmalı ve kendimi şekillendirmeliyim. Sanat yapmalıyım kendimi bulabilmek icin. Ama görüyorum ki kusurlu insanın sanatı da hep kusurlu oluyor.


Doğaya dönmek mi kurtaracak bizi?
Doga diyor ki ondaki detayları görebilirsek o da görünür kılar bizi.





















Dinler üstü bir insan mı yaratırsak kurtuluruz yoksa? 3 boyutlu teknolojik gözlükleri kuşanıp, görünmeyenleri göreceğimiz, yel değirmenleriyle yaptığımız savaşı kazanır mıyız?
Bize uygulanan görünmez sansürleri fark eder miyiz?
Sadece izin verilen bilgileri alma hakkı tanınıyor farkında mıyız? Bu bilgiler bizi geliştiriyor sanıyoruz oysa aynı noktada mı duruyoruz?



Kafam karışık. 3’lü düğümlendim.
Kendim, aynadaki görüntüm ve aklımın yarattığı ile beraber yaşıyorum. Hepsi bambaşka görüyor görünmeyeni.



Bir lambanın iz düşümü kadar aydınlanmış olabilir miyim tarih boyunca?
 Aydınlanma çağı dedikleri beni ve insanlığı bu kadar mı aydınlatabildi? 














Ölümler ve kutlamalar, açlık ve lüks, kan ve kahkaha yan yanayken. 




Kanımca insanlığın nesli tükenmeden onu  bir objeye çevirmeliyiz o zaman ölümsüz olacaktır. 
Belki de istediği bu insanlığın. Inşa ettiği her şeyi muhteşem gözüken kuvvetli malzemelerden yaparken, içi kirlenmiş ve cürümeye baslamış gibi sanki. 

Bunu ona göstersek daha barışcıl, daha sevgi dolu bir hayat yaratabilir miyiz?
















Keyifle gezdim bienali ve keyifle her şeyi hafızama kaydettim. Aynı ben değilim çıktığım yoldan evime dönerken. Nasıl olabilirim ki, tuzlu suyu en derinlerime bulaştırıp, bildiklerimi sorgularken.













Sokak Güzeldir:
BU GÖRSELLERİN HEPSİ BİENAL İÇİN ÇIKILAN YOLDA GÖRÜNENİN ARKASINDAKİ GÖRÜNMEYENLERİ GÖREN GÖZLERİMDEN SEÇTİKLERİM...































Deniz 2 seferde de bienal yolculuğumda karşılaştığım harika bir ruh. gerek sorduğu sorular, gerek verdiği tepkiler ve çocuk aklı ile hiç birimizin cesaret edemeyeceği tavırlarda bulunan cesur küçük adıma. Annesine ve babasına hayran kaldığımı söylemem lazım. dünyayı bu çocuklar kurtaracak. umut her zaman var!





1 Ekim 2015 Perşembe

100. BLOG YAZISI "İNANIRSAN OLUR"


3  Şubat 2010 tarihde açmışım blogumu. 
O günden bu yana bu 100. Yazım. 
Kendim kendime şaşkınım. Aptalca gülümsüyorum ekrandaki 100 sayısınaJ 
"Yazmak Keyifli" diye yola çıkışımın 100. adımı bu. Nice adımlar var atacağım, bunu bilmek ve buna inanmak beni 1000.yazıya da ulaştıracaktır eminim. Şaşkınlığımı bırakıpta hepsini tek tek okuyunca ne çok konu bulmuşum yazacak diye düşündüm. Sonuç kendimin bir malzeme olmasına bağlıydı. Ben kendime yazdım, hayat paylaşınca güzel dedim sizlerle paylaştım. Ama itiraf.com, keyif aldım yorumlarınızla ve kendi farkındalıklarımı arttırdım sayenizde. Belki sizin de farkındalık anlarınızı çoğalttım ya da sadece yüzünüze gülümseme oldum, kalbinize sıcaklık, bazen boğazınızda bir düğüm, bazen yanaklarınızda yaş oldum. İnanırsan olur dedim ve de öyle oldu.

"365 günlük serüven" 1325 tık almış, "Sevişen Beyin" 515, "Endorfin" 307,  "Öyle bir geçer zaman ki " ise 236 tık almış. Numaratörüm yanlış bile saysa ne yazar, ben yüzbinlerce gülücük aldım onu biliyorum.
İyi ki yazıyorum, iyi ki okuyorsunuz. İyi ki yazmaya devam ediyorum...

İşte karşınızda 100. Yazım.
Inanırsan Olur.
100. yazımın şerefine ilk yorum yapana benden bir şirinlikJ


Little Boy adlı bir filmden esinlendim 100.yazımda. beni çok etkileyen sahneler ve cümleler vardı içinde.
2.Dünya Savaşında Amerika’da geçiyor film. Babasıyla nefis bir ilişkisi olan ne yazık ki akranlarından kısa boylu olduğu için alay edilen bir çocuğun hikayesi. Abisi yerine savaşa alınan babasını canlı olarak geri getirme çabasının insanın kalbine dokunan söylemleriyle dolu bir dram. Babasıyla arasındaki ilişkinin anahtar sözcüğü “ Yapmak istiyor musun ortak?”  Oyun oynarlarken babası ona her zaman bu soruyu soruyor ve birlikte çıktıkları hayal dünyası yolculuklarından hep kazançlı dönüyorlar. Babasının askere alındığı gün Little boy babasına “Seni geri getirmek için herşeyi yapacağım,” diyor. Babasıda gene aynı soruyu yönlendiriyor. Hüzünlü bir ayrılık...

Little boy babasının ona tanıttığı bir sihirbaz’dan güç alarak sihir yapması halinde babasını geri getirebileceğine inanıyor.
 Devreye Peder giriyor, onu sihir yapmanın pek işe yaramadığını onun yerine İncil’den bir listeyle isteklerini gerçekleştirmek için uğraşması gerektiğine ikna ediyor.  Onu geri getirebilmek için pederin ona verdiği listeyi tamamlaması gerektiğine inan Little boy çabalamaya devam ediyor. Listenin son maddesine kadar geliyor, ancak babası hala gelmiyor. Ayrıca son madde çok üzücü. Little Boy onu nasıl yerine getireceğini bilemiyor bile. “ Ölüyü göm,” 

Aniden evin kapısı çalıyor ve ordudan gelen bir haberle tüm ev halkı hüzüne boğuluyor. Babası bombalamada ölmüştür ve künyesi  annesine teslim ediliyor. Cenaze töreninde Peder Little Boy’a bakarken, yanındaki adam “Şimdi söyle bakalım Peder bacak kadar çocuğa ne diyeceksin yeniden umutla Tanrı’ya inanması için?” Pederin cevabı ben 12’den vurdu. 
“Bununla da baş etmesini öğrenecek,”.

Little boy yenilmişti evrene ve inançlarına. Savaş babasını alıp götürmüş, ne sihir ne de liste tamamlanmasına rağmen onu geri getirmeyi başaramamıştır. Babasıyla gittiği deniz kenarına gider ve ufuk çizgisine bakar gözlerinden akan yaşlarla “Hoşçakal babacığım ben elimden geleni yaptım,”der.
Derken bir kaç gün sonra bahçede bağrışmalarla Little boy yataktan fırlar koşarak bahçeye varır ve inanamaz çünkü babası karşısındadır. Nasıl olduğunu anlayamaz ama sarılır gözleri yaşlı. Babası ona bakar ve “Biliyordum beni geri getirmek için herşeyi yapacağını. Gömülen ben değildim, ayakkabılarımı çalan başka bir askerdi. İçine saklamıştım künyemi onu getirmişler size. Gömülen beni değildim.”


Sadece inanmak yeter. İnanıp elimizden geleni yapmak. Gerisi ne olacaksa oluyor zaten. Sadece işler kötüye gidince iki kere düşünmek gerek elimizden gelenin en iyisini yaptık mı? diye.
Bembeyaz sayfaların yazılmaya başlandığı bu dönemde, kalbimizin sesine kulak verip isteklerimize odaklanalım. Beki İkala’nın yazısında dediği gibi;

 “ Yüreğinizin istediği nasıl sizin için ulasılmaz olabilir ki?... "

29 Ağustos 2015 Cumartesi

TRIP OVER- Bir Takatuka hikayesi




Al şu engelleri takatukacıya takatukalatmaya götür.
Takatukacı engelleri takatukalamazsa,
Takatukacıdan engelleri takatukalatmadan al da gel.



Hayat, bir anla diğer an arasındaki hareketler zinciri. Zaman zaman iki an birbirine tamamen uyum içinde olur hoop ilerlersin ancak zaman zaman işler öyle gitme, önüne konulan engeli bile göremeyecek kadar kör olmuşsundur ve burnunun ucundakini goremez takilip kut dusersin.
Eger kendiyle uğraşan biriysen, dönüp takıldığına şöyle bir bakarsın.
“ Hadi ya! bunu ne zaman koydum ayağımın dibine, nasıl da göremedim de takıldım engelime ,” dersin.
Engelini takatukalar yola devam edersin.

Ama iç sesini duymayanlardansanız düşmenin şiddetiyle ani acıdan kıvranırsın. Kanayan yaralarına bakar, sağa sola “ böyle şeyleri neden koyarlar yoluma,” diye söversin. Yetmez birde düştüğünü görüp kaldırmayanlara daha da sinir olursun. Acı öfkeye dönüşür, miktarı katlanır yerlerde sürünüp dövünmeye devam edersin. Engeli oraya koyanlara söverken artan acıyla krizlerini büyütür hatta günler, aylar, yıllar o düştüğün yerde kalabilirsin.
Acının varlığına alışır “Aman bunsuz kalmayayım,” derken zırlamaya devam deyip değil yürümeyi, ayağa kalkmayı bile unutursun.
Üzülerek engelleri takatukalatmadan alır gelirsin.

Peki ya eğer engeli görüp kaldırdıysak ama ilerleyemiyorsak? Bu ne demek olabilir ki? Dilimde hep şu sözler geziyorsa;
“Bunu yapmayı cok istiyorum ama............”
 Ama"ları koyan kim?
Evet bazen bizim isteğimiz dışında oluşan dış engeller var bunu yadsımak mümkün değil ancak biz hedefimizden, yapmak istediğimiz şeyden çok o engele takılıyoruz hem de öyle bir takılıyoruz ki yanında dolanmak, üstünden geçmek,  yardım istemek yerine, engeli büyüttükçe büyütüyoruz. Güzel bir söz var;
Genelde insanlar ayakları taşa takılıp düşerler, bir dağa takılıp düşen gördünüz mü siz hiç? 









Hadi onlar dış engeller, kontrolümüzde değiller peki ama ya içimizdeki engellere ne demeli?  
Zamanım yok, daha önce denedim başaramadım, geçen seferde yürütememiştim, bu işe kabiliyetim yok, iradem zayıf, her türlü aksilik beni bulur zaten, işlerimi bir türlü bitirip de buna başlayamıyorum vs. vs. vs.
Bahaneler, bahaneler, bahaneler...

Martin Seligman'ın bir araştırmasına göre, insanlar çaresiz kaldıklarını düşündükleri zaman kötümser düşünce başlıyor. Kötümser düşünce çaresizliği körüklüyor ve ikisi bir arada durgunluk, hareketsizlik, isteksizlik, umutsuzluk, depresyon gibi durumlara neden oluyor. Oysaki çalışan kas ağırlık taşırken zorlanmaz. Ancak bir kaç başarısız geçmiş deneyim, kendi istediğimiz gibi sonuçlanmayan bazı olaylar bize hemen çaresizliği hatırlatıp elimizi kolumuzu bağlıyor.( M. Seligman / Öğrenilmiş iyimserlik)

Peki neler yapılabilir? 
Günümüzde yaşam koçları bize bu soruları sormamızı öneriyor. Cevap verirken çok samimi olursak
engelleri ortadan kaldırabilir ya da en azından engelleri yerlerinden kıpırdatabiliriz.

  • Ø  Bunu yapmak benim için neden önemli? 
  • Ø  Bunu gerçekten yapmak istiyor muyum? 
  • Ø  Bunu yapmayı ne kadar istiyorum?
  • Ø  Gerçekten istediğim ne?
  • Ø  Beni durduran ne?
  • Ø  Beni durduran bu şey olmasaydı ne olurdu? Ne farklı olurdu?
  • Ø  Beni durduran şeyin bir an için ortadan kalktığını varsayalım, hemen harekete geçiyor muyum? 
  • Ø  Hala duruyorsam bu sefer hangi engel takıldı aklıma?
  • Ø  Bu engeli ortadan kaldırmanın yolları olsaydı, bu ne olurdu?
  • Ø  Seçeneklerim neler?
  • Ø  Ben bu isteğimi gerçekleştirdiğimde ne olacak?
  • Ø  Bu kararımı uygulamak içimde neye hizmet ediyor?
  • Ø  Bu kararı uygulamanın bende ki anlamı nedir?
  • Ø  Bu benim için neden önemli?
  • Ø  Bu isteğimi gerçekleştirdiğimde ben kim olacağım?


Bütün cevapları sıralayın, sizi asıl durduran noktaya ulaştığınızda olayı çözdünüz demektir.
Artık o dağ küçülmüş, küçülmüş bir taş boyuna gelmiş demektir.  Yapacağınız şey taşı alıp kenara koymak.
Engeliniz takatukalanmıştır. Yola devam!

Aman sakın dönüp takatukacıya sövmeyin, artık onun kim olduğunu biliyorsunuz.

11 Ağustos 2015 Salı

ROSIE PROJECT!


 Yaz boyunca 5 kitap bitirmeyi hedeflemiştim. Durum fena değil, 5. okuyorum şu anda. Her biri ruhumda başka noktalara dokundu, zaten dokunmayacağını bilsem elime almazdım, boşuna vakit harcamak olurdu.
Havaların ısınmasıyla birlikte ilk elime aldığım kitap Çİ oldu.  Ardından Maya’lı Yamalı Bir Hikaye, ardından tavsiye üzerine The Art of Hearing  Heartbeats ki bu da yakında bir blog konusu olacak az sabır. Arkasından gene tavsiye üzerine Rosie Projesi ve şimdilerde elimde V.I.T.R.I.O.L.
Okuduğum her kitap bana yeni farkındalıklar açarken, Rosie Projesi’nde sadece gülümsemiş, okurken çok eğlenmiş ve hiç bir şeyi sorgulamamıştım. Ta ki sosyal medyada takip ettiğim uplifers.com sayfasında bu yazıyı okuyana kadar.

Yazıdaki soru beni kendime getirdi ve bir an kitabın bana vermesi gereken mesajı duydum.
“Kişilik testleriyle doğru insanı bulmak mümkün mü?”
Günümüzde bir çok kişilik testleriyle eş bulma siteleri mevcut. Kimilerinde yaş ve görsel bilgisi yeterli görülürken, kimilerinde bu özelliklerin yanında eğitim, hobiler ve hayata karşı fikirlerde önem arz ediyor. Birini beğeniyorsunuz ve o da size beğenince eşleşmiş oluyorsunuz.
Basit ve gerçekçi gelmese de etkili sonuçlar verebilecek bir sistem.

Hadi eşleştiniz, sıra buluşmaya geldiğinde birden tarif edilemez bir yakınlık hissediyoruz. Nasıl yani, daha ilk görüşme bu? Ruh eşimimi buldum diyebilecek haller olmuyor değil. Sebebini anlamazken, sadece dizilerde, filmlerde  olabilirmiş gibi gelse de gerçek dünyada da olabilen haller bunlar. Sonuçta filmlerde gerçek hayat malzemeleri üzerine kurgulanmıyor mu?
Demek ki “Ruh eşimi buldum,” demek için kişilik testi fena fikir olmayabilir fikrine kapılabilirsiniz ama bilimsel araştırmalar sizi ne yazık ki memnun etmeyecek.

Insan dediğimiz sosyal varlıklar  hayatlarını birlikte geçirebileceği kişiyi “ hayatının aşkı” olarak tanımlamayı şiddetle arzularken onu bulmanında olasılıklarını artırmaya çalışıyor.

Kişilik testlerinde ortaya çıkan  sonuç, bizimle aynı değerleri paylaşan ve benzer şeylerden hoşlanan kişileri bulmamıza yardımcı olmak üzerine kurulu. Rosie Projesi’ndeki erkek kahraman Don’da aynı bunu yapmayı seçiyor. Yaşı itibariyle geçkin bir professor ve üstüne üstlük bir de aspergerli. Kim böyle bir eş isteri göz ardı edip, ben kendime uygun bir eş bulmalıyıma odaklanıp kendine bir “ Eş bulma Projesi” oluşturuyor. Ancak sanılanın tersine neredeyse tüm sorulara ters cevap veren Rosie ile mutlu bir beraberliğe adım atıyor. Kusura bakmayın kitabın sonunu yazdığım için ama inanın bunu bilsenizde okumaya değer.
Karşımıza çıkacak kişinin gelecek planlarının bizim gelecek planlarımızla uyuştuğunu, aynı istek ve ihtiyaçlara sahip olduğunu bilmek ne güzel bir durum değil mi?
 Peki birbiriyle uyumlu olan bu eşleşenler acaba gerçekten uzun süreli beraberlikler yürütebiliyorlar mı? Yeni dünya kuramı “ Uyumsuzluğun uyumu
Teksas Üniversitesi’nden Dr. Ted Hudson, evli çiftler üzerinde yaptığı araştırma sonunda sürpriz bulgularla karşılaştı.
Sonuç: Mutlu ve mutsuz olan çiftler uyum konusunda birbirlerinden farklı değiller.
Bu ne demek? Yani ilişkilerinin çok iyi olduğunu belirten çiftler, kişilik uyumunun mutlulukları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını belirtiyorlar. Hatta, kişilik uyumundan çok ilişkinin devamı için gösterdikleri  ekstra çabanın etkili olduğunu söyleyen çiftlerin sayısı da bir hayli çokmuş.
Soru mutsuz çiftlere sorulduğunda ise yanıt şaşırtıcı. Büyük bir çoğunluk kişilik uyumunun ilişkinin sağlığı için çok önemli olduğunu vurguluyor. İlişkileri iyi gitmeyen çiftler, mutsuzluklarının sebebini kişiliklerinin uyuşmamasına bağlama eğilimindeler. Birbirlerini oldukları gibi kabul ederek ilişkiyi sürdürmek için çaba göstermektense, “zaten devam etmek istemedikleri” bu ilişkiyi daha fazla sürdürmemek için kişilik uyumu sorunu deyip işin içinden çıkıyorlar.
Seatle İlişki Araştırmaları Merkezi’nin kurucusu olan John Gottman da, kişilik uyumunun ilişkinin ömrü ve kalitesi üzerinde belirleyici bir faktör olmadığını söylüyor. Merkez’in yürüttüğü çalışmaların sonuçları, çiftleri uzun süre bir arada tutan şeyin onları ortak paydada buluşturan ilgi alanı ya da ortak gelecek planları değil; birlikte anlamlı bir şeyler yapmaya duydukları heyecan ve enerji. Bu nedenle çiftlerin birbiriyle sağlıklı iletişim kurup kuramadıklarından çok, ortak paydada buluşup birlikte bir şeyler yapma konusunda heyecanlı olup olmadıkları ön plana çıkıyor.

Işte bu sebepten Rosie Projesi işe yaradı ve bende bunu farkettim. 
Arayış kişiliğe göre değil akışa göre. 
RastgeleJ