20 Mart 2017 Pazartesi

Mozart in the Jungle

Biz varolan konserin sadece notalarıyız.
Kendimizi çalmazsak, çalan olmaz.


Mozart in the Jungle; Eski bir dizi ama ben ancak vakit ayırıp bahar havası hastalığıyla yatak döşek zamanımı renklendirebildim.
Klasik müzik seven biri olarak içinde biraz sex, biraz uyuşturucu ama çoktan fazla gerçeklerle yüzleşmek olan bu diziye fena yapışıp kaldım.
Dizi bir NewYork Filarmoni orkestrasının etrafında geçiyor. Klasiktir insanın kendisini orkestraya benzetmesi. Bir sürü enstruman; beyinimiz, yüreğimiz, sinirlerimiz, kaslarımız, hücrelerimiz vs. vs.

Herbirinin bambaşka bir sesi ve bütünü oluşturan bambaşka yetenekleri var. Hepsi bir bütüne servis veriyor. Mükemmel işleyen bir bütüne. Bir tanesi bile hafif detone olsa, orkestranın harmonisi bozuluyor. Tıp doktorlarının,verilen  ilaçların ve öngörülen tedavilerin hepsinin tek amacı  bu muhteşem orkestrayı hep en mükemmel şekilde çalmasını sağlamak. Ancak adına HAYAT dediğimiz o özel senfoni, bazen bizim çaldığımız müziği beğenmediğimizi gizlice Meastro’ya fısıldayıp şikayet ettiğimizi, hatta hain senfoni diyerek kızıp notaları yere fırlattığımızı bile söylüyor.

Işte bu bu diziye neden bu kadar takıldığımın cevabı bu soruda saklı:

Her çalınan senfoni mükemmelse neden Maestro’ya beğendiremiyoruz?

Ya da daha ötesi, dinleyenlerin algısı kadar iyi çalıyorsak neden Maestro beğenmedi diye kötü çaldığımızı düşünüyoruz?

Ya da daha daha ötesi, kendi sessimizi neden yeterince iyi bulmuyoruz?





Ve en son noktada ki sorum ise, bu harika senfoniyi çalma yeteneğiyle doğduysak, neden en güzel haliyle çaldığımıza inanmıyoruz?

Derken dizinin bir bölümünde çalmaktan ve aynı tekrarları defalarca yapmaktan bıktığından orkestra üyelerinin artık güzel çalmamaya başladıklarını farkeden Maestro onları NewYork’ta bir evin avlusuna doluşturur. Akustik bile yokken nasıl iyi çalacaklarından habersiz üyeler çaresiz Maestro’yu takip ederler. 

Avluya varınca Maestro der ki: 

“Hepizini gerçekten harika sanatçılarsınız, enstrumanlarınızla bir bütünsünüz ama içinizde hayat coşkusu yok, kanınız kaynamıyor çalarken ve hissetmiyorsunuz müziğin gücünü. Şimdi sizi o bildiğiniz üstü kapalı konser salonundan çıkarıp doğanın bambaşka seslerin olduğu açık havaya getirdim. Herkes bıraksın enstrümanları yere ve lütfen içinizdeki müziği hissederek çalın.”






Ve herşey değişiyor. Mutsuz notalara coşku doluyor ve ortalık şenleniyor. Herkes içindeki heyecanı yakalıyor ve hep birlikte nefis bir sonuç çıkartıyorlar. Oysa tek bir ses bile yok ortada. Yok mu acaba?


Derken Maestro’nun gülen yüzü ile herkes enstrümanları ellerine alıyor ve sonuç ortada… 
Teslimiyet, inanç ve tebdili mekan bakış açımızı değiştirir. Tekrarlardaysak ki ben böyleyim bu aralar, muhakak yer değiştirip bakış açımızı değiştirmemiz gerek diye fısıldadım kendime.


Ancak dizide beklenmeyen bir sonuç beni bekliyordu. Avluyu poliser basıyor ve yasadışı toplanma sebebiyle ile kamuya ait alanı işgal ettikleri için tüm orkestrayı tutukluyor. Işte bunun adı HAYAT. Tabii ki sonuç kefaletle serbestlik ama olsun içinizdeki müziği duyamadığınızı farkediyorsanız her yol mubahtıra baş vurulabilir.

Alt tarafı bir dizi demeden seyredince ne güzel keşifler çıkıyor. 
Hadi ben diziye devam bakalım daha ne yazılar çıkar.

Unutmayalım:  Görevimiz en güzel senfoni değil bizim seveceğimiz en güzel tını.

not: bir sonraki konu "Ne istiyorsan onu YAŞA" galiba...


7 Mart 2017 Salı

BİR DERİN AYAK İZİ ...

Longozdayım. Kelime anlamı su basan orman demekmiş. Meşe, Kayın, Gürgen ağaçları arasındayım.









































Önümde bir Gürgen. 

500yaşından fazla. Ölmüş. Insan haliyle üzülüyor. Acı hissediyor. Bunca zaman yaşa ve git bir rüzgara yenik düş. Kırsın seni ortadan ikiye, paramparça etsin. Alsın fırlatsın toprağa.

Rehperimiz Halil boş baktı yüzümüze. Orman köylüsü o. İşi ağaçlarla. Hiç üzülmemişti öldüğüne. “ Vakti gelmişti. Buralar onun yüzünden karanlıktı. Bedeni ormana güzellik katacak. Yere düşen bedeninden toprak can bulacak. Burdan geçen insanlar, yaşayan hayvanlar onun açtığı açıklıktan gökyüzünün güneşini görebilecekler. Yere vuran güneş ışığı binlerce canlıya hayat verirken topraktaki tohuma sağlıklı büyüyecek ortam sağlayacak. Siz hala üzgün müsünüz?” deyince; Hayır dedim. Hayır çünkü doğa bir gidişe başka bir geliş veriyor. Bunu bu ortamda yeniden deneyimlemek ne hoş oldu. Kocaman kırık ve çürüyen gövdesine elimi koydum. Sevgiyle sarıldım. Başımı eğip iyi ki dedim. Gövdesinden bir parça kopardım bana bunu hatırlatsın diye ve tek yapabildiğim toprağına ayaklarımla basıp izimi bırakıp devam etmek oldu.



Heryer kurumuş yapraklar, gökyüzünden sızan ince güneş ışığı ve ayaklarımın altında toprak.. Birden elimde olmadan gidişlere takıldım. Kaç türlü gidiş var? diye sordum longozun suyundaki aksime.

   ^Ölmek

               ~Terk etmek

                                  }Kaçmak
         -Kovulmak

                           *Göç etmek

………………………………………………………>>>>Yola çıkmak


Hayatta iki çesit yolcu vardır.
Birincisi haritaya bakarak yolculuk ederler
Ikincisi aynaya bakıp yolculuk edenler
Haritaya bakan yolcular hep giderler
Aynaya bakan yolcular ise hep eve dönerler
Bende yol boyunca evimi düşündüm.
Yüreğimdeki evimi
Beni huzurla dolduran minicik evrenimdeki evimi, yüreğimi. Nerede olursam benimle olan. İncitmeyen, sarıp sarmalayan. Su gibi akışkan, güneş gibi sıcacık. Ne önemi var hangi topraktasın sonuçta senin olduğun her yer evren.








Önümüze bir öbek eşelenmiş toprak çıkınca durduk. Domuzlar eşelemiş. Anlamsız ama durum bir hayli faydalı. Hayvan aç, soğansı kökleri olan kardelenleri arayıp bulup açlığını bastırırken diğer yandan da toprağı havalandırıyor. Her şeyin bir sebebi var.


Yol boyunca her yer kokina dolu. Yılbaşından yılbaşına görmeye alıştığımız bu bitki iki gün boyunca bedenimin acısına dönüştü. Güzel yılbaşı dilekleri yerine ormanda yürürken yorgun düşen bedenimize acı çektiren bu bitki kan dolaşımına destek olup tüm yorgunluğumuzu da alıyormuş. Her şeyin sebebi var.


Tabii ki acıları düşündüm. Hasta yatağa bağlı bedenleri, ilaçla şifa bulamayanları, yakınlarını o ya da bu nedenle kaybedenleri, şehitleri... Ne çok acı var evrende ama genede yaşam var çünkü hayat en güzel hediye bize. Kokinalar battıkça iyi ki hayattayım demeye başladım.
 







Gün ışığının sık ormanda karanlığa teslim olduğu bir anda bir ağaç gövdesi buldum... Üzerine çıktım korkusuzca. Beni taşıyacağına inancım tamdı. Yukarıdan baktım toprağa. Kendimi bir orman perisi yerine koydum. Uçtum... her güzelliğin benden ve herşeyin sadece ben olduğumu hissederek. Ve bu soruda takıldım bir ağaç dalına çarpıp.


~Tükettiklerimizi üretebilir miyiz?

Hemen aklım yiyeceklere gitti. Tabii ki dedim. Otlar, tahıllar, etler, balıklar, şeker, kakao binlercesi hepsini tüketiyorum ama üretede biliyorum. Yazık dedi bir ses...
Ya fikirler?
Yargılayarak tükettiğim fikirlerin yerine yenilerini üretebiliyor muyum?
Azra Kohen'in Aeden kitabinda diyor ki;  Bedenimizi beslemek icin tükettiğimiz şeyler vardır. Bazen de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz. Her an yaptığımız bu düşünce eylemiyle ne çok insanı tüketiyoruz fark etmeden. Kimseyi yargılamadan yaşamak... Evrimin son boyutu bu olmalı. Başka bir dünya mümkün ama emek lazım.




Derken dikenlerin arasına daldım. Yer yer bedenimi saga sola çevirerek, yer yer üzerinden atlayarak. Bazende çaresiz sürtünerek geçtim. Aslında sen uyumlanınca hepsi seninle akıyor. Ters düşüp, kavgaya tutustuğunda batıyor, itiyor seni. Her ortama ayak uydurmak bir marifet. Öncelikle kim kimden üstün yok. Bazen su toprağı örtüyor bazen toprak suyu içine alıyor. Bazen ağaçlar dostane , bazen dikenler sarıyor her tarafı. Kardeşlik bu işte. Kimse kimseden üstün değil.












Ayaklarım çamurların içinde bata çıka yürürken dedim ki toprak olmak ne güzel. Eğer yüreğin keyifle yaşadıysa, sevgiyle sarmalandıysan, kendini şımartırken evreni daha yasanılır  kıldıysan, bir çocuğu yüzünde gulümseme olabildiysen, canın istediğinde dans edip, canı istediğinde durduysan, varsın toprak olsun ne fark eder zaten yaşarken toprak gibiymişsin. Besleyici, sevgi dolu, üretken, kapsayıcı...






Vakit tamamdı Her yere ayak izimi bırakıp eve doğru yol alma vaktindeydim. Bedenimde dikenlerin battığı yerdeki çizikler, yüzümde kocaman bir tebessüm ve ciğerlerimde bol oksijenle longoza veda edip tekrar için bir tel saçımı toprağa bıraktım. 



Bir an zorlu tırmanışlar, bir an keyifli manzaralarla geçen zamanın farkında bile olmuyor insan. Hayatta böyle, biraz zorlu, birazdan fazla keyifli, ne de olsa en güzel hediye. 


Orman perisine de fısıldadım 
“Yaşanılan her an için şükürler olsun.”







Her gidilen yerden bir şeyler getirmek adettendir. Bunlarda bu güzel orman macerasından bana eklenenler oldu.














not: Bizim bile zor tırmandığımız yerlerde inek boklarını görmek tarifsiz bir karmaşaydı:) 

17 Şubat 2017 Cuma

Aşk böyle bir şeydir...

💖Aşk böyle bir şeydir, birinde kaybolduğunuz anda başka birisinin hayatınıza dokunması imkansızlaşır. Ahmet Batman- Bana ikimiz anlat

Aşk bir bakıma beklemekti, çünkü kimse aşka gidemiyordu, aşk isterse kendi geliyordu.

Değisik deneyimleri seviyorum. 

Ne mutlu ki bu deneyimleri hayatıma katarken yanımda en az benim kadar yarı deliler mevcut. Malum bu kapitalizm kokan Sevgililer Günü  bekarlar için biraz karmaşık insanlık için   komik. Tamam kabul ediliyor, dayatılmış bir gün. Olsun, kapitalist düşünce kokusu her yeri sarmış olsa da ortalıkta kalpler, kırmızılar, çiçekler, hediyeler ve keyifli paylaşımlarla kabul etmek lazım ki enerjisi yüksek bir gün. Nemalanmak gerek. Bir iki dilek, bol bol sevdiklerine sarılmak zaten keyifli neden bu keyfi katlamayalım di mi ama.


Deli işler dedim ya evimin dibinde bir güzel ruhla denkleşmemde bu güne kısmetmiş. Selda Güleç'e ait SG İmalathane. Selda tam bir öğrenme ve pişirme aşığı. Anlatılmaz yaşanır.






















Burası hepimize açık bir mutfak. Içine gir, pişir, paylaş ve daha ötesi etkinliklere katıl, geliş. Hem zihnin, hem yüreğin. Bizden önceki gün Ayşe Tolga varmış. Aşkın Aroması’nı anlatmış. Katılanlar hem yemiş, hem sohpet etmiş. Biz - Dalia ve ben- Aşkın Edebiyatını dinlemek için geldik. Selda bizim için güzel bir ruhtan destek almış. Nilay Yılmaz. 

Kendisi sözcüklerin ve yazının tılsımına inanarak öyle güzel işlere imza atıyor ki etkilenmemek imkansız.
Onunla birlikte sofradaki nefis yemeklere eklenmiş onca baharatı aklımızdaki kıvrımlardan çekip çıkarıp, önce ağzımıza oradan yüreğimize ve hayallerimize ekledik. Afrodizyak etki altında biraz ağzımız yandı, biraz içimiz ferahladı, bazen de tatlılıktan coştu dilimiz.


Öyle güzel harmanladı ki sözlerle aşkın evrenini Nilay, lezzetine doyum olmadı duyulanların, kahkahaların ve zaman uçtu gitti. Katılanların her biri güzel, her biri sofraya özeldi. Selda'nın tatlılığına ve misafirperverliğine, Pelin'in lezzetli sunumları eklenince bedenim yiyeceklerle, ruhum da sözlerle doldu taştı. Tam anlamıyla doydum. 💝AŞKın kendisi oldum. 

Astronomi ve Gastronomi dedi Nilay.
Valla kelime olarak güzel ikili üzerinde düşününce. Ikisinin tek alakası birini söylerken diğeriyle karıştıran insanlar dünyası. Sözcük karmaşası ama öyle değil işte. Lezzetli bir yemek, insanın ayaklarını yerden keser ve onu o kadar yükseltir ki yıldızlara dokunabilecek kadar mutlu hisseder insan kendini. İşte astronomi ve gastronomi arasındaki büyülü bağ tamda bu bence.

Ardından gelen soru keyifliydi; Hangi gezegen hangi baharatla eşleşir?
Farkettim ki bütün gezegenleri bilirken baharat bilgim ne kadar kıtmış. Saydım 5-10 fazlası çıkmadı.
Güneş, sıcak yakıcı, KARA BİBER olsun.
Venüs, güzelliğin simgesi o bir kadın , TARÇIN olsun. Hem tatlı hem acı, her kadın gibi.
Dünya dedim yaşam var o yüzden TUZ.
Ee lezzet için tuz lazım ama sadece tuz yetmez ve o anda fark ettim ki  hayatıma eklediğim çeşnileri gözden geçirmem lazım. Yeni kokular, yeni tatlar öğrenmek lazım. Her biriyle özel olarak ilgilenmek lazım. Koyup çıkarıp denemek lazım. Sevmeyip çöpe atmayı göze alıp, pes etmeden defalarca yeniden eklemek lazım.


Birden kendimi bir baharatçı dükkanın içinde hayal ediyorum. Muhteşem kokuları derin derin içime çekiyorum. Burnum kaşınıyor hafiften ama içim coşuyor aniden. Tarifsiz bir heyecanla tek tek okuyorum adlarını.

Olmazsa 
olmaz Tuz: canım evlatlarım, anam, babam, kardeşim…
Her yere yakışan Karabiber: canım dostlarım, yüreğime dokunanlar, az acıtan ama  beni benden alanlar
Pul biber: içimi yakanlar

Tarçın: kadınlığım
Karanfil: platonik hallerim
Vanilya: hayatıma lezzet katanlar
Anason: ölümle beni ayıranlar
Sumak: yarı tatlı, yarı ekşi iki ruhlular
Sarımsak: kendim, lezzetli, keyifli ve sıcak, ilginç…
Nane: beni ferahlatan yüreğim, aynı zamanda yakan
Çörekotu: kapkara zor düşüncelerim…
Kekik: kendime ekledigim keyifli saatler
Fesleğen: çeşni katan, gelip gidenler
Safran: az bulunan bir o kadar da bana özel olan, peşinden koştuğum hayallerim
Köri: renk değiştiren kararsızlar, tarifsizler
Kakule: bilmediğim yanlarım, keşfetmek icin yanıp tutuştuklarım
Kakao/Çukulata: AŞK’ın kendisi.



Tavsiye üzerine “Bir tutam Baharat” filmini seyredeceğim. Belki ülkemin değişik lezzetlerini düşüneceğim, Anadolu’nun zenginliğini, din ve kültür karmaşalarının bir arada ne keyifle yaşayabildiklerini, evrenin güzelliklerini, ve bir sofra bir aile mutluluğa yeter diyeceğim. Sonra dönüp göklere bakacağım yıldızları göreceğim, adımı hatırlayacağım, parıldamayı unutmamam gerektiğini hatırlayıp kendime gülümseyeceğim. Karanlığın güzelliğine hayranlıkla dalmışken, ışıklı anların hep olacağını hatırlayacağım. Bir #hayır duası yapıp yatacağım. Her zaman #hayırdır ve her şey hayrımızadır diyip kendimi uykuya teslim edeceğim.



Sevgililer gününden, bir bardak şarapla, bol edebiyat eşliğinde keyifli mekanda bir tutam baharattan beni buralara sürekleyen güzel yüreklere tekrar sonsuz teşekkürler.

25 Ocak 2017 Çarşamba

Bir ağaçın düşündürdükleri...


Bu gün daha önce hiç gitmediğim bir ormanda kendimle yürüyüşe çıktım. Ortamın huzur dolu sessizliğini içime çektim. Her yer bembeyaz ve büyüleyiciydi. Karla kaplı alanın içindeki dinginlik tarifsizdi. Varlığını sorgulatacak derecede sessiz. Ağaçların göklere varan boylarına hayretle baktım. Ben neydim ki bu muhteşemliğin yanında. Derin köklerine inmeyi ve onu tanımayı ne çok istedim.
Ormanda bulunan ağaçların sayısı ortamı bir tür fanusa çevirdi sanki. Öyle ki içindeyken dışardaki sesleri duymak pek mümkün olmadığı gibi, kendi sesimi dışarıya duyurmak da neredeyse imkânsızdı.
Elimi sürdüm tek tek o ince gözüken gövdelerine. Kabuk olmuş bedenindeki sevgiye yüzümü yasladım. Brezilya'lı bir doktor demiş ki; eğer hasta olmak istemiyorsan duygularını anlat. Diyalog, konuşma ve kelimeler güçlü birer ilaç ve mükemmel bir terapidir.

Derin nefes aldım ve bedenimin onun yanında minicik bir detay olduğunu düşündüm. Kalbimin atışları sakinlediğinde ona fısıldadım;
Köklerin sayesinde  bu sert şartlarda ayaktasın.
Benim gibi…
Bahar gelince toprak en güzel nimetlerini sunacak sana ve sen tıpkı şu karlı günde şükür  ettiğin gibi baharın tazeliğine de şükür edeceksin.
Benim gibi...

Bu duyguyla, gözlerimden bir kaç damla, pırıl pırıl parlayan bembeyaz karın üzerine düştü.
Ardından yüreğimde kocaman bir boşluk hissettim.
Huzur gibi, aşk gibi.









Şu evrende nice kötülükler varken, bir çok telaş, kaygı, korku, haksızlıklar varken, şu ormanda bu sarı kamış gibi upuzun ağaclara bakakaldım. Ne kadar telaşşsız, teslim olmuş, iğne yaprakların üzerindeki ağır kar öbeklerinden hiç şikayet etmeyen hallerine baktım. Gövdesindeki yaşam damarlarının köklerinden geldiğini bilmenin rahatlığında. Ihtiyacı olan besinin köklerinden taa en üstteki iğne yaprağının ucuna geleceğinden emin olan ağaca bakakaldım. 

Her birinin kendi yaşam alanı olduğunu ve her dal birbirinin içinden geçerken hiç birinin yaşam alanına kast etmediğini. Toprağın kat kat altındaki köklerinin bir birlerine sarmalanmış olduğunu ama bu karmaşıklığın hiç birinin beslenmesine engel olmadığını.






Ve gene bir damla yaş düştü bu sefer neden insanlar böyle olamıyor diye…
Nazım Hikmet geliyor aklıma hür ve özgür ama kardeşçe.
Mümkün değil mi?
En imkansız ütopya mı yani?
Gerçek şu ki, dünya denilen bu alemde bir şeyler feci şekilde yanlış gidiyor, değil mi? Zulüm ve adaletsizlik, tahamülsüzlük ve baskı. Bir zamanlar itiraz etme, istediğiniz gibi düşünüp konuşma özgürlüğünüz varken, şimdi sizi kurallara uymaya, boyun eğmeye zorlayan sansür ve izleme sistemleri var. Bu nasıl oldu? Suçlu kim? Eh, bunda diğerlerinden daha büyük payı olan kişiler var tabii… ama yine gerçeği söylemek gerekirse, şayet suçluyu arıyorsanız aynaya bakmanız yeterli.*

Ve dönüp ormana bakıyorum yeniden. Onlar aralarında zor durumda olanı bilir ve ona destek olurlar. Karşılıksız yaparlar, çıkarsızdırlar. Alan verene borçlu olmaz. Veren karşılık beklemez. Ah ne güzel olurdu insanlıkta öyle yapabilseydi.

Satırları yazarken Trump ilk adımını attı bile. "Milli güvenlik" kararnamesi. 6 ülkeye göçmenlik yasağı geçici vize verilmemesi ve, en önemlisi meksika duvarının onaylanabileceği.


John Lenon ve Yoko Ono 1 Nisan 1973'te Nutopia adlı kavramsal bir ülke kurmuşlar. Ve demişler ki: Barış için savaşmanın değil, barışa teslim olmanın zamanı. Barışı düşünün, barış için harekete geçin, barışı yayın ve insanların barışı hayal etmesini sağlayın.


Çok mu zor?












Bir kaç hafta önce bir film izledim "The Sea of Trees" Sonsuzluk Ormanı. Filmde olayın geçtiği orman  Fuji Dağı'nın eteklerinde bulunan Aokigahara Ormanı, nam-ı diğer İntihar Ormanı'.

Orman görevlileri Aokigahara’ya gelen üç tip ziyaretçiyi hemen tanıyabildiklerini söylüyorlar. 
İlk grupta ormanın kötü ününü bilip neye benzediğini görmek isteyenler var. 
İkinci grup Fuji Dağı’nı her yönden görmek isteyen yürüyüşçülerden oluşuyor. 
Üçüncü grupta ise ormandan çıkmak gibi bir planı olmayanlar var. 

Gelenler kendileri için belirlenen rotalardan şaşmamaları gerek yoksa inanılmaz bitki örtüsüyle yönünüzü bulmanız ve sesinizi duyurmanız mümkün değil.  Fakat bir de bu rotalardan bilerek çıkan ve ormanın derinliklerine yürüyenler var. Onlara belirlenen parkurlardan çıkma cesaretini veren ise zaten oraya intihar etmek için gitmiş olmaları.

Konuyla ilgili çekilen bir belgeselde ormanın girişinden başlayıp patikalar boyunca uzanan renkli ipler dikkat çekiyor. Görevliler bu iplerin ormana girerken intihar etmek istediklerinden emin olmayanlara ait olduğunu söylüyor. O kişilerin ormanda çıkıp çıkmadıklarını ise maalesef kimse öğrenemiyor.

Ormanın girişindeki tabelalardaki notlar şaşırtıcı.
"Ateş yakmayın, çöp atmayın" gibi klasik uyarılar yerine "Lütfen intihar etmeyin, hayat size verilmiş bir hediye,” “Ailenizi ve arkadaşlarınızı düşünün lütfen intihar etmeden önce polisi arayınız” gibi tuhaf levhalar.

Ayrıca bu ormanda yalnızca intihar etmek isteyenler değil, masum insanlar da ölebiliyor. Çünkü ormanın altı yüksek demir rezerviyle kaplı. Bu da pusulaların doğru yönü göstermesini engelliyor. Özellikle geçmiş zamanda bu yüzden birçok masum insan yaşamını kaybetmiş.

Ormanın derinliklerine doğru gidildiğinde önce ağaçlarda topluma ya da geride kalanlara sitem amaçlı, mesaj veren çivilenmiş objeler ve bırakılmış veda notları görülüyor. Örneğin ağaca çivilenmiş bir notta kişi, 
"Buraya geldim çünkü hayatımda hiç iyi bir şey olmadı." diye yazmış.

Daha derinlerde kendini ağaçlara asanlar, aşırı dozda ilaç alarak kendini öldürmüş insanların bedenlerini görmek mümkün. Hatta doğru mu yapıyorum diye çadır kurup kalanlar bile görülüyor. Japonya bu ormandaki intiharların sayısını resmi olarak açıklamıyor fakat sayının yıl başına 50-100 arası olduğu tahmin ediliyor. 
  

İşte bende birden kendimi, hayatımı ve sahip olduklarımı düşündüm o sık ağaçlı ormanın derinliklerinde. Yaşamak için ne çok sebebim varmış diye şükür ettim. Ağacın gövdesine sıkıca sarıldım ve bana bu anı yaşattığı için teşekkür ettim. 
Arkama baktım ve çocuklarıma doğru ilerledim.

 





























*James Mc Teigue- V for Vendetta , 2005
* Fotograflar Kars Sarıkamış