30 Kasım 2018 Cuma

THE LIFE S.A.V.E.R.S.


Güzel bir yazı okuyunca içimde bir yerlerde bir ateş oluşuyor. Heyecanı önce karnımda ordan yüreğimde ve derken parmaklarımda hissediyorum. 

Birşeyler içimi gıdıklıyor, "Hadi ama, yazmaya başlasana..." diyor ve ben gene bu isteği keyifle karşılamak için klavyemin başına oturuyorum.






Yeni yerleştiğim bu ülkede sosyalleşme deneyimlerim henüz bebek adımlarıyla oluyor.
Ilkini konfor alanımda kendi lisanımda sevgili yazar Lüset Kohen Fins ile deneyimledim. Sunumunda Tien Chen tekniğiyle yazmanın keyfinden bahsetti. Yazmaya korkanları cesaretlendirdi, yazanlara da bir çok keyifli ipucu verdi. İpuçlarını bohçaya attım, yeni hikayemi yazarken bana yol göstereceklerinden eminim. Kendisinin son kitabı olan “DAHİL”i imzalı almanın keyfinin yanı sıra kendi yazdığım “3 Nokta…” adlı kitabımı onun yapıcı eleştirilerine imzalayıp teslim ettim.












Dün akşam da konfor alanımın dışında bir etkinliğe gittim. Kabala’da hayaller… 
Aslında DREAMS başlığını görünce hayalleri gerçekleştirme ile ilgili olarak bir konuşma yapılacak sanmıştım ama meğerse konu gerçekten rüyalarmış. Farklı köşelerden hatta bazıları ters köşelerden gelen keyifli  konuşmadan aldığım 2 güzel notta buraya eklensin:
-  
    *  Rüyanızın yorumunu kime yaptırdığınıza dikkat edin zira şifa sözle gelir.
-       
* * Evren yaratılırken söylenerek oluşturuldu böylece sizlerde hikayelerinizi daha gerçekçi yaratmak isterseniz söylemeye başlayın.

   Yeni etkinliklerimi ajandaya adım adım eklemeye başladım...

   Ve hemen ardından aşağıdaki yazı ile karşılaştım. Çok etkilendiğim için yazıyı orjinal haliyle beğeninize bırakıyorum. Hepinize keyifli denemeler ve kendimizi mutlu hissettiğimiz anların artması dileğiyle…

THE LIFE S.A.V.E.R.S.

The Life S.A.V.E.R.S are six practices that guarantees are going to help you reach your full potential. These are personal development practices with the aim of helping you to find the forces within you that will help you change and transform your life.



S is for Silence – everyday 10 minutes

We lead busy fast-paced lives that are constantly noisy. Being actively silent can be life-changing, it allows you to increase your self-awareness while simultaneously reducing stress. Try through meditation and breathing techniques

A is for Affirmations – everyday 10 minutes

The power of positive affirmations help you build a mindset that allows you to transform your life. It’s too easy to talk down to ourselves and to revert to negative talk. Affirmations will help you to take away your limiting beliefs and habits 


V is for Visualisation – everyday 10 minutes

Use visualisation as a tool to imagine the lifestyle, behaviours and future you want, once you have visualised this, it will be easy to put it into action. 

”Creative Visualization enables you to design the vision that will occupy your mind, ensuring that the greatest pull on you is your future—a compelling, exciting, and limitless future.”


E is for Exercise – everyday 10 minutes

Practice yoga asanas that will increase your energy, reduce stress , and enhanced sense of calm, clarity of thought, increased strength and flexibility, resulting in an overall improvement in health and well-being

R is for Reading – every day 10 minutes

A key aspect of personal development is learning and gaining knowledge. One of the best ways to do this is by reading. 
By reading this text you will higher your inner soul.

S is for Scribing – every day 10 minutes

Writing is the final personal development practice. Journaling, even for 5-10 minutes a day as a way to get thoughts out of your head and onto paper. This can help eliminate stress, clear the mind and help you discover breakthroughs and new ideas.

8 Kasım 2018 Perşembe

THREE OBJECTS














Hayat üçlemelerle dolu.
Iyi, kötü, çirkin
Soğuk, sıcak, ılık
Tatlı, ekşi, acı
Ben, Sen, O
At, avrat, silah
Tabii ki rakı, balık, peynir





Daha niceleri gelecektir aklınıza ama ben 10.000mt’de şu fotoyu çekince kendi üçlememi yazmaya karar verdim.

Yüzük, bilezik, bileklik

Bu objelerin hepsi bana hayatta birileri tarafından verildi.



Bir cafedeyiz. Her Istanbul ziyaretinde az da olsa bütün imkansızlıklara rağmen buluşmayı başardık biz onunla. Dünyanın bir ülkesinde yaşayan onu ve beni birleştiren tek bir kelime var; “Kanser”
Bizden aldığı kocaman olan bu 6 basit harfin yeri, binlerce harfle dolabiliyor. Sevgi, destek, dostluk, paylaşım, göz yaşı, anılar, yazılar, acı çeken bedenler, sarılmalar, uykusuz geceler... Bitmez bu 6 harfe eklenen harflerin sayısı... Bir de güzel karşılaşmalar...  O cafede o gün hayatta bana olmaz dediğim oldu ve O, elindeki yüzükleri çıkarıp bana verdi. Verirken dedi ki; “ Çok baktın, beğendin di mi? Senin olsun, güzel günlerde takar ve bu evrende sürprizlere hep açık olmayı hatırlarsın,”. Doğrudur ki geçen bunca senede nice güzel günlerde taktım ve sürprizlerin olmasına kapıyı araladım. Bu yüzükle çabalamadan havadan öylesine bir şey gelmez kalıbımı da yerle bir ettim.
Tesekkürler Esra Ürkmez...

Uçaktayız, Van’dan dönüyoruz. Hayatımın seyahatini yaptığımı hiç bilmediğim bir yoldayım. Anadolu’yu çok geç gezmeye başladım. Hep derler ki, dünya kocaman görülecek çok ülke var. Koşturduk Paris, Londra, Roma, Prag, Viyana, Amsterdam, Thailand, NewYork… Uçtuk, uçtuk hep uçtuk ama hiç aklımıza gelmedi, Van, Kars, Trabzon, Konya, Edirne, Artvin, Urfa, Mardin, Antep... Hep başka ülkelere giderken yaşadığımız ülkeyi hiç tanımadığımızı bilmedik. Iç turizim bizim işimiz değil dedik. Deniz kenarları hariç içimizi bıraktık, dışa döndük. Hayatta da hep böyle yapmıyor muyuz? Hep dışa önem veriyoruz. Dış görünüş, dış sesler, dış mihraklar... İçimize ne oldu? Unuttuk gitti.
O gün hayranlıkla gezdiğim Van’dan dönüyorum. Uçak koltuğundayım. 3 yeni arkadaş eklemişim hayatıma, hem de aniden, hiç planlamadan... Oh! Tamara oluvermişiz bir anda Akdamar’da... O müthiş manzarada 4 kadın birbirimize hikayelerimizi anlatmışız. Içsel dünyalarımızı açmışız korkmadan. Sırlarımızı vermişiz birbirimize çekinmeden. O gün gördüm bileziği kolunda,  görüp hayran oldum. “Keşke benim olsa,” diye fısıldadım içimin içinden o yere balık çizerken.  O duymadı sandım içmin sesini. Bileziği Istanbul’a kalkıştan 5dk önce getirip bileğime takıverdi. Öylesine, sessizce. Öylesine şatafatsız... Öylesine dosthane...
Bana havadan hiç bir şey gelmez dediğim dönemlerdeyken ikiledim bir anda. Merhaba dedik ve bir daha hiç kopmadım iç sesimden.
Teşekkürler Ali Canip Hocam...



Büyükada’dayız. Gün batmış ve biz renklerin ve sohpetin sarhoşu olmuşuz. Acı çekiyoruz biten gidenlerden... Sarılıp geçecek bunlar diyoruz. Her zaman geçtiğini biliyoruz. Kalan sahalar bizim diyoruz, gidenlerden daha büyük  sahalarımız olduğu için şükür ediyoruz. Mutluluğu dışarıdakilere değil içimizdeki aşka bağlıyoruz. Kendimize sarılmayı unutuyoruz ama gün batımında hatırlıyoruz. Ağlıyoruz, gülüyoruz, dans ediyoruz, içiyoruz... O anı kendi içine hapsedip sadece ikimiz biliyoruz. Gün çekilip karanlık her yeri kaplamadan, bedenimizi tuzlu suya bırakıyoruz. Hem arınıyoruz hem de suyun iletim gücünü kullanıp dileklerimizi suya bırakıyoruz. Donarak çıkıp sıcak suda duş alıyoruz. Hala gülüyoruz halimize. 

Bize bakanların deli olduğumuzu söylediklerini umursamıyoruz. Aslında içten içe bunları yapamadıkları için belkide bizi kıskandıklarını düşünmek istiyoruz. Keşke onlarda her isteklerini yapabileceklerini bilseler diyoruz.
Sonra onun evine gidiyoruz, odasından bilekliği getiriyor. “Bu benim, özel anısı var ve üzerindeki çicek altın, değerli yani. Onu sana veriyorum çünkü benim icin altından daha değerli olduğunu hep hatırla,” diye diyor. Birden bire...
Öylesine...
Takıyor koluma ve bir daha hiç çıkarmıyorum...
Havadan bana öylesine gelmez dediğimi üçlüyorum...
Teşekkurler Rina Muraben...





Artık biliyorum çabalamadan havadan öylesine gelir. Sizde bilin, şans değil, tesadüf hiç değil, hep gelir. Sadece görmeyi seçmek lazım.
Emin olun seçince görürüyorsunuz.
İnsan ummadığı yerde aradığı ile buluşturulurmuş.
Emek verilen her şey bir çabadır. Biz kendimize emek versek en büyük çaba o zaten.


Not: Mitch Albom’un bu kitabıda aynen öyle geldi ama o da başka bir blog konusu...



19 Ekim 2018 Cuma

Sanma ki yanlızsın






Uçmayı dilemiştim. 1 ayda bu sekizinci uçak koltuğu. Yoruldum mu ne?
Her seferinde okurum diye alıp, okumadığım kitaplarla hareket ediyorum ama bu sefer ucuş süresi 4 saate yaklaşınca “ee hadi al bir kitap,” dedim. Giderken Nohut Oda’yı bitirdim. Çarpıcı kısacık öykülerin sonları bana kaldı hep. Yazar beni hikayelerin sonlarında hep havada bıraktı ve hep kendimce tamamladım hikayelerin sonlarını. Tıpkı gerçek hayattaki gibi. 
Okumayı istediğim Mitch Albom’un yeni kitabı “The next person you meet in heaven” aranıp aranıp bulunamadı. Tam bir hayal kırıklığı içindeyken ansızın elime Elif Şafak’ın “Sanma ki yalnızsın” adlı kitabı geçti. Dönüş yolunda okunmaya başlandı.
Sizce de kitabın başlığı müthiş değil mi? Her şey sadece sana olur sanırsın ama bilmek lazım ki asla yalnız değiliz. Her açıdan hem de.
 İçinde bulunduğum yalnızlık halime cevap verir mi? diye düşünmedim bile çünkü kesin cevapların içinde olacağından eminim.






Yaşadığın yeri değiştirdikten sonra en müthiş his ailene ve arkadaşlarına yeniden sarılabilmek. Şükür gideli 4 ay oldu ben her hafta sarılma rekoru kırmak üzereyim. Yalnızlık söylemleri de nereden çıktı? diye sorabilirsiniz bana. Cevabım hazır, içsel benimkisi.
Neredeyim ben? halinin garip halleri. Ev tanımının  içndeki yalnızlık. Masum yalnızlık.
Ve dediğim gibi, Elif’ciğim hemen cevabı 10.000mt’deyken ben yapiıştırdı. 
Ben kendi tüylerimi yolan kuş türüymüşüm. Bu dünyanın tüm hengamesinin arasında derdi meselesi kendiyle olan bir türmüşüm. Başkasına zarar vermeyen, onu bunu didiklemeyen ama kendine sabotajlar düzenlemekte üstüne olmayan tür. Ardından diğer açılım geliyor Elif’ten gene; Kadınların kendini kanatma kabiliyetleri başlığı altında… Eğitim seviyesi, yaşam seviyesi, siyasi fikri ya da kılık kiyafeti ne olursa olsun her kesimden hatta dünyanın her yerinden kadının ortak paydası nedir? diye soruyor.
Cevap KKKK.
Kadınlarin Kendilerini Kanatma Kabiliyetleri.
Elimizde cımbız, bulup çıkartıyoruz kusurlarımızı, eksiklerimizi. Yaralarımıza büyuteçle bakmakta yok üstümüze. Başkasının tenkidine ihtiyacımız yok çünkü daha beterini kendimiz
e söylemekte müthiş başarılıyız. Nedendir bir türlü yetemeyişimiz, yetinemeyişimiz? Beklentilerimiz ve gerçekleştiremediklerimiz, mevcutlar ve olmasını arzu ettiklerimiz arasında kapanmayan bir mesafe duruyor; dipsiz kuyu misali. Bundandır boşluğa düşmemiz diyor.
Yeter yani bu kadar didiklemesek kendimizi?
Ardından bir Gustav Flaubert patlatıyor; Mutluluğun mümkün olduğunu sanmıyorum ama huzur/sükünet, evet, işte o mümkün.
Versek kendimize bir gıdım huzur be ya...
Allah için verenler beni bulsun, cok lazımsınız bana tam bu anda.








Derken ardından yazarlara veriştiriyor. Mini bir yazar olsamda doğru yerden geliyor cevap;
Romancılar etten kemikten, duygusal zeka ve hassas bir yürekten, derine kök salmış kompleksler ve hudut tanımayan bencillikten, sürekli bir arayış, ölümsüzlük sevdasi ve huzursuz bir hayal gücünden muteşlekkil tuhaf varlıklardır.
Küçümen tanrılar gibi romancılar.
Kağıt üzerinde hayatlar çizer, karakterler yaratırlar. Talepkarlar. Takdir ve övgü beklerler gizlice. Etrafimındakiler onlara hayran olsun istez, bunun nafile bir istek olduğunu bile bile. Evrenin merkezindeler ya, beklerler. Bekleyisleri hiç bitmez. Düşleri ve onlara güç veren engin hayal güçleri hem zehir hemde pan zehirleri. Hic tatmin olmaz, yetinmezler.
Oh be… Bunu okuyunca bir huzur gelir gibi oldu bana, sanki huzursuzluğumun kaynağını buldum.
Yazma becerimi suçlayacağım.

Ama asıl suçluyu az sonra gene Elif’in satırlarda. Tembellik hakkına karşı durmakta gizliymiş herşey. Çehov “Bizi çalışmak kurtarır,” demiş ya.  İyi halt etmiş. Hammallık, angarya, ter dökmek, emek vermek, didinmek, ha bire dişin tırnağınla kazıya kazıya çabalamak.  Boş durmamak, hareket etmek, hep ama hep didinmek, kendinden ötesini merak etmek, hudutları aşmaya gayret etmek ...

Durum net.  Bu muyuz yani? 
Gel gelelim Paul Lafargue dermiş ki: İnsanın kendini unutup kendini çalışma çarkına adamasının korkunçluğuna ve yaratacağı mutsuzluğa düşmektense tembellik hakkını kullanması uygundur.
Kardeşim bu felsefeyi benimsediğini her an dile getirirken, ben acaba nasıl bu yola doğru seyir alırım? diye soruyorum kendime.
Tabii ki tembellik= parasız kalmak. 
Maddi eksiklik =  isteklerine hayallerine ulaşamamak, seyahat edememek, modayı takip edip giyinememek, restaurantlarda yemek yiyememek, liste uzar gider. Peki çalışıp didinirken bunları yapmaya zaman var mı? Hadi zaman bulduk diyelim, yaptık diye mutlu muyuz?
10.000 mtrede gün vakti başlayıp gece yarısı son bulan yolculuğumdan sonra, yarın çalışmama kararı alıyorum.
Vicdan yapıyorum, yarım gün çalışayım diyorum...
Kulaklığımda Türk Hava Yollarının yeni uygulamasından bir audio book var. ‘Sade’ adlı kitabı dinliyorum. Tam zamanında...
Çabalamadan, huzurlu bir yaşamı hak ediyoruz, diyor yazar.
Belki kendime 50yaş hediyesi bunu veririm. 
3 senem var anca hazırlanırım. 
Ne dersiniz güzel bir hedef değil mi?





21 Haziran 2018 Perşembe

PUDUHEPA



Sizin hayatınızda da hediyeler anlamlı ve doğru zamanda elinize verilir mi? 
Sizin de hayatınızın akışında bazı konuları sorgularken cevapları önünüze çıkar mı?
Sizin de kafanızın içinde konuşan bir başka sen varken birden o sözcükler karşınızda konuşan birine dönüşür mü?
Ya da dostuna teşekkür için vermek üzere o anda yazdığın bir not, o dost tarafından adına aylar öncesinden alınmış bir hediyenin üzerinde yazılı olabilir mi?
Foto çekildikten 1 saat sonra tuz buz olmasının
üzüntüsünü hala atlamadım.

Taşınma telaşım yüzünden gün vakti sürekli ortalığı toplamakla, gitsin/kalsın demekle ve inanılmaz ruhsal, bedensel ve zihinsel yoğunlukla geçti.
Gün kendini bitirdiğinde yataktan çıkamam derken kendimi sahilde elimde bir hediye paketiyle buluverdim.
O gece tam da yukarıda sıraladığım gibi bir geceydi.   O yüzden gece sona erdiğinde klavye tıklıyordu.

Bu hediye paketinden önce aldığım çok özel hediyemin, bu foto çekiminden kısa bir süre sonra kırılmasının ağırlığı hala üstümdeyken geldi hem de elime. Evren bizi üzmez ya o türdendi gelişi. Bir süredir bilmeme rağmen geleceğini içeriğinden bi haber, sürprizim elimdeydi.

Hediyem bir “FONGOGO”* projesi.
Adı Puduhepa ve Kız Kardeşleri.
Amacı, 
ülkemizdeki kız çocuklarının kendilerine güvenen bireyler olarak büyümelerine destek olmak. Projenin geliri de TOÇEV aracılığıyla yine kızlarımızın eğitimine destek olarak geri dönecek. https://www.fongogo.com/Project/puduhepa-ve-kiz-kardesleri


Canım biyolojik olmayan kız kardeşim de benim adıma doğum günü hediyesi başlığı altında bu projeyi desteklediği için elime geçen bu özel hediyenin bendeki artçıları bu blogun konusu.

Projenin mimarı Renan Tan Tavukçuoğlu. Kendisi  hayata geçirmek istediği projesine sosyal medyada yeterli miktarda fon toplayınca hayalleri gerçek oldu.  Projeye katkıda bulunanlarada bir bebek gönderdiler.
Bebeğin adı PUDUHEPA.

O bir kraliçe.
Her kadının bir kraliçe olduğunu hatırlatmak için tasarlanmış.
O bir hayalci, her insanın hayallerine sonsuza kadar inanmasının sembolü.
O bir eş ve hayatının erkeğinin desteğini her zaman alabilmiş bir kadın.
O bir çocuk, hayal etmekten hiç korkmamış. 
Ve,  
O güçlü bir kadın herşeyin üstesinden gelebileceğini bilen ve bilmeye devam eden.

Barışın, yaşadığı toprağa gelmesi için çabalayan bu özel kraliçe tam da gücümü, hayallerimi, desteklerimi sorguladığım anda elime verildi.
Ne dün, ne de yarın . Tam da o gün.

Puduhepa’yı Arzu Kaprol giydirmiş. Içine de bir bohçacık koymuş.
Dün attım senelerdir ( 23 sene ) depoda sakladığım gelinliğimi ve Puduhepa’nın bohçasından bir gelinlik çıkması beni oldukça duygulandırdı. Artık sembolik bir gelinliğimin olduğunu bilmekte beni sonsuz mutlu etti. Biliyorum evren boşluk sevmez.

Bohçanın üstünde bir yıldız, Puduhepa bebeğinin alnının ortasında da bir yıldız ve başın sıkıştıkca gök yüzündeki yıldızlara bak diyen  Puduhepa karşımda biz kız çocuğu şekiline bürünüp dillenmişti sanki.

Gök yüzündeki yıldızlara kendimi bildiğimden beri bakan ben, adımın anlamı da yıldız olunca tahmin edersiniz ki şaşkınlıkla bir Puduhepa’ya bir de onu bana veren Dalia’ya bakar buldum kendimi. Hani gözlerinden kalpler fırlayan o emoji var ya, işte o anda o ben.


Yola çıkarken yanımda bana kendimi iyi hissettiren bir obje olmasını severim. Çok yakında çıkacağım yolda henüz hangi objenin bana ekleneceğini bilmediğim bir anda Puduhepa’nın elime gelmesi de şaşırtıcı değil mi?
Hem de barış fikrine uygun bir bebekle yola çıkmak müthiş değil bir tesadüf sayılmaz mı?

Şimdi Puduhepa elimdeyken soruyorum kendime, eğer tarihte bu kadar güçlü olan bir kadın hayallerine inanıp, kendi yolunda korkusuzca yürürken başardıysa biz neden başarılı olmayalım ki çıkmak istediğimiz yolda? Neden güçlü isek  acı çekeceğimize inanırız ki?

Ben onun hikayesini okurken  kendi hikayemi de yazdım.
Ben Stella Namet Abulafya
Kimseler bilmezken yaşayacağım istediğim gibi,
Bilge insanlar gibi ben de yazmaya devam edeceğim.
Büyük insanlar gibi düşüneceğim,
Yoluma çıkan engelleri aşacağımı bileceğim.
Yıldızlar şahidim, sözüm söz olsun.


Bana beni hatırlatan bu özel bebeğe sahip olmama destek veren canım Dalia’ma sonsuz teşekkürler...
Biliyorum ki  Puduhepa bebeğim bir gün eskiyebilir, kaybolabilir ama yarattığı etki sonsuza kadar sürecek.

Bir süredir telefon ekranımda saat  tam 00.00 yakaladığımda gerçekleşmesini istediğim dileklerimi
sıralıyorum.  O gece de yakalamış olmama hiç şaşırmadım ve isteklerimin yollarının açık olmasını ve benim de bunları görebilmem için dilekte bulundum.
Sizin içinde diledim merak etmeyin.
Isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki.




FONGOGO nedir merak edenlere: https://www.fongogo.com/HowItWorks

11 Nisan 2018 Çarşamba

HAVADA ASILI OLMAK...



Karar verdik iki kız kaçıyoruz şehirden. 

Uzun zamandır planladığım bir yere yolculuk. Hem de "ruhsal surmenaj" içinde olduğum bir haftanın devamında. Her şey gene en doğru anda. Bayılıyorum bu evrenin matematiğine.


Yolculuk başlasın. Istanbul’dan Selanik’e otobüsle, oradan 3 saat trenle Meteora’ya.
Varacağımız şehir hakkında önceden biraz araştırma yapmıştım ama beni ne sürprizler bekliyor diye heyecanlıydım. Mekanın bir çok fotografını görmüş, hakkında yorum okumuştum ama 3D, 2D çok farklı olacaktı biliyordum.







Tren yolculuğu bambaşka hislerle dolduruyor yüreğimi... Kayan manzarayı takip ediyorum, her anın kendi içinde güzel olduğunu ispat eder gibi sanki...
Manzaralar değiştikçe zihnimde yarattıklarımda şekil değiştiriyor. Bildiğim sözler yeni anlamlara dönüşüyor, yenileri ekleniyor, bazıları da yok oluyor.

Yol arkadaşım bir gezgin. Yolda olmak konusunda benden daha tecrübeli. Farklı bakış açılarımız olsa da ortak noktamız birlikte gezmeyi ve keşfetmeyi sevmek olunca onunla yola çıkmak keyifli. Hele de onun yaş gününe denk geldiyse, tadı daha da başka. ( 33 senedir beraber kutladığımız düşünülürse varın siz düşünün yolculuğumuzun keyfini)


Her gezinin bazı ters köşeleri vardır. Bu gezininkinin yağmur olması, yağmurdan nefret eden yol arkadaşımı zorlayacağa benziyordu ama son zamanlarda o da evrenin matematiğini çözmüş olmalı, gerekli dilek ve isteklerini sunmuş ve bizi rahatsız etmeyecek boyutta bir yağmurla anlaşmıştı. O yüzden fotolar buğulu olsa da bizim için gördüklerimiz netti.

Meteora , Yünanistan’ın Kalambaka  kasabası yakınındaki kayalık bir bölge. Sadece adaları, Ouzo ve deniz ürünlerinden ibaret değil yani bu coğrafya. Bambaşka halleri de var. Arayıp bulmak lazım. Yünanca “havada asılı” demek Meteora. 
Buraya gelen bir keşiş, havanın sisli olduğu bir güne denk gelmiş ve devasa blok kayaların havada asılı gibi durduğu hissinden yola çıkarak bölgeyi böyle adlandırmış. 
Ilk duyduğunuzda aklınıza meteor kelimesi geldi değil mi? Aynı mantık aslında. O kocaman taşlarda sonsuzlukta öylece duruyorlar...

UNESCO 1988’de bölgeyi dünya mirası ilan etmiş.

Filmin çekildiği manastır. Holy Trinity

Burası manastırlar şehri. 11.yy ile başlayan Hristiyan dünyasının özgürce ibadet edebilmesi için yaratılmış bir şehir. O heybetli blok taşların tepelerine insan eliyle yapılmış 8 tane manastır var, 5 tanesi gezilebiliyor,  1 tanesine hiç bir şekilde karadan ulaşım yok. 2.Dünya Savaşında  ulaşılması zor olan bu manastır Almanlara karşı olan Yünanlı isyancıların karargahı olmuş. 1981’de Roger Moore’un oynadığı James Bond: For Your Eyes Only filminin çekildiği yer olunca insanlık için merak uyandıran coğrafyası sayesinde aniden ünlenmiş. Ardından da Game of Thrones filmine sahne olmuş.


   

Bu manastırların içlerinde invizaya çekilmiş keşiş rahip ve rahibeler yaşıyor. Kimi manastırların boyutları kocaman ama içinde tek bir rahip yaşarken, kimisinde 36 rahibe yaşıyor.

20 yıl önce Avustralya’dan gelen Anita Joy Phillips* adında bir kadın, keşiş olmaya karar veriyor ve yaşı bugün 46. Manastır hayatını isteyerek seçen bu kadın yeni hayatına başlamak için eski alışkanlıklarını bırakması gerektiğini bilinçli seçiyor. Yeni hayatın ilk sembolü, isim değişikliği. Geçmişini öldürüp yeniden doğmak adına.
26 yaşında gencecik bir insan doğduğu isminden vazgeçip nasıl inzivayı seçebilir?
Yani 11.yyda insanı dünyevi şeylere bağımlı kılanlarlar 21.yy oranla az iken belki bu mümkün diye düşünüyorum ama bu çağda insan sahip olduğu alışkanlıklarının hepsini elinin tersiyle nasıl itmeyi seçer ki?
Senden ismini alıp geçmişini öldüren bir yaşama, yeni bir isimle nasıl güvenirsin?
Şehri gezmeye başlıyoruz. Doğa büyüleyici. Etraf erguvanların moruna bürünmüş, kayalıklar öyle heybetli ki bakmaya
doyamıyorsun. Sıra sıra blok taşlardan 420mt. yükseklikte duran kayaya bakarken boynumuz ağrıyor, bir insan nasıl tırmanır o imkansız kayaya sadece zirveye o haçı dikmek için. Inanç insanları bu kadar zorlayabilir mi? diye düşünüyorsun.
Öte yandan baktığın her yer simsiyah ürkünç taşlarla dolu iken, içinde derin bir huzur hissetmek ve her hareketinde yeni açılarla bambaşka manzaralarla büyülenmek tarif edilemez, yaşanır.

sahlep çiçeği










Ulaşılamaz manastırlara zaman içinde insanlık ulaşım getiriyor. Tahta merdiven bağlantıları, teleferikler. Kendileriyle bağlantı kurulmasını istemedikleri için yıllar süren çilelerle bu manastırları yapan keşişlere halk hep destek olmuş. Ancak zamanla yetmeyen bu getiriler onları dinsel başka üst makamlara bağımlı kılmak üzereydi.Kendi otonomlarıyla yaşamlarını devam ettirmeyi isteyen keşişler, kazanç elde edebilmek için ulaşılabilir olmayı seçince şehrin kapıları turistlere açılmış. Son derece katı kurallarla yaşarken, turistlerden para kazanmak amacıyla sadece manastıra uygun giyinme koşulu koyan bu düşüncenin esnekliğine şaşırıyoruz. ( Manastırlara giriş 3euro)








1961’e kadar kadın manastırlarına izin vermeyen bu şehrin rahipleri, bir yangın sonucunda kapıya yardıma gelen bir kadına kapıyı açmakla açmamak arasında seçim yapmak durumunda kalıyor. Yaşamak ağı r basınca bir de bakıyorlar kadın manastıra girivermiş. Bu olayla kadınlara da inziva hakkı tanınıyor. 2000’lere kadar erkek manastırlarına hiç kadın ziyaretçi kabul etmeyen bu zihniyet Tanrı’nın yarattığı ve ırkın çoğalmasına sebep olan diğer yarısını nasıl sınırların dışında bırakabilmiş diye sorguluyor insan. 

Kadınların becerilerinden fayda görmekten de oldukça memnun kalıyorlar rahipler.  Temiz tutulan manastırlar çürümekten kurtulurken, turistlerin gelmesiyle kazanç elde ediliyor. Sosyal yönleri çok gelişmemiş olan rahiplerin turistlerle uğraşmaması ve inzivalarına huzurla devam edebilmesi için kadınları görevlendirirken, birden şehrin bütün yönetimini kadınlar elde ediyor. Insan sorguluyor haliyle, o zaman neden ikinci sınıf muamele? 

Manastırda eteksiz gezmek yasak!
Derken ikonagrafileri görüyoruz. Klasik ortodoks sanatının eserleri duvarlarda ve tavanlarda. İkonaların fotografını çekmek yasak. 
Manastır kuralı.  
Her biri dinsel temalar barındırıyor ve rehper ekliyor; bu sanatçılar müthiş iş çıkarıyorlar ancak ne yazık ki sadece kopyalayabilirler. Asla bir cübbeyi yeşil, bir atı kırmızı yapamazlar. Gene diyorsun ki; sanat özgürlükse nasıl sınırların içindekine sanat denilebilir?



Ardından bu kadar şatafatlı ibadet yerlerini görünce,"Mabet bu, kutsal mekan, haliyle görkemli olmalı," diyorsun ama peki inviza için her şeyinden vazgeçen, sadeleşen insanoğlu, nasıl bu kadar büyük bir görkemin içinde ibadete devam edebiliyor?

Ve en derin soru: dogma olduğunu bilsekte, hiç sorgulamadan, gerçek buymuş gibi yaşamayı neden seçeriz?

Gitler ve geller hallerimle kendimi kocaman bir kayanın üzerinde buluyorum. Vakit öğle vakti. Gölgem neredeyse hiç yok. Benliğim kayıp sanki. Havada asılı gibiyim. Ucun ucundayım.  Boşluğa bakıyorum. Bir adım ötesinin olmadığı... İçimde bambaşka bir his...
Bir anda herşeyini bırakıp inzivaya çekilen bu insanları düşünüyorum. 
Sorular etrafımda dönüyor. Yazıyorum.

Neleri bırakabiliriz bu hayatta? 

Nelerden vazgeçebiliriz?

Şu kayadan bir adım atsam boşluktayım, acaba  deneyimlemek adına nereye kadar risk alabiliriz?




Sadece risk alanlar mı özgürdür?
Hangi noktadan sonra korku başlar? 
Korkuyu yaratabilme becerimizin farkındaysak, yok edebileceğimizinde farkında mıyız?
Camdan kalbimin kırılmasından bu kadar mı korkuyorum ki herşeye kendimi kapatacak kadar bildiğim varlığımdan vazgeçiyorum?


Sorular vızır vızır  ve dönüş trenindeyim. 
Manzara değişirken yazıyorum durmadan.
Yaşamda muazzam değişimler gerçekleşiyor ve yaşam bizim önümüzde biz hiç çaba göstermeden kendiliğinden seriliyor.Yaşam çok basit ve yalın. Neden  onu kendimiz için karmaşık hale getiririz ki? 
Ey her şeyi yaratan zihnim! buyur meydan senin, yaşa...



* Anita'nın hikayesini okumak isteyenler için: https://stvasiliosbrunswick.com/2014/01/24/why-anita-left-worldly-life-for-meteora-convent/

buradaki manastırların nasıl yapıldığını merak edenler için:
https://www.facebook.com/greatbigstory/videos/1685291185106641/

Bu ilkel sistemle aşağıdan inşaat malzemeleri yukarı çekiliyor.