28 Temmuz 2011 Perşembe

İNCİR REÇELİ

Aytaç Ağırlar senaryo ve yönetmen



Sezai Paracıklıoğlu, Melike Güner


Tebrikler…


Film ne yazık ki reyting kurbanı oldu ama bence son derece farklı bir bakış açısıyla yapılmış, değişik bir senaryo. Ne olursa olsun emeğe saygı duyulmalı!




Daha önce de yazmıştım bir şarkı duyar bağlanırsın, bir cümle okur kalırsın seneler öncesi aklına gelir önünde beliririr acıtır, hatta bir dokunurlar anlamazlar anında ağlarsın.

İşte bana incir reçeli öyle oldu.

İçimde reçel kıvamında bir tat bıraktı, hatırladıkça yeme hissini tetikleyen, çok yersen içini bayan kusturan üstüne bir bardak soğuk su içtiren cinsten.

Tek replik,

"Ben ölümden bahsetmiyorum ki, ölümsüz olmak istiyorum"

Birşey yüreğimi acıttı. Ölümsüzlük nasıl olabilir ki...???? İnsanlar laboratuarlara, doktorlara ve araştırmalara milyon dolarlar yatırırken ve bulunamamışken bu basit kız nasıl ölümsüz olacaktı ki?






İşte filmin en çarpıcı sahnesinden replikler;

• Herkes gibi davranarak yaşanan kısa bir ömür… Bana nefes alan hiçbirseyi sevme hakkı vermediler, bende incir reçelini sevdim. İncir reçeli sendin…

• Yapacağın güzel şeyleri düşün, beni unut demiyeceğim çünkü ben seni unutamazdım. Sakın hayata küsme. Ben yaptığın herşeyde yanında olacağım.

• Dışarıda hikayelerini anlatmanı bekleyen binlerce hayat var. Hepsi de benim gibi anlaşılmayı bekliyor. Yaz aşkım hiç durmadan yaz! Birbirlerini anlat onlara. Birbirlerine değerek, dokunarak yaşayabilmenin güzelliklerini anlat. Birbirlerine karışamayan, yaşam savaşı içinde yaşamayı yaşatmayı unuttuklarını anlat. Sevişmeyi anlat onlara. En zor anlarda bile hiç ayrılmamacasına tek vücut olabilmeyi anlat.

• Yalnız yürümek zor, kolayını anlat. Söz veriyorum herşey çok güzel olacak. Ben sana karıştım aşkım. Artık daha güçlüsün. Birgün şöförün aniden camı açabileceğini anlat.

Ölümsüzlük= Tabii ki yazarak. İnsan yazdıkça içindeki her duyguyu ve hücreyi ölümsüzleştiriyor. İnsan işte, öleceğini bilmeden yaşayan varlık herşeyi kendine dert eden, mutluluğu bulmak için tonlarca para saçan, ilaç sektörünü devleştiren insanın tek isteği ölümsüz olmak.

Ünlü bir aktris en verimli yaşında ölmek istediğini söyler psikoloğuna. Hayretle neden diye sorunca , ”Tekrar genç olarak dirilmek için!” der.

Estetiklerle zamanı ötelemeye calışan binlerce varlik var evrende. Ne ilginç bir çoğu sadece başkalarını mutlu etmek için kendilerini yeniliyorlar. Her yaptığımız gibi bu durum da doğa kurallarını hiçe sayıyor.

Amy Winehouse, 27 yaşında tam bir ölümsüz. Kimse onu alkol ve uyusturucuyla anmayacak. Herkes yazdığı ve yorumladığı şarkılarla anacak.
dinlemek isteyenlere...

Yazınca özgürleşiyor insan, kalbindekileri yük gibi taşımaktansa korkmadan uçurumdan atıveriyor. Zorlukları alt edebiliyor, hayatı da dibine kadar acı ve sevgiyle harmanlıyor. Sorguluyor, cevaplarına anlam arıyor. Bulmak için çırpınıyor. Bulamazsa yazmaya devam ediyor.

Blogum adımdan da anlaşılacağı gibi “  Yazmak Keyifli  ”  okuyunca beğeniyorsanız, her birinizin bir duygusunu ölümsüzleştirdiğimdendir. Maharet bende değil okuyanlarda çünkü okuyanın yoksa neye yararsın. Elif Şafak’ın dediği gibi;

“Ben aslında bu yazımı bir kişi için yazdım ama nedense herkes kendini "O" sanıyor...”



20 Temmuz 2011 Çarşamba

KIYMETLİM...

      Pazar haftanın en huzurlu olması beklenen günü. Dolayısiyle bende aldım gazetemi, kahvemi birkaç saat sonra ortalığı kavuran güneşe inat sabah serinliğinin keyfine bakıyorum balkonda. Pazar gazetesini severim, bazen sıra sıra çok güzel konular çıkartır karşınıza, kafanızı kurcalayan, yüreğinize dokunan. Ben de her Pazar sabahı acaba ne bulacağım diye heyecanla çeviririm sayfaları.


Gene buldum işte bir kafa karıştıran satır ve zihnim isyanda!

Yazının başlığında diyor ki; “ Kalbi kapalı kadının rahmide mi kapalıdır?”

Tartışma konusu için sizi aklınızla ve dostlarınızla başbaşa bırakacağım zira benim yazım yazarın son cümlesinden oluştu diyebilirim.

“Herkes kendi karmaşıklığında kendini muayene etmeli…”

Baktım bu cümle bana uydu. Devamına geçenlerde okuduğum bir yazıyı ekledim, kafamdakine cuk oturdu!

          Kimseye çok bağlanmamak lazım, vakti gelince herkes gidecek.

          Yanındayken kıymet bilmek lazım, bir gün herkes geldiği yere dönecek.

          Gereksiz yere kalp kırmamak lazım, ömür dediğin kısa, öyle gelip geçecek.

          Kavgayla geçen zamana yazık, o vakitler geri gelmeyecek.

İnsan bu dörtlüğün üstüne şöyle bir kıpırdanmak istiyor. Eminim hepimizin yanından bir sevdiceğimiz uzaklara gitmiştir.
İnsan olsun, hayvan olsun, çiçek olsun…
Üzülür bu beden her gidişe. Bu gidişten sonra insan nedense daha bir bağlanır yaşama, bakışını, duruşunu yeniler değişim başlar. Kıymetli olur herşey.
Dörtlükler devam eder…

  

        

          Parayı baş tacı etmemek lazım, onurun paranla ölçülmeyecek.

          Tutumlulukla cimriliği karıştırmamak lazım, dostların yoksa o para kimle yenecek?

          Malın mülkün derdine, hayatı kaçırmamak lazım!

          Sahip olduklarını götüremezsin yanında, senden sonra başkaları yiyecek.

Dönüp baktım kalbime, bakalım kıymetlim para mı, yoksa parayı tükettiğim zaman ve dostlar mı? Neyi kazanmak için üzüyorum kendimi?



          En azından bir kere deli gibi aşık olmak lazım, yoksa kalp sevmeyi nasıl öğrenecek?

          Hiç ağlamadıysan bir gidenin ardından, gözlerin ıslanmayı nereden bilecek?

         Güzel anılar biriktirmek lazım, torunların senden ne dinleyecek?

         Bol bol resim çektirmek lazım, yoksa o günler nasıl yad edilecek?

Babannem'in doğum günü
Sanırım en sevdiğim dörtlük bu oldu. Yad edilesi günlere dönmenin hüznü kadar gururu ve keyfi de vardır. Şimdilerde gidiyorum babaannemin kalkamayan 99 senelik tükenmekte olan bedenin yanına ve dinliyorum eskileri bir kaç damla yaşla…

Aşk desen çocukluk, gençlik derler neden ki? İnsan doğduğundan ölümüne kadar aşık olmalı yoksa bu benin nesi kıymetli?



          İnsan dediğinin acı çekmesi lazım, yoksa düşkünün halini nereden bilecek?

          Şöyle okkalı bir tokat patlatmalı hayat suratına; yoksa kim, haddini nasıl bilecek?

         Geçirip tırnaklarını yaşama, sımsıkı tutunmak lazım; dertler nasılsa bir gün geçecek.

         Önemli olan dik durmayı öğrenmektir çünkü birileri seni itecek.

Bu dörtlük beni acıttı ama otuzdan kırka dönünce baktım ki acının da şekli değişmiş, ne de olsa kalbim kıymetli…



          Mutlaka bir şeye inanmak lazım, kim ruhun boşluğunu doldurabilecek?

          İster Tanrı de adına, ister fizik, ister felsefe; en kötü anında seni o inanç ayakta tutabilecek.

          Hepsinden önce insan olduğunu unutmamak lazım!

Uzun zamandır gün batımını kendime hedef almıştım, gün batsada sonra yeniden doğar, karanlıklar hep aydınlık olur diye avutmuşum kendimi.
Bir baktım ki bu günlerde rüzgar en yakın dostum.
Karşısında durulası, sağlam basmak lazım.
Aynı zamanda serbest olmalısın ki uçursun seni yükseklere. Yükseldikçe şeytanlardan kurtulup yeni melekler görebilesin. Her yükselişte kalbim aynı kelimeleri sıralıyor, şükürler olsun!







          Bu dünya yalnız senin değil, başkalarının da yaşam hakkı var.

          Bitkiymiş, hayvanmış, havaymış, denizmiş kucaklamak lazım; gün gelip onlar sana can verecek.

          Bir de şu kalp var ya şu kalp, ona sevmeyi öğretmek lazım!

         Öğretemezsen eğer, bu evren senin üstüne koca bir çarpı koyup geçecek…

Son dörtlük bana en kıymetlimin kalbim olduğunu fısıldıyor.
Onu camdan kavanozlara saklamadan büyütmek lazım, herşeyi sabırla öğrenmesini beklemek lazım. Bir tutam acı, bol bol sevgi koymak lazım. Yalnız kalmasın diye yanına hep birini oturtmak lazım. Çarpı koyulmadan yaşamak için kendini kıymetli saymak lazım!


Yoksa olacaklar O cümlede saklı…
bu resim Ertuğrul Özkök'ün yazısının resmidir.Yazının tamamını okumak isteyenler;
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=18271114&yazarid=10&tarih=2011-07-17

8 Temmuz 2011 Cuma

293KM.

          


              Genç kız elinde cep telefonu, toz toprak içindeki denize paralel yolun kenarına çömelmiş, sert bir üslupla telefonun diğer ucunda erkek arkadaşı olduğu tonlamasından belli şahsı paylıyordu.


“ Gelme sen, gelme tabii! Ne olacak. Ben burada tek başıma kalayım bütün haftasonu, patlayayım sıkıntıdan. Saroz işte ne olsun 18 senedir hiç değişmedi ki!”

Kız cümlenin ilk bölümüne vurgu yaparken, ben cümlenin sonuna takıldım kaldım anlayacağınız.

Burası Güneyli koyu, öylesine bir koy. Bakkalı, çakkalı, manavı, esnafı belli bir sayfiye yeri.

Yazlığa gelenleri belli, lokantasındaki balığın cinsi belli.(Sardalye)

Köylüsü şehire hasret, işi olmayana dert, erkek haline kahvehane bol, kadın kısmına yük çok bir koy burası.

Etrafta oteli bol olmayan, olan oteli de lüks olmayan, kumu taşlık bir koy burası.

Seyyar kitapçısı olan, öğretmenden yazlık büfe işletmesi, birbirine rekabet yaratabilen, teknelerin motoru çalınabilen hırsız bir koy burası. Yurdum insanı iş başında!


Denizi deli soğuk, su içinde balıkları görebileceğin kadar duru, kumlara kendini gömen, yediğinin çöpünü yere atan, midyecisi, simitçisi, mısırcısı olan bu koy da benimde kafama her estiğinde davetsiz gidebileceğim bir ev var.

2 katlı, bahçeli.

Bu ev bir aileye ait. 3 kişilik bir aile. Ama ev asla 3 kşsiyle kalmıyor. Ekmeği, tuzu paylaşmaya her daim sofraya eklenen keyifli dostlarla dolu. Herbiri sezon açılmadan gün kapma yarışında!

Buranın kapısının açılması için şifre basit, ne eşşek yüküyle hediye, ne de övgü dolu sözler.

Sadece ve sadece yüreği sevgi ile dolu olmak, hayattan keyif almayı istemek yeterli. İşte o zaman o demir kapı hemencecik açılır ve buyur edilirsiniz içeriye. Ben, çocuklarım ve kayıplarımla uzun senelerdir o evin misafiriyim.

Genç kızımızın dediği gibi Saroz aynı Saroz belki ama ben her geldiğimde kendime katacak yeni bir şeyler buluyorum.

Burada zaman yok sanki. Açlık tokluk hissini kaybediyor insan. Ayık yada sarhoşsun. İçkiden sarhoş değilsen, düşünce sarhoşusun çünkü her gün batımında tartışacak, konuşacak hatta atışacak bir çok konu var burada.

Buraya gelmeyi seviyorum, soğuk suyun bedenimde yarattığı ürpertiyi, güneşin beni kavurmasını, ayağımı yakan kumları. Sinekleri sevemiyorum ama çaresiz varlar. Batan güneşi izlemeyi, denizle birleşip yok olurken yarattığı karanlıktan korkmayı ama sabaha doğacağını bilmek bana haz veriyor.

Yemeklerin lezzetine, etraftaki gürültü kirliliği eklenince sadece gülebiliyoruz. Mısır 1,5tl, dondurma 1,5tl. Hepsi şehirde bulamadığımız lezette, yapay değil gerçek.

Evde calisan bir teyze var, yaşı bir hayli varmış gibi. Pek kollayanı yok, ev sahibi “Bey” herkese gönlü açık , takmış ona emekli maaşı bağlayacak.

Bu teyze köyde yaşar. Çoluk, çocuk, torun tombalak kimi köyde, kimi şehirde. Çok yalnız, hüzünlü, yavaş yavaş hareket ediyor ama sabırla herşeyin üstesinden geliyor. Köy kadını. Bahçeye özeni ayrı, çiçeklerden bir şaheser yaratmış bu yaz. Evin enerjisi toprağa akmış, biberler, maydonozlar, domatesler, salatalıklar, güllerin kokusu ve renkleri cabası. Bu evden huzur fışkırıyor!













Akşam onu eve bırakırken girdik Başbakanımızın yollarını onarmadığı köye. Arabanın içi toz duman. Yolda eşşek, inek, koyun, kuzu, keçi, koç, tavuk, horoz, hindi, kopek, kedi. Ne ararsan var, öylesine pis, öylesine kendi halinde. Ağaçların yeşili ve ıhlamurun kokusu…





Yavrulayan koyun ve kuzusu...




Komşunun koyunu yeni kuzulamış, oğlanlar şaşkın, bir insan yavrusu görmüşler bugüne kadar. Komşunun hindisini “gulu gulu, kabaramazsın kel fatma, annen güzel sen çirkin” tekerlemesiyle deli eden bir annenin çocukları bunlar. Tekerlemeyi duyan hindi kabarıp sünerken uzaklaşalım diye biçimsiz yaşlı teyze taş attı, hoştt diye. Güldük.

Ağaçlar dut dolmuş, dallar sarkmış. Komşular toplandı ellerinde koca sopa, oğlanlar ürktü. Yok kovalamayacaklar, çarşaf açacaklar düşsün de yiyelim diye. Oğlanlar rahatladı, şehirde pinyataya vurdukları gibi patlattılar ağacın sert dallarına. Yüzlerindeki gülümseme çarşafın ucundan tuttuğum için ne yazık ki objektiflere yansımadı ama hemen arkasından oğlumun söylediği cümle kalıcı oldu. Ağaçtan olunca tadı başka oluyormuş, anne ya!Pazardakiler ekşiydi.

Sevgi dolu yüreklerini de torbalara doldurup dutları bize verdiler.





Taşlar boyandı, kabuklardan rüzgar gülleri yapıldı, şaraplar, rakılar içilip kahkahalar yankılandı boşlukta. Kendi pişirdikleri makarnaların lezzetiyle, gülümseme gün boyu onlarla beraberdi.



Evin sahibi BEY'in yaratıcı gücünün son noktası...

Kumdan kalemiz!



makarna öncesi...


makarna sonrası...






çılgın gün batımı


Bu Saroz’da böyle sona erdi!
İnanırsan bir yerin kalbine huzur verdiğine, yağmur, çamur dinlemez gidersin 293km.

Seneye görüşmek üzere…




NOT1; Ev sahibi eşsiz dostlarıma teşekkürler...

NOT2; Resimlerin çoğu Meir'in  bütün sene çalışmalarının karşılığında Dedesinin aldığı Olympus marka fotograf makinasıyla çekilmiştir. Eytan'ın " üstün başarısı" adına alınan makina henüz eline ulaşmadığından bir sonraki blog yazısının resimleri kendisine rezerve edilmiştir.DUYURULUR!

29 Haziran 2011 Çarşamba

REFLECTIONS !



            Geçenlerde çocuklarla Kungfu Panda-2 adlı filmi seyrettim. Uzak ülkede geçen şişko Panda PO’nun geçmişine bakıp, gizemli kökenlerinin sırlarını çözmesini konu alıyor film. Birde PO’nun başarılı olabilmesi için, içindeki gücü açığa çıkarabilecek iç huzuru yakalama yöntemini öğrenmesi gerekiyor. Hocası Şifu ona iç huzuru, bir damla su gibi ellerinde döndürüp onu ait olduğu yere ulaştırmasıyla oluşabileceğini öğütlüyor.


Ben de iç huzurum olan o minicik su damlasını ait olduğu yere ulaştırmak adına 14saatlik bir yolculuğa çıktım. 15 senedir kendisiyle, başbaşa gitmedigimiz onca seneye inat Memo ile kaçtık uzak bir diyara. Burası ancak arayanın bulacağı türden bir yer. Nihal’de arayıp bulmuş, gitmiş gezmiş, blogunda yazmış, bizede arkasından yollara düşmek kaldı.

Otobüsten inince bizi, Fethiyenin yoğun sıcağı karşıladı. Kabak koyuna gitmek üzere binmemiz gereken minibüsü beklemek üzere otobüs durağına gittik.


İlk şok orada başladı. Türk olduğu halinden belli olmayan her tarafı dövmeli, keçi sakallı ve garip tipli genç adam, kamp çantası ve sarma sigarasıyla orada öylece duruyordu!

Kampçı, maceracı ve hayatı iplememek ya da ismini bile bilmediğim adamın dediği gibi belki de hayatı çok severek, bir kamp çantası, alet edevat, hiking boots ve Musa Peygamberin sopasına benzer bir sopa ile 3 ay yasayacakmış.

Birlikte sohpet ederek Kabak koyuna vardık.O, bir önceki koyda indi biz de son durakta.

Durağın adı son durak ama aslında maceranın ve iç huzurun ilk durağı.

Dut ağacına saldırdıp, söğüşledik.


Tertemiz, tuvalet kağıdı bile olan suyu gürül gürül akan tuvalette ihtiyaç molası ardından 4 çeker kırmızı bir arabayla bayır aşağı, tıngır mıngır değil dangır dungur indik. OFF Road yaptın mı derlerse öteki tarafta cevabım evet olack cinsten bir yol. Keskin virajlı, iniş neyse de çıkış nasıl olacak diye düşünmeden edemeyeceğimiz darlıkta bir keçi yoluna harika deniz, dağ ve kumsal manzarası eşlik ediyor. Yol boyunca derin reçine ve kozalak kokusu takipte.






Ve Reflections kapısındayız!


Buranın hikayesini okumak isteyenler web sitesine yada Nihal’in bloguna lütfen!
http://www.nihalharmanli.blogspot.com/
http://www.reflectionscamp.com/

Akıllara durgunluk isteyen bu yerin kapısında durup kalıyoruz! Rengarenk tabela ve begonvillerin tahrik edici pembesi.T-Shirt’ümle aynı renk. Doğa işte, her zaman insana ilham kaynağı. İsmi gibi bir yer olan bu kampın hayatıma yansımasını okuyacaksınız. 2,5günlük yansımadan sayfama karalananlar. Aslında tarife az bile ama okuyucuyu sıkmamak gerek, ayrıca bazılarıda bana kalsın değil mi, gizemli olur!



Day 1

Soğuk Sprite, elma suyu ve Chris’ten sıcacık bir hoşgeldin. Yer sizi büyüler, ışık, ortam, dekorasyon...Çok çalışan var gibi ama tam emin değiliz. Zaman içinde anlarız nasıl olsa. İlk fotograf çekimi gölgelerin merkezindeki delik! İnsanin anasından doğduğu ana dönüş ve kendi olma hali.




5-10 güzel kare ve içecekleri lüpleyip Seçkin’in yardımıyla kalacağımız yere gidiyoruz. Herşey büyüleyici. Doğal vee öylesine...












Odamızınn adı “Kuytu” önü kuytu bir yere baktığınndan, 3 tarafı kapalı, bir tarafı açık, açıklığa bakan hamak!
Hic beklemiyorsunuz ama içeride ışık ve elektrik prizi var.


Odaya çantaları bırakıp banyoya doğru yürüyoruz Seçkin’le. Geçtiğimiz yer muz ağaçlarından oluşuyor. Yolun bittiği yerde beyaz brandayla sarılı bir odacık. Aman diyorsun banyo burası mı, Şok! Ama emin olun dışarıda yaşadığınız şok içeride yaşayacağınızın yanında az bile kalıyor. Sizi içeride bekleyen manzara büyüleyici. İtiraf ederim ki hiç bu kadar keyifli bir yerde yıkanmadım.
Derken orman yolundan deniz kenarına iniş tarifiyle Seçkin’in görevi son buluyor. Tekrar ihtiyacımız olursa buralarda olduğunu söyleyip, bizi öylece yolun ortasında bırakıyor.

Odaya gittik, soyunduk, nedense biri bizi gözetliyor olabilir mi diye hiç düşünmeden sıcaktan sırılsıklam olmuş pembe t-shirt ve uzun paça eşofmandan kurtulup hafif birşeyler giyip orman yolundan aşağıya saldık kendimizi.
Tabii ki yolda gülüşmelere sebep olacak şeylerde yaşadık...





Son durak denizin turkuazı.




Bambulardan oluşmuş gölgenin altındaki insan yığının içindeki bir havlu boyu gölgeye sığdık. Yok, yok bu kadar dipdibe de durulmaz ki. Kimdir neyin nesidir? Gibi düşüncelerin hiçbiri oluşmadı zihnimizde. Havlumuzu serdik, soyunduk ve doğruca senenin ilk tuzlu suyuna teslim ettik bedenlerimizi. Suyun sıcaklığı mükemmel di, hiç ürperti olmadı! Suda bizi bekleyen bir süpriz vardı. Denize atılmış yada kesilip doğranmaktan kurtulmuş bir domates. Biz de eğlendik onu kendimize top yaptık, attık, tuttuk kahkahalar heryerden duyuldu, size gelmedi mi?

Arada Turkcell tebrikler çekim gücü 4/4lük ama sadece bende. Benden duymuş olma ama Melis seni tüketici haklarına şikayet edecek zira o 2 gün boyunca Yünanistan bandralı konuştu. Öğlen olmuş, geçmiş bile. Hayret benim öğlen yemek krizim tutmadı!? Çantada kek, bisküvi otlandık oldu bitti. Ha bide ortalıkta derin bir sessizlik, tek duyulan suyun karaya vuruşu, nerde onca insan istifi arasındaki gürültü. Yok! Kabak koyunda gürültü kirliliğinden eser yok. Gün batıyor, biz harika kareler çektik. Artık kampa tırmanma zamanı, daha lüks olan Sea Valley kampının içinden geçtik, suyun akıllara zarar fiyata satıldığı uyuz marketçiden suları alıp yukarıya doğru meyil ettik. Önümüzden önce horoz, ardından tavuk ve derken civciv silsilesi geçti. Gülduk... Soluk soluğa tırmanıp kampa ulaştık. Gene aynı duygu kapıda bizi sardı... Odaya girdik, peştemal ve banyo çantası ile banyonun yolunu tuttuk.



Bu sefer büyük banyo sırası beklemeyip, küçük banyonun manzarasında, sıcacık suyla yıkanıp giyinip, yemek yemek için ana girişe yöneldik.

Bu akşam ki yemeğin adı “AÇLIK” ama bana değil etobur Melise...


Hava hala aydınlık, yaz işte, upuzun günler…Hafiften kararmaya yüz tutunca, mumlar ve meydandaki ateşten yansıyan iç huzur tarifsiz. Melis eline aldığı net bookla işten ve Cola satışından kafasını kaldıramazken, bendeniz derin karanlıkta oluşmaya başlayan yıldızlarla flört etmeye başlamıştım. Aklıma ilk gelen, feneri odada unutmuş olmamızdan dolayı, zifiri karanlıkta yolumuzu nasıl bulacağımız olsa da elimin altında sert kahvem günün ilk kahvesi olma özelliğiyle pek bir lezzetli olduğundan, endişenin yerini haza bıraktım.

 Aklımdan çok şey geçiyor ama oldukça yorgun olduğumdan, hafiften göz kapaklarımın oyununa yenik düşüp gidivermişim.
Rüyam da aynen olduğum yerdeydim. Olmak istediğim tek yer olarak su damlasını elimde dolandırdığımı gördüm.


Nihayet yatma vakti, odaya döndük, cibinlik altı, bataniye ve uyku...Zihnimin bana oynamaya calıştığı korkuların hepsine kalbimin ferahlığıyla cevap verip güne noktayı koydum.

Day 2

Hahaha cibinlik altı fotograflarıyla başladık güne.




Bu resimi çekmek için bütün odayı toplayıp ilk anki haline getirdik!Odayı ne kadar dağıttığımızı size anlatamam, ne yazık ki dağınık halinin resmi yok:)
 Diş fırçalamak için muz ağaçlarından geçip büyük banyonun boş olması için Deksha… Ve sonuç ortada.
Burasıyla ilgili hiç bir şey yazmıyorum, yorumsuz.Resimlere bakın. Yorum sizlere ait!





Sabah kahvaltısı süper, az öz ve gözünü sevdiğim Türk kahvaltısı. Yerde tahtalar var üstünde taze sıkılmış portakal suyumuzu isteyin yazıyor. Melis kalktı almaya gitti, bende yerdeki diğer notları okudum.


Kahvaltı biter, plan trekking şelaleye 75dk, gittik mi? Hayır. Yağlı ve yorgun vücutlar dinlence çığlıkları atarken ne şelalesi. Kampın içindeki hoş yerlerde fotograf kareleme daha cazip ve işte yansıyanlar.

Kendi kendimiz çekme oyununda tahmini 10tane resim var, her biri birbirinden komik!








Burası MUTFAK!

Derken aklıma eskiden yapmaktan hoşlandığımız “I was here” yazısı yazma oyunumuz geldi. Eeee 15 senedir bunu yapmamışız kim tutar bizi. Seçkin’e taş boyamak icin boya soruyoruz, ilerideki masada oturan kıvırcık saçlı adamı işaret ediyor. Adam oralı değil, taş boyayacaz nerde boya bulunur size sormamızı söylediler gibi hiçte buraya yakışmayan bir sizli- bizli muhabetten yukarılarda bir yerde boyaların olduğunu öğrenip tırmanıyoruz. 75dk şelale trekingi yerine 2dk’lık tırmanış yeterli geliyor bize.
Boyaların oraya vardığımızda gördüğümüz manzara şoke edici, azıcık rahatsız edici bir o kadar da ilginçti. Bir çember, etrafı taşla çevrilmiş. Taşların üstünde burçlardan semboller çizilmeye başlamış ama belli bitmemiş daha. Ortada bir boynuz. Tam kizilderili - Şaman arası bir noktadayız. Etraf çorak, dağ, tepe. Hemen zihin deli bir fikir üretiyor, hani gece burada kurban ve kan içme ritueli mi uygulanıyor acaba???? Ha haha . Aklıma ilk gelen 12 kabile. Görüntü ona benziyor. 12 kabileyi merak edenler buyrun okuyun!
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kay%C4%B1p_On_Kabile




Taşımızı seçiyoruz. Boyama başlıyor. Tenekelerin kapaklarini açmak zor olsa da azmin gücü ,ispatı neticede gizli. Kurusun diye öylesine kampın girişine bırakıyoruz. Yanımıza alma gibi bir niyetimiz yok, Chris isterse tutsun, isterse atsın hiç önemli değil ama biz 06/2011 tarihinde Reflections Camp'taydık.






Eğlence bitti eller kollar, üst baş her taraf boya, büyülü banyoda el yıkadık ve istikamet deniz kenarı.Yoldan aşağıya makinamıza yansıyan görüntüler.





 Öğlen yemeği planım yok! İlginç, dermisin buradan zayıflamış dönmek gibi bir niyette bulunmuşum da haberim yok. Denizde benim gibi kabarmış bugün. Dalgalar diz boyu, akşam üstüne doğru adam boyu oldular. Arkamızda rasta saçlı genç çocuk, nereli olduğunu anlayamadığımız Hint’li görünüşlü kız arkadaşıyla gitar çalıp bir şeyler örüyorlar. Ah! diyorum içimden, bu çocuğunda bir anası var, onun da çocuğu için hayalleri var ama gel gör ki çocuk rasta saçlı, elinde gitar bir hiçlikte "herşey" haliyle salınıyor. Derken balık istifi halimizde dünkü kampçı çocuğu görüyoruz. Yanında rasta saçlı bir kiz! Aman Allahım, bu gençliğin durumu nedir?diye şehir stresi sarıyor benliğimi ama tüm düşüncelerimi kovalayıp, lüks kampta patates tava yemeğe karar veriyoruz.

Kum üstünde eğlenceli şekiller yapıp gülmeye bahane arıyoruz. Gökyüzü hala mavi ama saat yukarı tırmanma zamanı...Hadi bakalım uyuz marketten su ve tırmanış.





Kampçının hayatı, havlu-sandalet-çanta!

Bu sefer büyük banyo da yıkanma şansımız var, mudavemeli hamak keyfi arasında yıkanıp geliyoruz.




Meydanda ateş mükemmel.


 Meşhur köpişte ortaya çıktı.

Yemek için güzel bir köşe bulundu ve menu  Melis’e gene AÇLIK.
Bezelye çorbası, bulgur, çoban salata, humus, karpuz.

Bir kadeh kırmızı şarap, fonda çingene melodileri uçuyor. Ruhum huzurla dolu. Gök zifiri ve yıldızlar adeta beni sessizliğe gömüyor. Radyodaki showda  DJ soruyor arayanlara, hayattaki en büyük korkunuz nedir? diye ve benden cevap "konuşamamak". Ama gel gör ki bu koca evrende, parlak bunca ismi belirsiz yıldız altındayken ne söylenebilir ki, sessizlik ve kalemim devrede. Ortaya bir şiir çıkıverdi.


Güneşin sıcak yansıması,
Kumlardaki  küçük karıncalar,
Ayağımı acıtan taşlar,
Hepiniz mi beni mutlu etmek için burdasınız?
Ağaçtaki kırmızı dut,
Koca yapraklı muz ağacı,
Avludaki begonvil,
Hepiniz mi beni mutlu etmek için burdasınız?
Gökteki yıldızlar,
Havada uçuşan böcekler,
Kadehimdeki kırmızı,
Hepiniz mi beni mutlu etmek için burdasınız?
Ya da BEN sadece mutlu olmak için
Sebep mi arıyorum dersiniz...




Bir o döşekte yat, bir bu döşekte. Tam miskinlik hali! Sanki su damlası heryeri dolanmış son yolculuğuna hazırlanıyor. Bu sefer fener yanımızda:) Burası o kadar kendi halinde bir yer ki kapısı olmayan oda da herşey her yerde ve içimizde azıcık dahi olsa hırsızlık fikrinin zerresi yok.

Bir grup genç Chris’le kıkırdıyor, müzikler harika. Gündüz deniz kenarında tanışan gençler, kızları bulmak için gelmişler, bir köşede gülüşüyorlar.Ben ise sessizliğe gömülmüşüm, yatmak istiyorum sadece. Cibinlik altı ve derin huzur! Birden tatlı bir gitar sesinde The Cranberries Zombie. Wowww ne ses ama, ardından gelen melodi benim hem gözlerimi, hemde kalbimi alev alev yaktı. Saat 12.03 ve ALP'imin doğumgünü. Çalan ise benden ona armağan;” Bu Kalp Seni Unutur mu?”

Happy birthday cancağızım...



Day 2,5

Uyandığımda saatin 8 olduğunu tahmin ettim ama 9.30muş. Woow hemen fırladım yataktan zira gün kısa, denizden yararlanmak için vakit az. Koştura koştura diş fırçala, giyin, kahvaltı et, hadi denize derken aklıma oğlanlar için boyamam gereken taşlar geliyor. Akşam birisinin Kizilderili Efsanleri adlı kitabın kapağındaki görsele bayıldım ve onu çizmeye karar verdim.

Gene çıktık ritüelik çemberin oraya ve birde baktık ki boyalarınve çemberin hakimi genç adam orada taşları boyuyor. Sorduk buranın ne olduğunu. Açıklama ilginç “Meditasyon çemberi” Doğu, batı, kuzey güney. Herbirine özel anlam yüklenmiş sembollü taşlar. Peki de ne için bu? Genç adam her kampta vardır dedi şifa çemberi dedi. Birden koyu bir senli benli, kavramlar, Tanrı-yaradan , sevgi, acı ve mutluluk sohpeti yaparken bulduk kendimizi, meğerse tahtalara adı yazılı, "Private Therapies ask for David" bu şahısmış!
Süper Türkçesiyle nasıl bir David olunur?
Burası Reflections yansımalar farklı. David’in sitesini merak edenlere...
http://lovepeaceandharmony.ning.com/

Boyama işi sonucu;


Bu resim evin balkonunda çekildi, orada saksı filan yok!
ama bu 2 taştanda öteye gidip David’le benim ortak ürünüm olan yeni bir taşa dönüşüyor.(Laf aramızda o sadece sol alt köşedeki sarı ve beyaz benekleri yaptı ama büyüklük bende kalsın ortak ettim kendime; anlamını sormayı akıl edemedim???)

Gidip taşı kendi burcumun simgesi olan taşın yanına bıraktım.Belkide yeni bir ritule sebep olmuşumdur kimbilir...


Deniz bekler, bayır aşağı ve turkuaz güzellikle kucaklaşma, serin dalgasız sulara varmadan yapılması planlanan bir iş var! Yukarıdan bir tea light mum aldım inerken deniz kenarına, Melis’in garip bakışları altında dökülmüş begonvillerle attım çantaya. Yol üsütünden bir dilek kurdeleside eklendi planıma. Dalgasız kaya üstüne doğru yürüyüş, mum yakmak icin bulunamayan çakmak, rüzgara teslim olan alev, kaybolan kurdele, birden büyüyen dalgalar ama durmak yok!
Alp’ime doğumgünü mumu, suya bıraktım, ardından begonviller ve derken kalbimin sesi...evet evet zihnim değil bu farkını bilirim ben, kalpten olunca yumuşacık olur. Ses fısıldadı,
'Özgürsün Stell”




İşte Reflections’tan bana yansıyan iç huzur.

Damlam toprağa vardı.

Sükürler olsun!

Hepinize şiddetle tavsiye etmek istediğim bir yer. İnsan zihni, insan eli yapmış ama içerisi enerji kaynıyor.

Hazırsanız alın bilet, yallah Kabak koyuna. Arkadaş aramaya gerek yok ama illada biri olsun derseniz bana alo deyin yeter!