1 Eylül 2012 Cumartesi

Gidiyorum bütün ....... yüreğimde!



Evet, artık ayrılık zamanı...

Herşeyile çok keyif aldığım adanın son günleri. Bilmem sanki içimdekileri gökler hissetti diye mi yağdı yağmurlar yoksa yağmur yağdı diye mi ben böyleyim???? Bir hüzün var içimde, geride bırakmak, sevdiğinden kopmak, istemesen de gideceğini bilmek...Nasıl bir tekrara düştüm kaç yaz sonra!

İlk teşhis bize bu duyguları yaşatmıştı. Ne olacak şimdi? Ben ona bu kadar alışmışken nasıl onsuz olacağım şimdi? Bakıyorum en umulmadık anda sarmalanmışım aynı ruh haliyle, zihnimdeki karmaşasıyla salınıyorum. Birbirinden bu kadar farklı iki konunun zihnimde aynı nöronu tetiklemesi ne garip! Arkadan Tarkan'ın yüreğime dokunan şarkısı ve gözlerimden akan yaşlarla sözleri...

...Nerde şimdi o içimde
Uçuşan kelebekler
Bende o duygulardan
Hiç kalmadı eser
Biri sen biri ben
İki damla yaş aktı gözlerimden
Olmadı olduramadık
Ve aşk gitti bizden
Önce sen sonra ben
Kaydık yıldız gibi gökyüzünden
Bi türlü tutturamadık
Ve aşk gitti bizden

Benim böyle bir yaz yaşamamın itici gücü; sonsuz doğudaki o yakışıklı adama buradan şerefe diyorum… 
Eee, bunca melankoli kesin yağmur yağdığından olmalı!

Burası İstanbul’dan uzak ama bir vapur güvertesi keyfi kadar yakın, begonvil cenneti bir yer.



Düşünceler kesinlikle İstanbul’da kalmış sadece iş için İstanbul’a gidilen, herkesin herkesle aynı sokakta hatta aynı masada HAM-HAM yaptığı, aynı deniz kenarında daha önce merhabadan ileri sohpeti olmayanlarla LAK-LAK yaptığı, bol bol sebepsiz ve umarsıca herşeye HA-HAladığı, sadece HOR-HOR için birbirinden ayrılanların 2 aylık mekanı.
Bu mekanda gözden kaçmayanlar;

• Akın akın gelen kara çarşaflı kadınların yanındaki yarı çıplak adamlar.
• Fayton kuyruğuna turist sırasından girmeyen ada halkının 2 kat para ödemesi.
• Eve mal taşıyan çırakların alınlarından akan ter damlaları.
• Çöp kokularından geçilemeyen sokaklar.
• Senin müşterim-benim müşterim kavgası yaparken silah çeken arabacılar.
• Zakkum kokularını bastıracak derecede keskin sidik kokusu.
• Para cüzdanının hiç ama hiç kapanamaması.
• En sevdiği dostunu bile satıcı belleyen çocuk ahalisi.
• Ev diye bilinen ortamın sadece yatmak için kullanılan bir yer haline dönüşmesi.
• Büyüdük!afra tafraları.
• Sayıları kabarık olan ödevlerin öylece duruyor olması.
• At boklarıyla bezenmiş terliklerin altlarının silinmesi.

       Denize doydum bu yaz, yürümeye, valiz ve çanta taşımaya, vapur saatlerine yetişmeye, yemeğin her türlüsüne,çocuklarla sarılıp uyumaya, küçük alanda yaşamaya, balkondan aşağıya bağırmaya, şezlongda uzanmaya, Büyükada pastanesi’nin böreklerine, açıkhava sinemasına ve çekirdek çıtlamaya, atların sidik kokusuna, arabacının 1,5tl para üstünü vermemesine, dostlarla sohpete, selamını almayanlara selam vermeye, içmeye, Mamiş ve Baboşla kahvaltıya ve ...
Doyduğum daha çok sey var, uzatmaya değmez ama balkona doymadığımı itiraf ediyorum.






Gökyüzünün mavisi, çam ağacının esintisi, damdaki martılar ve çığlıkları, kargaların bakışları, teknelerin salınması, Sedef adasınınn yeşilliği,

Sevenlerimin ziyaretleri,







Güneşin doğuşunun umudu, bulutların yer değiştirmesinin heyecanı, salıncağın sakinliği, yıldızların orda olduğuna sadece gece şahit olmanın karmaşası, ayın evrelerindeki döngüyü ve geçen zamanın farkındalığı, ve daha bir çok şeyede doyamadan gitmek zorundayım.

Eylül'ün serin günlerinde de öylece boşluğa bakmak isterdim balkonumda ama ne mümkün İstanbul tüm telaşıyla dirensemde mıknatıs gibi bedenimi çekiyor, aksi gibi beden dirense bile zihin çekilmeye hazır, ruh ise boşlukta öylece leyleklere imreniyor.

Elimdeki pazar gazetesinin köşesinde yakaladım 4G'yi. Sanki yazın bana bir özeti gibi;

  • Gezin
  • Gülün
  • Gerçekçi olun
  • Güzelligi yaşayın…
Gelecek yaz aynı yerde buluşmak üzere arkası İstanbul’da…




Çekmek için katlandığımıza değmiş:)
Friends Forever!

HOŞÇAKAL:)


30 Haziran 2012 Cumartesi

"IN"SIDER

        İnsanın en güvenli yeri evidir. Başka bir tanımla insan kendini ancak tehdit altında olmayacağını bildiği yerlerde güvenli hisseder. Bu durumda benimde en güvenli yerim evim! Oranın dışında her yer tehdit dolu.


Benim tehditlerim panik atak yaratacak evhamlarla dolu değil, daha çok ön görülemeyecek tavırlar, sözler ya da olaylarla dolu.

12 yaşında vapurla zorla getirildiğim bu yer hayatımın en büyük kabusudur benim için. Ulaşılması bu kadar zor olan bu adacık bol tehditlere açık olarak 30 sene sonra tekrar hayatımda. O günOUTSIDERdım.
Kendimi kimselere kabul ettirme telaşımın olmadığı ama yüreğimi yaralayan sözlere karşı durmak yerine, onları duymamayı seçerek kendimi, onlardan uzak olan basit bir mahalle sokağına yerleştirmiştim. Bisikletim ve ben, bu küçük mahallenin dut bahçesinde, tren yolunda ve sokak çingeneleriyle çok mutluyduk. Telaşsız, pazarlıksız , çekişmesiz ve huzurlu.


       Günler doğdu, günler battı.

Kimi keyifli, kimi acıklı geçti ve beni bugünlere taşıdı. Kararlar verildi, bazısı bozuldu. Yeminler edildi, bazısı tutuldu bazılarıysa değişime uğramak zorunda kaldı. Kazançlar oldu, kayıplar hep vardı. Derken gün bu gün oldu ve ben değişmiş olmalıyım ki kendimi aynı adacıktaINSIDER olarak yürürken buldum!


Tanım şöyle; o camiaya ait kişi. Yani BEN!


Geceler boyu ağlayıp gitmek istemediğimi anneme anlatmaya çalışan ben, bir anda sokaklarında yürümekten keyif alan, her çiçeğin kokusunu içine çeken, her ağacın gövdesine el süren, atların çiş kokusuna tahammül eden, çarşının kalabalıklığının içinde yolunu bulan, sürekli elinde bir torba taşıyan, her yere ter içinde dahi olsa yürüyen, martılarla iç içe, bisiklete binen, balkonda iş molasında dostlarla kahve içen, gün batımına hayran kalan, rüzgarın sesini dinleyen, balıkçının önündeki kedileri kovmayan, markette 9 kişi sıra bekleyen, sevdiği dostları geride bırakabilen ben’e ne zaman dönüştüm diye meraktayım.


Korkular, tehditler ne zaman sonuçlandı da ben bu adacıkta yüzümde gülümsemeyle yürür oldum.


Ne zaman herşeyin zamanla değiştiğine ve hep doğru bir zaman olduğuna inanır oldum.


Tanımadığım insanlarla sohpetin yeni ufuklar açtığını ne zaman anladım.


Herkesin dost olamayacağını, bazılarının gündelik ilişkiler olabileceğine ne zaman kanaat getirdim.


Çok insan içinde ne zaman özümü buldum.


Yalnız kalmanın da keyif olduğunu ne zaman anladım.


Sanırım bir çoğunun cevabı aynı tarihi işaret ediyor! 26 Temmuz 2000.





Herşey ama herşey o gün değişti. Onlar hayatıma girdi ve ben, ben olmaktan uzaklaştım "BİZ"in bile ötesine taşındım.


Buzz Light Year’ın dediği gibi “ Sonsuzluk ve Ötesi,”



4AS olarak burada olmayı gönülden dilerdim ama   2 Vale, 1Dam’la ilerliyorum. Kimbilir belki yeniden 4AS günü gelir, ben gene ben olmaktan çıkar başka bir outsider anında INSIDER olurum.




Keyifli yazlar!


6 Haziran 2012 Çarşamba

"EV"LENDİM...




    Herşey uzun zaman önceden planlanmıştı. Bilirsiniz beni plansız olmaz. Senelerdir düşünüyordum bu kararı almak için. Zor taraflarını bilerek insanın kendini ateşe atması nasıl bir duygudur eminim ki herkes en az bir kerecik bile olsa yaşamıştır. Ben de yaşama kararı aldım. Güzel bir ilkbahar sabahında annemi babamı , canım oğullarımı, kardeşimi ve şurasını da yanıma katarak çıktım bu heyecanlı ve zorlu yola.


Oldukça çok farklı alternatifler çıktı karşıma. Kimisi kenarda kalmaktan çürümüş, kimisinin bedeni var ama ruhu yok, bazılarıda özenle kendini gösteriyor ama ne yazık ki gelecek vaad etmiyor.


Sonra mis kokulu bir yolda yürürken çıktı karşımıza, bembeyaz heybetli duruşuyla, “Şşş, fıstık baksana bana...denesene, “ der gibiydi. Usulca araladım kapısını ve dünyasına girdim. Bir huzur kapladı daha adım atar atmaz beni. Yarattığı hafif esinti saçlarımın arasından ruhuma kaydı ve karşımda bulduğum bu eşsiz güzelliği denemeye karar verdim. Usulca çıktım basamakları ve yerleştim kalbine. Zira aynı kalpteydik ikimizde...


Anlayacağınız gibi bu karşılaşma bizi niha-i sona taşıdı ve bu serüven sonunda “EV”lendim!


      İçerisinin pisliği tarışma götürmez bir tezat oluşturuyor balkondaki manzarayla. İstanbul tüm beton haliyle, binbir türlü derdiyle dimdik karşımda. Oradaki kaostan burada eser yok.

Kenardaki salıncak çok davetkar, sallanan sandalye ise çok huzur verici gözükmekte. Masanın üstündeki nefis domatesin kokusu tüm çekilen çilelerin bedeli sanki.


Kirazın kırmızısı, dutun moruna hepsi de eriklerin yeşiline karışıyor.


Çam ağacının reçine kokusu, kozalakların tıkırtıları ve heybetli yemyeşil salınışı doğayı evimin içine taşıyor.



        Rüzgar sakince okşuyor yüzümü, dans ediyor saçlarımda ve bana birşeyler karalamam için yeterli ilhamı sağlıyor. Özgürce uçan kuşların kanatlarına takılıp uçmak istiyorum.


Bahçedeki hanımeller ise beni çocukluğumun bahçesine geri taşıyor.
Martıların ciyaklamaları, arada bir geçen faytonların nalın seslerine karışıyor - henüz yazın şiddetli fayton turları başlamadığından tek tük. Arsız kargayla kavga içindeyiz, balkonu terk etmemi bekliyor yiyecekleri çalmak için.

Yoğun temizlikten büzülmüş derili parmaklarım acıyor tuşlara basarken ama içerisi mis gibi temizlik kokuyor. Belim ağrısını sormayın bile.


Bu günü benimle paylaşan canım anneciğime sonsuz
teşekkürler. Her zaman yanımda olduğu için ve tabii ki arkada kalan cancağızlarıma bakan babamada kocaman bir öpücük. Diyorum ya hep insanın ailesi gibisi yok!


Bu günkü yorgunluğumuzu güneş batışında bir misafirle kutladık!


Biliyorum yaz günlerinde burası şehirden daha hareketli günleri kucaklayacak, bazen bıktıracak, bazen çıldırtacak ama ne olursa olsun bu balkon beni hep rahatlatacak; gerisi hikaye. Deniz masmavi, gök masmavi, insanın bu yerde ihtiyacı olan tek şey bir kadeh şaraba eşlik edecek dostlar...

Sevgiyle iyi yazlar!


24 Mayıs 2012 Perşembe

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,” demiş Heracleitus.



“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,” demiş Heracleitus.

                       İnsan yaşar yaşar tecrübe eder,
Daha anlamazsan zaman tercüme eder.

Geçenlerde Facebookta’da paylaştım bu dizeleri, Sertab’ın şarkısından. Bu gün gene uçak koltuğunda 10.000mt yüksekte yazıyorum. Zaman gerçekten tercüme ediyor. İlk bu koltuğa yalnız oturduğumda kalbimi sıkıştırıp, boğazımı düğümleyen, beynimin içinde volta atan tilkiler sakinlemiş. Her yolculuk bir şeyleri aşmaya sebeptir diye boşuna demiyorlar, bu yolculuk bana eski alışkanlıklarımın dışına çıkmayı öğretti.

İlk adım lounge’da insanları seyretmek ve dergi okumakla başladı. Genelde kendi alanımı belirler, sadece bir kere ikramlardan alır, fazla göze batmayan bir köşede oturur kitabımı okurdum. Karşımdaki adam kulaklıktan süratle konuşuyordu, orta yaşlarda ve keldi. Arkamdaki masada gençten bir erkek bilgisayarına gömülmüş iş yapıyordu. Çok şık ayakkabıları vardı. Önümdeki altın kızlar grubu yarı Fransızca yarı Türkçe konuşarak tatillerinin planını yapıyordu. Garson kızın nefis yeşil gözleri vardı ve çay makinasından dem koyamayan yaş olan ama ruhunungenç olduğu giydiği kot pantalondan belli olan 70lik bayana yardım ettim. Önce TimeOut okudum, sonra Voyager ve uçak rötara geçtiğinden bir de cemiyet hayatına göz gezdirdim sadece elbise ve takılara bakarak. Ne büyük israf diye sinirlendim ama sosyal statünün belirleyicisi onlar. Çantamdaki Paul Auster mutsuzluktan deliriyor olmalıydı. İpodumla bir olmuş beni kötülediklerini duyar gibiyim.

Sonunda “Uçağa gidiniz!” harfleriyle yerimden kalktım ve kapıya doğru ilerlemeye başladım. Yolda mola ‘Narciso Rodriguez for her’ parfümünü baştan sona üstüme giydirdim, yetmedi, 2 kez Lancome maskarayla kirpiklerimi belirginleştirdim ve Dior’la dudaklarımı renklendirdim. Artık kokpite girmeye hazırdım.

İkinci adım, yolculukta yan koltuğumdaki bayanla ve hatta onuda bir adım ileriye götürerek onunda yanındaki adamla koyu bir sohpete girişmemdi. Kadın Afgan, adam ise İranlıydı. Kadın Müslüman, adam ise ateist. Türkiye’de yaşayan bir Musevi olduğumu duyduğunda yüzünde oluşan şaşkın ifade kayıt edilesiydi. Adam İran devrimiyle kaçmış ve Hollanda’ya yerleşmiş bir dişçi. Kadının durumu ise daha enteresandı. Ellerinde kınadan yapılmış resimler vardı. Her parmağında bir yüzük, burnunda hızma, başörtüsünde taşlı bir broş vardı. Üstünde ise yeşil bir yerel kıyafet.


Aslında bunlardan daha ilginç olanı sol avucundaki kocasının adının yazılı olduğu kınadan dövmesiydi. 4 hafta önce hiç tanımadığı biriyle evlendirilmiş ve Den Haag’da yaşayan inşaat işçisi kocasıyla ilk defa görüşmek üzere Afganistan’dan İstanbul aktarmalı Amsterdam’a uçuyordu. Çat pat İngilizcesiyle, pembe rujlu dudaklarıyla gerçekten bir kapaktan fırlamış bir hayaletti sanki. Gene duyuyordum kucağımdaki Paul Auster ve İpodumun bana sövdüğünü ama iyi niyetimle bu sefer çantadan çıkarmıştım onları. Afgan marka naneli sakız çiğneyip, İran’lı adamla dünyadaki farklı yazarlar hakkında konuştuk. İstanbul’un nefis bir şehir olduğunu söyleyen İranlı adam eğer dişimle ilgili bir sorunum olursa onu arayabileceğimi söyleyerek bana kart vizitini verdi. Kadın ise kokpitin sıcaklığından midesi bulanınca bana doğru yanaşıp, başını omuzuma koyunca şoka girme sırası bendeydi. Sonunda uçak inişe geçti ve kadının yüzündeki heyecan tarfisizdi. Sürekli aynı şeyleri tekrar ediyordu, “İnşallah beni çok sever, çünkü ben onu çok seviyorum.”

Üçüncü adımda bir film seyretmek vardı. Uçak koltuk aralıkları dar ama konforlu bir uçak. İçerisi ölümüne sıcak olmasına ancak başımızın üstündeki klima şiddetle soğuk üflüyordu. Film seçenekleri arasında Oscar’a aday gösterilen ama hiçbir dalda ödül almayan Çok gürültülü ve Çok yakın ( Extremely high, Incredibly loud) Jonathan Safran Foer’in romanından beyazperdeye aktarılan filmde 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden 9 yaşındaki bir çocuğun öyküsü anlatılıyor. Yıkım olarak kabul ettiğimiz kitlesel bir politik oyunun, vahşileşmeden, çirkinleşmeden ne kadar dramatik bir görsel şölene dönüştüğünü izledim 2saat boyunca. Ana fikri sakın aramaktan vazgeçmeydi...Bunu artı haneme yazdım. Çünkü hepimiz bazen kısa yolu seçip yelkenleri suya bırakıp inanmaktan vazgeçiyoruz. Paul Auster ve ipod artık isyandaydı. Ne oluyor bu kadına diye aptal ifadeyle bana bakıp soruyorlardı, neden bizimle ilgilenmiyorsun diye...

Ama dedim ya her yolculuk bazı şeyleri değiştirir diye...

Son adım havaalanına inince hemen işe girişmek yerine rötar yapmış uçağıma 35dkda ben ekleyerek free shopu gezip nefis bir appeltaart eşliğinde sert bir espresso oldu. Paul Auster ve ipod artık kahkaha ile gülüyorlardı. Bu kadın delirdi diye...




Delirmedim ama bazı şeylerin farklı olmasını istedim diyelim, belki bu tanımım Paul Auster’i ve ipodumu rahatlatır .

Ve son son adım, erkek arkadaşından ayrılan dostuma destek olmak yerine, ona kendisine inanmasını ve yalnız olmaktan korkmamasını söylerken, kendimin ne kadar şanslı olduğunu farketmek oldu.

Zira gene doğum günümde havadayım. Uzaklardayken bile haneme yazılanlarla güçlendim!

1 e-card greeting, 2 whatsupp'tan sesli tebrik, 5 Whatsupp’tan yazılı tebrik, 1 dergi köşesi yazısı ( http://xlhayat.com/yaziDetay-206--Avrupa-cikarmasi.html )  1 komik klip eşliğinde tebrik,62 Facebooktan tebrik,1 Facebook’tan doğumgünü kartı, 11 Sms’ten tebrik, 2 email’den tebrik, Finansbank, Akbank,Yapikredi ,Morhipo,Teknosa, Kangurum, Gittigidiyor, Miles-Smiles,Türk Telekom, Hepsiburada, Swatch,Turksat, VE tabii ki yurtdışındayım diye cevap vermediğim bir çok kimliği belirsiz telefon...

Beni bu kadar şımarttıkları için aileme, dostlarıma sonsuz teşekkürler. İyi ki anam beni doğurdu ve iyi ki sizler varsınız...

5 Mayıs 2012 Cumartesi

NEYİN PEŞİNDEYİM?

          


          Kaç zamandır ekranda blog için birşeyler karalamıyordum. Aslında karalıyorum ama yayınlamıyorum. Nedense yayına layık görmüyordum yazdıklarımı...Neden acaba bu suskunluk derken bu gün bir facebook yazısı beni adeta dürttü, yaz kızım diye.


     Geçenlerde bir dostumun blog yazısını okudum, “444 0 Şefkat” diye, acaba insanlar için böyle bir hat kurulsa kitlenir mi telefonlar diye düşünüp iki satır karalamaya başlamıştım ama olmadı...Duygular dile gelmedi satırlar pek bir sakil kaldı. Sevmedim kayıt edip gömdüm bilgisayarın hafızasına. Derken dün bir arkadaşımın facebook notlarına etiketlendim. Sessizlik bölmüştü düşüncelerini. Etkilendim tabii ki. Sessizlik nasıl böler düşüncelerimizi, sözcükler anti depresan görevi görür mü? Hemen birşeyler yazdım, ama sevmedim, midem fazlaca doluymuş gibi ağır geldi, gömdüm onuda hafızaya.

       Derken "The Best Exotic MariGold Hotel" geldi. Türkçe’ye "Hayatımın Tatili" gibi aptal bir tercümeyle çevrilmiş. Oldum olası bu filmlere neden Türkçe isimler bulurlar diye sinir olurdum. Bu tercüme iyice arttırdı sinir katsayımı ve başladım döşenmeye...Harfler teker teker sıralandı bembeyaz sayfada. Sözcüklere, cümlelere derken uzun uzun söylemlere dönüştü eylemsiz olarak. Filmin konusunu anlatmayacağım ama sadecebir satırını yazacağım, taviye ediyorum yaşlanma korkusu, ölüm korkusu ve yalnızlık korkusu olanlara seyretsinler diye. Tatil tercümesinin saçmalığını da  anlayacaklardır böylece. Film tipik bir Hint felsefesi üzerine kurulmuş. Basitçe diyor ki “ Sonuçta herşey iyi olacaktır, eğer iyi değilse demek ki henüz sona ulaşmamışsındır.” Bende yazamadığım için demek ki henüz sona ulaşmamışım derken işte bugün olan oldu...

“Aklınızda kalanın mı peşine düşersiniz, aklınızı başından alanın mı?”

İşte beni gecenin bu vakti yazmaya sevk eden sözcük dizisi buydu.

Cevabı tabii ki kişisel olacak ama ben kendi tercihimi okur okumaz yaptım!

Aklımda kalanın peşine düşerim.

Neden bu seçenek daha cazip diye kendime sorunca, bunun daha mantığa yakın olduğu fikrine kapıldığımdan olsa gerek. Bir hava burcu olarak ayağı yere basan fikirler, hayaller bana daha uygun.

Aklımı başımdan alanın peşinden gitmek çok maceracı bir durum. Macera tehlikelere açık, dolayısıyle bilinmezlikler fazla, tedirginlik verici, mantıksız ve nokta.

Oysa diğeri bana üç nokta... yani devam ediyor. Aklımda kalan benimle, hayallerimle yürüyor. Hergün canlı, her gün çekici ve her gün yepyeni. Bu düşünceyle aklımda kalanları yazmayı deniyorum. Liste fena değil;

Çok eskilere gittim, ilk aklımda kalan kırmızı bir elbise.

Onunla dolaşmak için neleri vermezdim. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala kırmızım yok. Cesaret edemedim.






Sonra sırt çantasıyla tren seyahati.

Gidecek adam bulamadım. Kimse bu kadar çılgın değildi etrafımda. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala sırt çantam yok. Cesaret edemedim.




Daha sonra başka bir ülkeye yerleşmek.

Yeni bir hayat, yeni bir ümit. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala aynı mahalledeyim. Cesaret edemedim.





En çok istediğim, tüylü kocaman bir köpek.

Nasıl huzurlu ona sarılmak, nasıl karşılıksız sallanır o kuyruk. Ne büyük bir soumluluktur. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala köpeğim yok. Cesaret edemedim.







Ve kalbimi çalan o bakışlar.

Her yerde onu hissetmek. Yan yana olmadığında özlemek. Yana yana olduğunda dokunamamak. Yaşım 40-18gün sonra 41- seçimim yalnızlıktan yana. Cesaret edemedim.







Ve final, anne olmak.

Onu sarıp kollamak, bebek kokusunu yaşı kaç olursa içinde hissetmek. Kendini adamak ve sadece kayıtsız şartsız verebilmenin derin mutluluğunu yaşamak.

Yaşım 40-18gün sonra 41- 12 senedir ANNE’yim. Cesaret edip yaptım! Sonuç nefis, tatmin edici.



Bu durumda dönüp aklımda kalan diğerlerine bakıyorum. Sanırım hepsinin tek tek peşine düşme zamanındayım! Zaten Hıdırelez geldi, kapıda; bahçede de gül ağacı mevcut...Bana müsade, siz okurken ben listemi gömüyor olacağım.