28 Temmuz 2014 Pazartesi

Cennetten gelen talimatla tanıştılar!







Her şey Kanserle Dans sitesinde aynı hastalıktan eşimi kaybettiğimi öğrendiğinde başladı. Facebook mesaj kutuma "Sizinde eşiniz akciğer kanseriymiş, süreç nasıldı?" diye gelen bir mesajla başladı. Ben bu konuda destek isteyen herkese destek olurum ama nedense bu mesajı görmem çok uzun zaman aldı. Mesajı gördüğüm gün "Aşkım seni özlüyorum, her gün daha fazla özleyeceğim..." gibisinden bir paylaşım okudum sayfasında ve anladım ki ben mesaja cevap yazana kadar o çokan sürecin sonuna gelmiş. 
Biz böylelerine kaderdaş diyoruz. Kişiler farklı ama olaylar aynı olunca kullanıyoruz bu tabiri. Bizimkide böyle başladı.
Tanımıyoruz ama hissediyoruz. Ben ona başsağlığı ve sabır diliyorum, hiç cevap almıyorum ama bir şekilde arkadaş tekliflerimizi karşılıklı faceten kabul ediyoruz. Ben onu Pencere’nin sayfasına ekliyorum. Herşey orada öylece duruyor. O Kanserle Dans’a sadece bir kaç gün takılıyor ve sonra siteden çıkıyor ama ben ne çıktığını biliyorum nede beni takip edip etmediğini.
Ona yazıyorum sebepsizce, "Kanserle Dans terapisi var Cuma Lape’de, gel. Hem Esra ile tanışırsın hem de biz kaderdaş olarak bir birimizi tanırız," 
Ben terapiye geç geliyorum, o bana faceten geldim diye mesaj yazıyor ben hiç görmüyorum ayrıca tipinide iyi hatırlamıyorum. Çember salonda profesör konuşuyor 40’a yakın kişi var ben sadece birine bakıyorum, kesin bu odur diyorum hatırımda kalan face profiliyle. Seans bitiyor, biri ayağa kalkıyor, evet evet tahminim doğru oymuş, ne yapamak lazım ki, yanına gidiyorum ve birden bire sarılıyoruz sıkı sıkı...

Tanışmıyoruz, kimiz bilmiyoruz ama enerji öylesine yoğun ki tanışmışız gibiyiz. Hata 40 yıllık dost gibi. Şişli’de salak bir sokak kafesinde kahve içiyoruz, ben yemek yiyorum, acıkmışım çok ve bana yemeğimi ödemeyi teklif ediyor ama sonuçta fazlasını yiyen benim diye ben ödemek istiyorum. Bir türlü karar veremiyoruz ve biraz o biraz ben hesabı ödüyoruz. Konuşmaktan tüyü kalmamış dilimiz havanın sıcağından dışarıda, en kısa zamanda buluşup daha çok konuşalım diye ayrılıyoruz. Öylesine karşılaşıyoruz ve öylesine herkes kendi yoluna. Tek bir beklenti, tek bir söz yok.

Derken bir akşamüstü bir post görüyorum facete, Kanada’ya yerleşecek köpeği Budy’i vermek istiyor. İşte diyorum, tekrar karşılaştık. Faceten yazıyorum, cevap yazıyor ama köpek bana yar olmuyor,şartlar uymuyor,  teyzeye gidiyor. Teşekkür ediyoruz destek için birbirimize ve gene herkes kendi yoluna gidiyor. Öylesine.


Derken bir sabaha karşı faceten bir mesaj geliyor, “Sen ne zaman aşık olmuştun? Ben çok fena aşık oldum. Kötümüyüm ben?” diye. Sabahın 8’inde bu mesaja “ Saçmalama....” diye cevap yazıyorum ve o an itibariyle bir ruh eşim oluyor.
Hiç hesapsızca böyle bir soruyu, bu kadar özeline kadar bana açan bu insana bende içimi açıyorum, yazışıyoruz, saatlerce iki aşık gibi içimizi boşaltıyoruz, biraz gözyaşı döküyoruz, biraz gülüyoruz, birbirimize küfür ediyoruz, sonra da kızmadın umarım diyoruz. Dostlarımızı biribirimizle tanıştırmak istiyoruz, bir kaç saat içinde bütün hayatımızı yazıyoruz. Korkmadan, çekinmeden, belki de kimselere diyemediklerimizi aptal bir mesaj kutusuna yazıyoruz ama aslında tam karşımızdakinin kalbine yazıyoruz her satırı. En derinde kalan duyguları sıralıyoruz, sorguluyoruz hareketlerimizi, farklı olduğumuzun farkına varıyoruz. Aşkla hayata tutunduğumuz konusunda hem fikir oluyoruz. Aşkın başkasına değil kendimize olan aşk olduğu fikrinde karar kılıyoruz ama başkalarına da aşk duyduğumuzu teyid ediyoruz. Birbirimize kalpten şekiller gönderiyoruz. Yüreğimizi pır pır eden olayları sıralıyoruz. Geride bıraktıklarımızı unutmadığımızı ama hayat yolunda yürümeyi seçtiğimizi söylüyoruz. Karalar bağlamadan, kurban olmadan, yeni bir yaşam çizdiğimizi ve hedeflerimizi yazıyoruz. 

Çocuklarımız olduğu için şükür ediyoruz, onların iyi, şanslı  hayatları olsun diye temennide bulunuyoruz. Onların içinde bulundukları boktan duruma üzülmüyor, tersine bunun onların hayatındaki önemli bir basamak olacağı fikrinde buluşuyoruz. Ayakları üzerinde duran akıllı kadınlar olduğumuzu bir kez daha teyid ediyoruz karşılıklı. Gazze-İsrael savaşına hiç değinmiyoruz. Farklılıklarımızın bu olmadığının bilincindeyiz. 

Öyle iyi anlaşıyoruz görüşmeden ki bunun tek bir tanımı olabilir diyoruz. Yukarıda cennette Alp ve Tahsin buluşup “ Abi hadi bizimkileri bir karşılaştıralım da bizim gibi onlarda eğlensinler,”demiş olacağı fikrine kapılıyoruz.
Yani biz Zeyneple cennetten gelen bir talimatla karşılaştık. 

Tesadüf yoktur. Bakış açınız ve baktığınız yön değişince hayatınıza bir çok yeni ve keyifli insan katılıyor. Nereden, nasıl, ne zaman geldiğini anlayamayacağınız bir düzenin içindeyiz. Bana asla olmaz demeyin, sadece bakış açınızı değiştirin bakın neler neler oluyor. Sonra bana da yazın ki yeni kitabıma malzeme olsun....

İyi karşılaşmalar sizlere de...

14 Haziran 2014 Cumartesi

YAPICI İÇ SES




Zaman blog yazısı zamanıdır.
Yaz nihayet gelmişken yazlık bir yazı yazamadığım için üzgünüm:( 
Bir sonrakin de yazacağım, söz...

Facebook'a günde bir iki kere vakit ayırıp güzel paylaşımları, bana katkısı olacak yazıları okurum, etkilendiklerimi de beni takip edenlerle, kendi yorumumu ekleyerek paylaşmayı seviyorum. Bu bazen bir fotograf, bazen bir şiir yada hikaye olabiliyor. Videolari seyretmeye vaktim olmadigindan, cok az video paylastığımıda fark ettim.
Plansız bir iş toplantısına İstanbul trafiğinin açık olması sayesinde erken varıp, mail kutumdaki okunmamış e-mailleri okumak yerine, sakinleşmek icin Facebookta biraz gezinirken hiçte tesadüf olmayan, çokta güzel bir yazıyla karşılaştım.

Doç. Dr. Şafak Nakajima'nin “Yaşamımız boyunca en çok kimle konuşuruz, hiç düşündünüz mü?” adlı yazısı...
Yazı gece-gündüz ruh haline aldırmadan karşımızdakiyle yaptığımız bir sohpeti anlatıyor ama karşımızdaki herhangi biri degil, O, Kendimiz!


Bazen sakinleştirdiğimiz: ''Telaşlanma! Sakin ol! Bu günkü sunumunu başarıyla yapacaksın!''
Kimi zaman tavsiyede bulunduğumuz: ''Daha sade giyinmelisin! Koyu renkler seç; aşırı dikkat çekici olma!''
Nadiren de kutladığımız: ''Bravo! Bak herkes sana nasıl da hayran kaldı! Şahanesin!''
Ne yazık ki, bu konuşmalarımızda en sık rastlanan tema, eleştiridir: ''Berbat görünüyorsun!  Senden bir şey olmaz! Herkes seninle dalga geçecek!''

Işte tam da bu cümleden sonra bloga yazma kararı aldım çünkü çok keyifle bitirilen bir günün sonunda mutlu olarak oradan ayrılmışken, yastığa kafamı koyduğumda başlayan ölümcül eleştirilerle kendimi ne kadar hırpalayıp, mutsuzlaştırdığımı fark ettim.


Kendimizle sohbetin eleştiri dozu, çoğumuzun kaldıramayacağı kadar yüksektir.
Konuşma sürdükçe içimizde kaygı ve korku, utanç ve suçluluk duyguları doğmaya başlar.
Ve söylenenler, bizi motive etmek yerine, hayattan zevk alamaz hale getirir. Özgüvenimizi yerle bir eder. İyi olan hiçbir şeye hakkımız olmadığına inanmaya başlarız.





Safak hn yazısında eleştirilerin iç seslerle oluştuğunu yazmış. Bu bana Pencere adlı kitabımdaki sesi hatırlattı. Bir kaç çesit sese de dikkat çekmiş.

• Mükemmeliyetçi iç ses:
Gerçekleştirilmesi imkânsız düzeyde bir kusursuzluk ölçüsü. 
Bu ölçü çoğu kez, önemli bulduğumuz başkaları tarafından belirlenmiştir. Her şeyi hiç kusursuz yapmamızı ister ve yapamadığımız zamanlarda, eleştirinin dozunu arttırır. Hoşgörüsüz ve yıkıcıdır. Bizi daha iyi olmaya yönlendirmeye çalışır ama  giderek bir şey yapmaya korkar oluruz.


Suçluluk hissettiren iç ses:
Çoğu kez geçmişte yaptığımız davranışları, kurduğumuz ilişkileri ve seçimlerimizi, aile ve toplumun değerleriyle yargılar. Acımasız yargısıyla bizde, suçluluk duygusu ve utanç yaratır.

• Yıkıcı iç ses:
İnsan olarak değerimizi hedef alır. Bize varoluşumuzu sorgulatır. Yaşamaya bile hakkımız olmadığını hissettirir. Kaynağı çocukluk ve ilk gençlik yıllarındadır. Sevilmemiş, değer verilmemiş ve onaylanmamış bireyler, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde, bu kötü deneyimleri bilinç dışı yollardan iç ses haline getirir, kendilerini sevmez, onaylamaz, yaşamaya layık görmez ve "yok olmak" isterler.

Cesaret kırıcı iç ses:
Toplumun belirlediği sınırların ötesine geçmeye kalkıştığımızda, bu iç ses bizi geri çeker. Başaramayacağımızı, toplumun bizi reddedeceğini, her şeyi riske atacağımızı kulağımıza fısıldayarak. Bu ses, başkaldıran, yeni ufuklar arayan, yaşamı keşfetmek isteyen özgür ruhumuzu hedef alır.
Onu parçalamayı, yavaş yavaş öldürmeyi amaçlar.

Safak hn y
ıkıcı iç seslerimizle nasıl başedeceğimiz sorusunu soracağımızı bildiğinden, bir de kurtulma
formülü yazmış.

Kurtulma formülü ilk adım:
Başa çıkmada ilk yapmamız gereken şey, onları fark etmek. Onlardan etkileniyor, hayatlarımızı berbat etmelerine izin veriyoruz ama onları yeterince iyi tanımıyoruz.

Kurtulma formülü ikinci adım:
Sizi üzen, yoran, hayattan bezdiren iç seslerimizi tanimaktan geciyor. Onları biz kendimiz yaratıyoruz.  unutmamak lazim!
O seslerin her birinin bir amacı ve kendilerine özgü ajandaları var. Bağımsızlar.İster dikkate alın, ister dinlemeyin.
Size söylediklerinin işinize yaradığı fikrindeyseniz dinleyin ama  mantıklı olup olmadığını sorgulayın!

Kurtulma formülü üçüncü adım:
Bir kâğıdı ortadan bir çizgiyle ikiye bölüp, bir tarafına iç sesinizin söylediklerini tek tek yazın!
Söylenen doğru mu, bu günün değerlerini yansıtıyor mu yoksa geçmişe mi takılı kalmış, özgürlüğünüzü, gelişiminizi engelliyor mu?
Bu soruların cevaplarını iyice irdeleyin!
Ve çizginin diğer tarafına da, o söylemlere karşı düşünerek ve araştırarak geliştirdiğiniz kendi tezlerinizi yazın!
Onlardan öğrenebileceğiniz şeyleri öğrenin ve: ''Artık sus! Sana ihtiyacım yok! Kendim için en doğru olanın ne olduğunu biliyorum!'' diyerek onları susturun!

Kurtulma formülü dördüncü adım:
İçinizin kuytu odalarından birine gizlenmiş olan, ''yapıcı'' iç sesinizi bulup çıkarın!
Sevgi, şefkat dolu, size değer veren, yıkıcı etkilerden koruyan, hatalarınızı fark etmenize ve düzeltmenize yardımcı olan, cesaretlendiren,yaralarınızı saran, akılcı yollar gösteren iç sesinizi, kalbinizin ortasına yerleştirin!
Ve kulağınızı ondan ayırmayın! diyerek noktalamis yazısını.

Hemen aldim elime kalem kagit, aynı yukarıda verilen yöntemle kendi kurtulma planımı yazdım.
...
...
...

Yeni hikayemde bu yazıdan faydalanacağım kesin, zira yapıcı iç sesini duyabilen insanın mutlu olduğunu, hayattan keyif aldığını,  yıkıcı iç seslerle dolu egonun da insanı küçültüp yerle bir ettiğini yazmayı deniyorum. Dilerim yapıcı iç sesim bana ihtiyacım olan desteği verecek ve bende en kısa zamanda yeni kitabımla kütüphanelerinizde olacağım. 

Sizlere de yapıcı iç sesinizi keşfetme imkanı sağlayacak dialoglar dilerim.
İyi yazlar...





16 Mayıs 2014 Cuma

Bu SON olsun! #SOMA



Her yer karardı mı benim yazmam gelir. Gerçi ben hep yazarım ama kara günlerde daha çok yazarım. Durmaz kalem, durmaz yürek, zihin. Akar gözlerden yaşlar mutsuzluk ülkesine. Çağlayan olur her şeyi önüne katar gider.

SOMA ne ilk ne de sondur bu ülkede. Sosyal medya bu kadar güçlü değilken, olanlara kulaklarımız daha kapalı yaşarken olan binlercesini duymadık, okumadık, yorum yapmadık. Şimdi, teknolojinin gücüne, geçtiğimiz anlarda olanlardan dolayı oluşan deli öfkemiz eklenince, isyanımız çok daha büyük oldu. 19 Mayıs törenleri de bu sene bu yüzden haklı olarak iptal olunca, nedense daha da sinirlerimiz bozuldu sanki. An itibariyle 284 can karanlıklarda bir yerlerde can verdi. Yazarken bile midemde oluşan asit miktarı tarifsiz. 
Ne kolay ölmek bu ülkede. Kader deyip geçmek. Sonunda -Lİ olunca ağlamak ve -Lİ olmayınca olağan bunlar diye meydanlarda konuşma yapmak. 

SOMA’da olanları seyrediyorum televizyonda, gazetelerde okuyorum. Acıyı insanların yüzünde yakalayanların fotograflarına bakıyorum. Isyan ediyorum, ihmalkarsızlıklara, insanların üç kuruşa çalıştırılmasına, geride kalan dağılmış ailelere, haksız yere ölmüş bedenlere… Neden doğru şartlarda doğru işler yapamıyoruz? Neden denetlenmiş denilen bir firmada çocuk buluyoruz? Neden trafoda olduğu bildirilen yangın hemen söndürülemiyor? Neden insanlara güvenli odalar yeterli sayıda sağlanamıyor? Neden hep bir yerden kaçak işler peşindeyiz? Neden? Neden? diye  akıyor damlalar. Onları simsiyah yüzlerle orada görürken, kendi yüzümün beyazlığından utanç duyma hissiyle dolmuşken, onlar orada acı içinde acaba ölü mü yaşıyor mu sorgulaması yaparken ben güncel hayatıma devam etmenin gerginliğini hissederken, Soma’ya destek adına sadece mesaj atabilip sosyal medyada protesto edebilmekten öteye geçememenin sıkıntısı içindeyim.
Sonra diyorum ki utancı yaratan Tanrım, yanında unutma yetisinide insanlığa bahşetmiş. Balık hafızalı değiliz ama çabuk unutuyoruz. Tarih unutulanları bizlere hatırlatmak için yazılmış olabilir mi? diye sorguluyorum. Tarih boyunca binlerce acı yaşanmış, binlerce insan çoğu zaman gereksiz yere hayatını kaybetmiş. Bunu da unutacağız, bu da yüreklerimizi ilk günkü gibi yakmayacak yakında ama yok saymayacağız. Sayamayacağız.

Haberlerde izledim Türkiye dünyada iş kazalarında en çok ölümle sonuçlanan ülke sıralamasında 3.sıradaymış. Bende şöyle bir google yaptım ve veriler gerçekten korkunç. 510 Sayılı Kanunun 4-1/a Maddesi Kapsamındaki Aktif Sigortalıların Geçirdiği İş Kazalarının Kaza Sebeplerine Göre Dağılımı, 2012 yılındaki çalışma tablosunda; kişilerin yüksek bir yerden (ağaçlar, binalar, yapı iskeleleri, merdivenler makinalar, araçlar)  ve çukur,derin bir yere (hendeklere, kuyulara, kazılara, yerdeki çukurlara) düşmesi sonucu ölenlerin sayısı 8541.

Öfkelenmeden onun yerine önlemler alması,  yeni kanunlar çıkarması için devleti  sorgulamalıyız. Eğitimin önemini bir kez daha belirtmek ihtiyacım doğdu. Yapılmış değil, uygulanıyor olmasından emin olmak lazım. Denetim yapan kuruluşlara sadece para karşılığında belge, sürücü ehliyeti yada bilimum yeterlilikler vermemeleri gerektiğini öğretmek lazım. Bunun içinde insan değerinin önemini  kafalarımıza kazımalıyız. Yol çalışmaları yapılırken etrafına önlem almayan belediyeyi, kaza olduğunda daha geriye duba koymayanı uyarmayı, kontrat imzalarken çalışma koşullarını anlamayı, fabrikada çalışan çocuk işçileri şikayet etmeyi, SSK yapılmadan çalışmamayı, işlerin kanunlara uygun yapılmadığında dava açmayı kendimize sorumluluk olarak görene kadar bunları izlemekten ve göz yaşlarıyla yıkanmaktan başka şansımız yok.

Dün akşam dinlediğim bir konferansta sunumu yapan, Hollandalı sosyolog Hofstede’nin kültürün boyutlarına değindi.  Geert Hofstede kültürlerarası iletişim alanında önde gelen bir sosyolog ve örgütsel sosyoloji uzmanıdır. Kültürleri açıklayabilmek için 5 parametre sunmuştur. 4. Parametresi tam da bize uygun olduğu için bu yazımda sizlerle paylaşmak istedim. 
Belirsizlikten Kaçınma (Uncertainty Avoidence) Bu boyut kültürün üyelerinin bilinmeye karşısındaki korku ve tedirginliğini ölçer.
Belirsizlikten kaçınmanın kuvvetli olduğu toplumlarda;  kişiler net, açık kurallar isterler. Belirsizlikten kaçınmanın zayıf olduğu kültürlerde ise; kuralların esnek olması bireyleri rahatsız etmez. 
Bizim ülkemizin hangi kategoride olduğu aşikar! Ata’mın dediği gibi; Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir. 
Şimdi soruyorum, durup bekleyen edilgenlerden misiniz? Yoksa araştıran, sorgulayan ve yaptırabilme kabiliyeti olan etkenlerden misiniz?


Dilerim Soma son olsun ama bilirim ki bu ülkede ihmalkarsızlığın sonunu ancak toplumsal duyarlılığı yüksek ve medeniyetin gerekliliklerini yerine getirebilme becerisine sahip yeni bir nesil değiştirebilecektir. Tıpkı bizim de yeni bir nesil olduğumuz gibi demekle bitirmekten kaygı duyuyorum!

Milletimizin başı sağolsun!



26 Nisan 2014 Cumartesi

SELF SERVİS DUYGUSAL MAZOŞİZM

 



 Cümleyi okudum ve tamam blog zamanı dedim. Harfler kelimelere ve cümlelere dönüştü bir anda aktı...
Yorgunum bahardan mıdır? Duygusallıktan mıdır? Yaşamın ağırlığından mıdır? derken meğer cevap buymuş. Ben bir self servis duygusal mazoşistmişim.

Insanlar bazı olayları yaşar ve geçer ama başlıktaki gibi olduğunuzu düşünüyorsanız yaşamayı seçer ve onların içinde kendinizi tüketirsiniz. Her biri için kalbinize acı dozdan azıcık daha şırınga eder, yüksek doza alışır ve sonunda nefes alamayacağınız ana geldiğinizde öfke içinde dünyaya, kendinize, insanlara ve evrene söversiniz.
Şimdi olan olaylar serisine göz atalım, ama bu andan önceki olayları kısaca özetleyelim ve acının dozunun nasıl tırmandığına birlikte şahit olalım.
Gezi parkı, baskıcı başbakan, kaygı dolu gelecek, twitter krizi, yerel seçimlerin sonuçları, TEOG sınavı gayri müslimlerin davası vs. vs.

Day 1
Hayatında çok önemli yeri olduğunu düşündüğün, seni değerli kılan ve seni özel hissettiren biri sonsuza dek sessizleşirse,

Day 2
Bir proje yapılacak ve üreticin bu projeyi geliştirmek istemezken, patron bu senin işin derse,

Day 3
Seninle aynı kaderi paylaşan genç iki çocuklu bir kadın, aynı savaşı verip yenik düşen eşini bedensizler dünyasına aynı senin geçtiğin yoldan gönderirken, giden gencecik adamın yaşayamadıkları için yüreğin kan ağlıyorsa,

Day 4
Çocukların, hayatlarının dönüm noktası olan bir sınava girmek üzereyse ve buna panikleyen sadece bensem onlar son derece sakinse,
Sonuçtan sadece ben tırsıyorsam ve onlar sadece durumu kabullenmişse,

Day 5
En yakın arkadaşın ciddi bir travma geçirirken, sen onun yanında olamayıp bunun için sadece özür dileyebildiysen,

Day 6
Patronuna çocukların sınavı olan iki gün öğlene kadar izin istiyorum demene rağmen, onlar o iki gün için sana toplantı planı koyuyorsa ve akabinde resmi tatil olan günde de seninle ekstra toplantı koyup seyahat planını iç ediyorsa,

Day 7 
Sessizlik
Zira Şabat! Yani Tanri'nın bile dinlendiği kutsal gün.
Annemi alıp konsere gidiyorum, sorunlardan uzak!


                                                                                      
                                                                                                                          







Farkındalık 1
Sessizlik iyidir, daha çok sey anlatır, anlamayı öğren.

Farkındalık 2
Arabaya atla ve üreticini ikna etme yolunu bul, ettin ettin, yoksa edemedin. Dünyanın sonu değil, bu proje bize uymuyor der geçer bunu da başarısızlıktan saymazsan zira her şey bizim elimizde değil.

Farkındalık 3
Herkes kendi yolunu yürür, üzülmek doğal tabii ki ama içselleştirme.

Farkındalık 4
Sınav başarısı sadece kağıt üstündedir ve bu tür başarılar hayattaki en basit neticedir. Aslolan hayat başarısıdır. Örnek kendin, daha iyi örnek ALP.

Farkındalık 5
Travma yaşandı, bitti. O an elini tuttamadıysan bu onun arkadaşı olmadığın anlamına gelmez, ona karşı sevgin sonsuz sadece bir anla ölçülemez ki.

Farkındalık 6
Iş iştir ya seve seve ya s.....
Mızmızlanacaksan değiştirmek için hamle yap yoksa sus otur!

Farkındalık 7
Annen senin her şeyin, Tanrıya şükürler olsun ki hep yanında ve baban harika bir insan ki annenle keyif yapabilmen için çocuklarınla ilgilendi. Konser bileti bedavadan geldi ve bunun için hiç bir çaban olmadı tek yaptığın gönüllü çalışmak ve yaptıklarından karşılık beklememek.

Bu durum sonucunda her şey self servis!
 Ne istersen alır, ne yersen yer kalanını atar yada tabağına fazlasını almazsın, ha yok seçeneklerin hepsinden hem de bol bol alırım dersen, ona da tamam ama karın ağrısına şikayet etme o zaman. 
Seçim bizim!

Keyifli haftasonları!!!

4 Şubat 2014 Salı

ASANSÖR KONUŞMASI

   


     

     
        Bir dönem Nikken için evden çalışıp gelir sağlama gayretine girmiştim. Hayatım karmaşıktı ve basitçe elde edeceğim bir gelire ihtiyacım vardı. Ayşe o gün beni bu hikayenin içine balıklama sokuverdi. Karşımda çok kuvvetli bir kadın vardı, Nobel, bana inanılmaz gaz vermiş ardından yabancı bir adamla görüşmemi sağlamıştı. Paz… Herkes bu olayın çok kolay ve yapılabilir olduğunu, satış için küçük bir eğitim almam gerektiğini söylemişlerdi. Çok etkilenmiştim. Bir tanecik ayakkabı tabanı sattım, projeye inandım ama ne yazık ki altına elinizi koymadan başarı gelmeyeceğinden, hayat daha karmaşıklaşıp ta düzene girdiğinde maaşlı bir işe başladım.

       Bu girişi neden anlattım biliyor musunuz? 
O küçücük zaman dilimi bana oldukça fazla deneyim ve farkındalık  kazandırdığı için. 
Orada insanları etkileme sanatı üzerine çok güzel tecrübeler kazandım. İnsanın, ürününü satmadan önce kendisini satmasını ve kendisine güven duyulmasını sağlaması gerektiğini öğrendim. 
Yaşım 30 küsürlerdeydi. Bu günün gençliği bunu 20'lerin başında öğreniyor bundan eminim ama özümsemesi gene 20'lerde olanlar sıyrılıp sivriliyor.

     Nikken'den mail almaya devam ediyorum, güzel bakış açıları yaratan konularla ilgili yazıyorlar. Işte konu başlığımda aynen böyle oluştu. “ Asansör konuşmanız ne?”

Bilmeyenlere asansör konuşması nediri anlatayım….
11'inci katta lobiye inmek üzere asansöre bindiniz. 7'nci katta kapılar açıldı ve potansiyel en büyük müşteriniz ya da uzun zamandır üzerinde çalıştığınız projenizle ilgili tanışmak istediğiniz o kişi asansöre bindi. Ne derdiniz? 

Ne derdiniz ki lobiye inene kadar konuşma başlamış ve bu sohbet size önemli yeni bir bağlantı imkanı sunmuş olsun...

İşte bu benzetme "Asansör Konuşması"nın önemini vurgular. 

Benim kimseye fikir verme yetkinliğim yok ama güzel bir asansör konuşması hayali hazırladım kendime, zira hayat, her an o kişiyi asansörde karşıma çıkarabilme başarısına sahip.

7.kat, Lobiye varana kadar tam 60saniyem var.

“ Merhaba, burada karşılaşmamız çok hoş.”
Adam şok!
Soru gelsin “Tanışıyor muyuz?”
Işte bu an çok önemli… Adım zor anlaşılıyor malum, dedem öyle istemiş. Stella desem adam bön bön bakacak buna bir formül bulmalıyım… 
“ İtalyanca Stella, Türkçe Yıldız” elimi uzattım, taa gözlerinin içine baktım adamın.
Etkilendi, gülümsedi hatta… 
Bu noktada kartvisit uzattım, adam silkinemeden alıverdi tabii. 
Şimdi sıra benimle bir daha neden görüşşün, neyi merak etsin, ne ilgisini arttırır soruları… buda bir sonraki cümlemi oluşturdu.Öye bir şey söylemem lazım ki en kötüsü hayır diyecek.
“ Kahveye vaktiniz var mı?”
Adam şok, yok tabiiki. Ama bu kadın benden ne ister sorusu oluştu gözlerde. Merak yaratılmış oldu!
Sıra ilgiyi arttırmada ama geri tepmemesi için çok cazip olmalı…

“43 yaşında, yeni başlangıç cesareti gösterdiğim hayatımda, ciddi bir atılım anımdayım. Yükselen trendlerin farkındayım ve ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğimi düşünüyorum. Bunu yapabilirim çünkü yeterince donanımlıyım.”

Unutmayın! Asansör Konuşmanız kısa, anlaşılır, dikkat çekici ve en önemlisi karşınızdaki kişiye soru sorma ihtiyacını hissettirecek, size ve duruma özel cümleler olmalıdır. 

Işte tam bu noktada adam bana sorar.

“ Hangi konuda donanımlı olduğunuzu düşünüyorsunuz?”

Cevap “ Kahve?”


Lobi... bundan sonrası Good Luck!

29 Ocak 2014 Çarşamba

PATRON MUTLU SON İSTER


   

Dayanamadım ve film yazılarına hızla devam dedim. Ne yapayım vizyonda yaratıcılığımı tetikleyen filmler varsa elden ne gelir.
     Tolga Çevik sevmem aslında bu tarz stand-up’ların hiç bir türünü sevmem. Birbiri ardına patlatılan esprileri takip etmek ilk birkaç espri de iyiyken sayı 50leri 100leri bulunca midem bulanıyor hale geliyorum. Yakamı filan gevşetip antrakt lütfen diye bağırasım geliyor. Ne bileyim ben böyleyim işte. Peki ne oldu da bu stand-up tarzı film hoşuma gitti.
      İlk sebep çocuklarla sömester planı yapmak üzere izin günümde olmasıydı sanırsam, bu durum beni eğlendirdi. Herkesin işte olduğu saatte sinemada olma kaçamağı keyifliydi. Sonra çocuklarımın kızlar yerine benimle bir gün geçirmeyi arzulamış olmaları da keyiflendirmiş olmalıydı beni. Ayrıca sinemadaki yoort büfesi çokça keyiflendirmişti tartışmasız.
     
Güleceğimden emin sabun köpüğü beklentisiyle yerime yerleştim hatta çok bayıcı olursa cepten iş maillerime bile cevap veririm sandım ama hiçte öyle olmadı. Hele fragmanlarda Recep İvedik 4 beni sinir krizine sokmak üzereyken( oğlum yanımda delice gülüyodu o hayvan karakterli adamın hareketlerine, bud a daha da zıplattı sinirlerimi) film ilk dakikadan beni içine aldı. Araba, Kapadokya büyüsü, senarist olması, yazma zorlukları, konu seçimleri ve patronun sakin ve baskıcı tutumu.


Filmdeki en muhteşem kahraman, senaristin tabiriyle yan tip, Atlara horlayan adamdı bence. Yılmaz Erdoğan her zaman ki gibi muhteşem tiplemelerle filmi mükemmele yakın kılmış. En etkileyci tarafı, patronu mutlu etmeye çalışan elemanın çektiği kahrın filmin sonunda onun lehine dönmesi tabii ki. Ama daha bir çok ara mesaj vardı…

Son dakikayı bekleyip itiraz edeni döverler, 
şimdi kızı sana aşık etmen gerek,
 başına gelenin kötü olduğunu düşünmen iyi bir şey, 
aşık olmadan önce sohbetin daha iyiydi, 
hasta-doktor ilişkisine karışma, 
sevdiğin şeyden ayrılmak zordur, 
köyde bir marifet olsaydı millet kente göçmez her gün köy kahvaltısı ederdi, 
böyle gezilmez insanın yerin keyfine varması için şöyle bir ay filan kalması gerekir, 
esas oğlan hep aldatır, 
göz boyama teknikleri aşkta sökmez, 
sıradışı olman yetmez, 
hayalerinde yer aldığını görmek iyiye işarettir. 
Ve daha bir çokları…

Sonra düşündüm ki bütün patronlar mutlu son ister. Iyi kar, iyi müşteri, katma değeri fazla ürün gelişimi, kaliteli servis, az para ödemek, çok iş beklemek, çözüm odaklı olmak, çözümü olmayan konuyu çözüp gelmek, patronu üzmemek, bol satış, sorunsuz eleman, etkili sunumlar, az soru… daha nicelerini sıralayabilirim. Arada eleman harcanır ama o bölüm henüz yazılmadı.

Bir araştırmaya göre baskıcı, hafif stress ortamı yaratan, rekabete yer veren patronların elemanları daha iyi terfiler alıyormuş. Sakin, anlayışlı, kabul eden, empatik patronlarla ise kişi, hep yerinde mutlu olup atılım ihtiyacı duymuyormuş.

Hepinize mutlu sonlu günler dilerim zira hepimiz kendi hayatımızın patronlarıyız, beğenmiyorsak değiştirebiliriz.

Bilesiniz istedim…


26 Ocak 2014 Pazar

YAKIN SİLAH ARKADAŞLARIM


   


Yeni seneye girilirken farklı bir yol çizmeyi arzulayan yazılar yazılır, kararlar alınır ve heyecanla uygulama planları yapılırken Ocak ayı hüsran ayına döner sanki ve takvim ayın 1'ini gösterirken bir anda hayal kırıklıkları etrafta cirit atmaya “ ben sana dedim sen sözlerini tutamazsın” diyen egoyla başlar dansa. Öyle güzel bir harmoniyle dans ederler ki  kişiyi büyülerler. Kişi bir gün önce yazdıklarını neredeyse unutur hale gelir. Gelmesin diye blog yazımı ayın bitmeye yakın günlerinde yayına sokup sizleri motive edeyim dedim. Bu iyiliğimide unutmayın.

      Hayat kendi ekseni etrafında dönüyor. Gün iyi, gün kötü, gün keyifli, gün acıtıyor. Haberler bir moral bozuyor, bir sevindiriyor. Bir sinir ediyor, bir yüceltiyor bizleri. Seneyi güzel bir haberle kapattık- ayyakkabı kutuları diye hatırlatayım- ama sene ne yazık ki hiçte beklenilen gibi başlamadı. Herşey gene karmaşık daha da karmaşıklaşacağa benzer. Gazeteciler şanslı bu ülkede malzeme bol. Ama ben gazetelerdeki gibi bir yazı getirmeyeceğim karşınıza benimki gene gündemden uzak ama ilintili olacak.

Öğlen arası sözü vermiştim kendime. Uyguluyorum. Deniz kenarına gittim sabah iş toplantısından once, hayat farklı hareketler ister farklı oluşumlar yaratmak için. O sakinlikte kendimi dinledim bir gün doğumuna şahit olurken. Balıkçılar az önce telaşlı bir günü bitirmişlerdi oysa saat sadece 7.56.
Ellerinde çay bardakları mendirekte oturuyorlardı. Martılar balıkçıları bekliyordu, birazdan ağlardan kalanları suya atacaklar. Karabataklar heyecanlı ne kadarına martılar yetişemezse o kadarı onların. Deniz sakin güneşle sevişmesi devam ediyor henüz rüzgar başlamamış. Güneş mutlu sıcaklığına kavuşmak üzere. Taşlar kuru, üzerleri kırılgan ama biliyorlar az sonra bitince güneşle dansı deniz yutacak hasretle onu. Ve ben, o sessizlikte iki şey düşünüyorum;
Ne güzel bir evrende yaşıyorum... ve
Şükür ki sevenim var.
    "Sevenim var," noktasında bir duruyorum. Geçen günkü konferansta not defterime aldığım notun sayfasını açıyorum heyecanla ve karşıma çıkan söz dizisi “Yakın silah arkadaşların kimler?” Osman Serim bunu birbirine yakın olan alet edevat için (sac-wok) söylerken, benim sol beyin yerini sağ beyine bırakmış ve yazının yanına söyle not almış; “Yanına bak!”

     Yanımda gerçekten bir "yakın silah arkadaşım" vardı. Yani hayatımın dönüm noktalarında benimle coşan, gülen , ağlayan, sevinen, kutlayan, paylaşan.
Vay be!
Bu sessizlikte not defterimin aynı sayfasına diğer isimleri de not ettim. 8 filan… hiç fena değil… iki elin parmaklarından az. Yani gerçek.
Onlarla ben bu hayatta her yere gider, ağlar, içimi döker, dinler, paylaşır ve bol bol eleştirilebilirim. Onlar benim yakın silah arkadaşlarım! Asla arkamdan vurmayacak olanlar.
Hayatta arkanıza bunlardan bir dolu almayın. O zaman hangisi yakın hangisi -mış gibi ayırt edemeyecek hale gelebilirsiniz.
Hadi bakalım yazın arkadaşlarınızı 11 tane bulursanız maç yapalım…

Küçük bir bilgi;

 SAĞ BEYİN- Yaratıcı Zeka...

Vücudun sol tarafını kontrol eder.
Yaratıcılık, Subjektif, Hatırlama, Bütünü görme, İç güdüsel, Sezgisel, Hissetme, İşitme, Duyma, Koklama, Tat alma, Ritmik, Hatırlama, Müzikal
Dokunsal yollarla öğrenir, Duyguları serbest bırakır,

Yüzleri hatırlar,  Daha fazla risk alır, daha az kontrollüdür,
Yazılı ya da gösterilen talimatlara uyar, Problemleri bütüne bakarak çözer,
Çizimi ve nesneleri kullanmayı tercih eder,
Eşanlamlı biçimde düşünür, Benzer nitelikleri arar,
Sezgiseldir, Bütünseldir, Kendiliğindendir


SOL BEYİN -  Mantıksal Zeka...

Vücudun sağ tarafını kontrol eder,
Adlandırma, Matematiksel işlemler, Dili doğru kullanma, İnceleme Parçayı görme, Sistemli,Analiz etme, Disiplinli, Objektif Sınıflandırma, Mantık yürütme, Sıralama

Mantıksaldır İşitsel, görsel yollarla öğrenir,
Duyguları kontrol eder,

İsimleri hatırlar, Az(kontrollü) risk alır,
Sözlü talimatlara uyar, Problemleri parçalayarak çözer,
Yazmayı ve konuşmayı tercih eder, Matematiksel biçimde düşünür,
Farklılıkları arar, Rasyoneldir, Devamlıdır, 
Zihinsel ağırlıklıdır, Yapısaldır, Planlıdır