14 Ekim 2016 Cuma

İKİ NEHİR ARASI YOLCULUK

 Insan hayatında bir çok yol yapar ama pek azı iki nehir arasındadır. Bu yüzden bu seyahatim suyla arınma üzerine kuruldu. Her adımda başka bir suya değdi parmaklarım ve her su damlası bende bir çok farklı hislerle donandı.
Dicle ve Fırat bu iki nehir ama metaforu zihnim ve yüreğim aslında.

Hayat üç bölümdür demiş  J.Paul Sartre.
  • Dünyayı değiştireceğini sandığın birinci bölüm,
  • Değişmeyeceğini anladığın ikinci bölüm
         VE
  • Dünyanın seni değiştirdiğine emin olduğun üçüncü bölüm.
Bu yolculuğumda bütün goller üçüncü bölüme.


             
            




Uçağa binmeden evvel havaalanındaki tünelde karşıma
çıkan bu püflü yazılar istikamette beni bekleyenlerin habercisi sanki.

Ve 2 saat sonra tarihte geriye çoook geriye gidiyoruz. Bütün ezberlerin bozulduğu Urfa’dayız. 3 büyük dinin ortak noktası Avraham’ın – Hz. İbrahim – doğduğu yerdeyiz.
Turu planlamamız Şubat, tura katılım eksiksiz ve tur hareketi Ekim. İstekli olmak böyle bir şey.
Insan isterse önünde dur olamaz ki zaten.


Bu tura katılmak istememiz ağırlıklı Göbeklitepe’yi keşfetmek ve bunu 
AliCanip’in dizeleriyle taçlandırmaktı  ancak sözler havada kaldı. 







Göbeklitepe’ye girmek hayal oldu. Burada ki ders ise birşeyi çok isteyip hedefe odaklanınca diğer güzellikler kaçabilir. 
Oysa biz takılmadan turumuza devam ettik çünkü daha nice yakalanacaklar vardı ileri ki anlarda. Ama içimizde kalmadı değil. Bakalım ilerleyen zaman bize ne güzel açılımlarda bulunacak derken Urfa Arkeoloji müzesi bize replikasını sundu hemde orjinal boyutlarıyla.
Dilek ağacında dilek dilemeyi unutma diyenlere replikasında dilek kabul olur mu dersiniz?
Sonuçta aynı düşünceyle yapmışlar maketi di mi:)


Sol üstte dilek ağacı



Yuval Harari’nin Sapiens kitabında dediği gibi buğday insanı köle yaptı. Bizde tam buğdayın evcilleştirildiği topraklardayız. 12.000yıl öncesinde Göbeklitepe’deyiz.
Din yok, yazı yok, alet yok, maden yok...
Peki mabet niye var o zaman?
Ya o kabartmalar nasıl yapıldı o koskoca tapınağın tonluk sütunlarına? Tarih çakmak taşı ile diyor.
Ali Canip ekliyor, ihtiyaç duyan insan yaratır ve yaratan insan her zaman şekillendirir.
Öncesi yok, sonrasıyla arasında çok zaman var. Kafada cevapsız sorular çok!



   
Orda bir Göbeklitepe var arkamızda, göremesekte
bastığımız yer 12.000 yıl öncesi
                                                                                           
Urfa ilginç. Adı El ruha’dan geliyor.
 Hristiyanlığı ilk kabul eden şehir ve her döneme uygun davranabilen bir şehir dolayısiyle günümüz itibariyle alkol yasak şehirde.

Burada bir kutsal Mendil hikayesi varmış. Urfa kralı pagan. Cüzzam olur. Derler ki Kudüs’te bir şifacı vardır- ki bu şahıs İsa’dır- derler. Kral hemen bir ulak gönderir ve ona der ki “Git ve onu buraya getir!”
Isa’nın oraya gitmesi mümkün olmayınca ulak onu mendile 
resmeder. Kral mendille yüzünü silince şifa bulur ve bu yüzden de ona inanmaya başlar. Bu mendil daha sonra Ayasofya’da da karşımıza çıkacaktır.



Ordan Harran’a geçiyoruz. Kumla konikleşmiş bir şehir. Kurak, bozkır ve sapsarı. Ama çok hoş bir ikilem var karşımızda. Çoraklığı örten, onu görmemize engel olan renklerle dolu buranın dünyası. 




Adeta tek düzeliğin ölümüne sebep olmuş rengarenk entariler, rengarenk baş örtüleri. 
Hem giyindik, hem bağladık. Bir anda oralı olduk. Ne hoş bir duygu bir yere ait olmak. Hem de sadece bir elbise, bir örtü, iki şarkı ve sevgi dolu bir sarılma ile.



Ordan istikamet Balıklı göl. Uzun yıllardır adını ve ününü duyup gitmeyi arzuladığım bir yerde tam da yol ayrımı kararlarımın olduğu bir dönemde gelmenin şaşkınlığı içindeyim. 





Avraham / Ibrahim’in huzurunda ritüele uygun baş örtümü taktım, elim yüreğimde minicik basit bir mağaranın içinde yüreğimden diledim sözlerimi. 






Tam son defa tekrar ettim ki ezan okunmaya başladı. Yani Tanrı’m beni duymuş olmalı… Hangi dilde dua yapıldığının bir önemi yok bence, önemli olan niyet işte ve Ali Canip gene ekliyor:  Ritüel yaparsan olmuştur, Dua ise yaradana kalmıştır. Bilemeyiz olmuş mudur? Bu senkronizasyon bana duamın kabülünü işaret etti. Yüzümde gülümseme ve ferahlamış bir bedenle dergahı terk ettim sırtımı kutsal yere dönmeden. Ritüellere uymak lazım gelir.

Ve gölün etrafında balıklara yem verirken yeniden fısıldadım. Ali Canip beyaz balığı görürsen dileklerin olmuştur demişti, ve ben kalbimde o bembeyaz balığı tüm karaların arasında gördüm bile.

Bu turun benim için içsel tarafı çok ama oğlanlar için kebab, katmer  ve baklava odaklı. Haklılar. Bu gencecik zihinlerin benim gibi düşünüp irdelemesini bekleyecek halim yok tabii ki. Ye oğlum ye…
Zaten öyle de yedik yani.

Otelimiz Manici Otel tam balıklı gölün dibinde. Bu yüzden pek huzurlu. Odalar ve dekor harika. İnsanı etkisinde bırakıyor. Urfa’ya özgü sıra gecesinde bir ilk yaşayan ben, Kars’tan sonra fark ediyorum ki her yolculuk beni bana tanıtıyor. Kars’ta içilen karlı Rakı’ya, lezzetli sazan balığına burada acılı çiğ köfte eşlik ediyor. Aman ne acı. Burnumdan çıkan dumanlar adeta bir ejderhaya dönüştürüyor beni. Oğlanlarla rakı tokuşturmasının keyfine diyecek yok tabii ki, eşliğinde birde Sarı gelinle dans. Sıralıyoruz bütün tur. Hem ter akıyor sırtımızdan hem dumanlı kafalarla zılgıt çekiyoruz. Biranda Urfalıyız ezelden oluyoruz şalvarlar ve yemenilerle. Gene aidiyete geliyor aklıma. Gülümsüyorum hafif sarhoş halimle…


            






    


























Urfa Arkeoloji müzesi bir rüya. Sanki Amerika’da Metropolitan müzesinin
paleontoloji bölümündeyim. Dekor ve sunum muhteşem. Binanın mimarisi ise ayrı bir güzel. Demek ki ülkemde güzel işler yapanlarda var. Neymiş, istemek yeter!









Derken sıra Halfeti’de. Citta Slow ünvanlı şehir Urfa’ya bağlı;  uzaklığı 120km. Şaşılacak bir durum çünkü Antep’e daha yakın: 100km. Hal böyle olunca da nereye bağlı olduğunun bir önemi yok zira bütün bağlar Antep’le kurulmuş.

Önce göl üzerine kurulmuş lokantada ‘haşhaş kebabı’* nı mideye indiriyoruz. Ardından 1 saat kadar sürecek tekne ile Fırat’ın suyu üzerinde geçmişe yol alıyoruz.

Tüm nüfus, köyleriyle birlikte, 50 binden az. Pek de adını duyan, nerede olduğunu bilen, giden yok; taa 2000’lere kadar.
Birdenbire bir  GAP projesi ‘baraj inşaatı’ başlıyor. Yıl 1996; Halfeti gazetelerde, TV’lerde gösteriyor kendini ilk kez. 2000 yılının sonlarına doğru sular basıyor her yanı. Bazı köyler, yerleşim alanları, suların altında kalıveriyor. Caminin minaresi, suyun üstünden dünyayı seyretmeye devam ederken teknede ben kendimi unutuyorum…








Suyun altında kalan hayatları düşünüyorum. Evler, mezarlar, okullar, camiler, yollar, hayaller, acılar, sevinçler… Sanki bir sinema filminin içindeymişiz gibi yol alıyoruz. Herşey 2000’de donmuş, kalmış. Bir zamanlar çocukların koşturduğu daracık sokaklar, şimdi bomboş. Köyün aşağı mahalleleri, camisinin yarısı, sular altında. Evlerin bir kısmı da.  Hayatları zorla kaplayan suya elimi daldırıyorum, birkaç dakikalığına da olsa oradaki canlı hayatı hissediyorum. Sesleri duyuyorum. Birilerinin baraj yapma kararının sonuçları nelere sebep oluyor susuyorum. Evren hep böyle, birileri karar alır, hesapsızca uygular, sonuçlarında oluşanları tarih yazar.


Halfeti’nin hüznünü geride bırakıp Antep’in dünyasına giriyoruz. Otelimiz şahane. Şirehan. Taş bir avlu. Kına gecesi var. Gelin kırmızı giyinmiş. Kendimi hatırlıyorum Yaşım 24 sinagog’un kapısındayım. Babımın kolunda. Eşim olacak o geniş yüreğe doğru yürüyorum. Hüzün kapladı gene içimi. O da bir tarih şimdi. Ama olsun biz 3 kişide iyi bir aileyiz. Güçlü olmak için ordu gerekmez ya. 









Yemek yemek yemek devam ve sabaha Zeugma bizi bekler. 

Ancak Zeugma'dan önce yapılması şart bir ritüel daha var. Sabah kahvaltısına Katmer. Antep  klasiği.





İkinci kere giriyorum müzeye ama geçen senelerden herşey daha da bir güzel ve teknolojik olmuş. Işıklandırmanın, hologramların ve Ali Canip’in anlatımlarıyla yaklaşık 3 saat içeride dolanıyoruz.
Zeugma ismini Roma verir ve adının anlamı geçittir. 500 yıllık bir şehir... 
Komagene kralı Antiogos zamanında MÖ 1000lerdeyiz. Ve bizlerin çok sık kullandığı terimin anlamını burada kavrıyoruz. “ Antiogus’tan kalma” Çünkü bu kral Yahudilere kucak açmış. Güzel günler yaşatmış. O yüzden bir şey çok eskiyse bizler sık sık söyleriz bunu. Herşeyin bir sebebi var kavradım.





Binlerce mozaik arasında kayboluyoruz. Herşeyin arkasında bir sembol gizli. Ali Canip ekliyor: Sembolizm söylerken gizler, gizlerken söyler.






Derken 19.yydan kalma sinagoga giriyoruz. Yerel rehperimiz gittiler hepsi gittiler diyor. Hiç birinin ne telefonu, ne de ismini kayıt etmişiz, minicik mahallenin çocuklarıyız ne gerek var ki tüm evler belli. Kim düşünürdü ki gidecekler diyor. Teknoloji imadadına yetişmiş ya facebookta buluvermiş birini ama yüzlercesi kayıp.
Gezgin Vital Cuinet 1880’li yıllarda Yahudi nüfusunu 857 olarak vermekte 1945’te 327’ye, 1965’te 152’ye düşmüştür. Özellikle 1975’de başlayan göçler sonucu da 1980’li yıllardan sonra kentte yerleşik Yahudi kalmamıştır.



Şu hüzüne bir ara verelim ve İmam Çağdaş'ta bir soluklanalım. Hani sanki bir süredir yemiyormuşuz gibi bir de Ali Nazik yiyelim baklava'nın havuç diliminin öncesinde.

             


 Halfeti’nin üzerine eklenen hüzün sinagogla yükselişte ve Ermeni sokağında artıyor. Bugün café olarak kullanılan ( Papirüs café )  harika taş bir binanın içindeyiz. Duvarında Ermenice "Bu ev bu gün benim, yarın senin. Yani kimsenin," yazıyor. Sahibi Nezaret Gabaryan kimbilir burayı ne zaman öylece bırakıp gitmiş. Binanın işçilikleri nefes kesici güzellikte ve bu gün istesek belki de yapacak usta yok. Ne acı. Farklılıkların renginden eksildiğimizi görüyoruz.




Menengiç kahvesi yudumlayıp ne olacak bu ülkenin hali demeden edemiyoruz.










Sırada alışveriş. Acılı ezme, zahtar, pul biber, Antep fıstığı, nar ekşisi. 
Ardından bakırcılar çarşısına maşrapa almaya, derken çarık, biraz alıç, bir şalvar, bol bol baş örtüsü.
      







 Havalimanına varınca 3 gündür aralıksız yediğimizi, sınırsız dua ettiğimi, sürekli şükür ettiğimi ve geçmişte olanların hepsinin bu günde bir anlamı olduğunu, insanoğlunun bilimsel sorular sorup her daim bilim dışı cevaplar verdiğini, ülkemin ne bereketli toprakları, insanları ve kültürü olduğunu ne yazık ki politik olayların kurbanı olan cahil hallerde kaldığımızı fark ettim. 



















Bu turu düzenleyen Sacred7Travel Ayşe Kaynarcalı'ya, nefis rehperimiz Erdem’e – ki onunla bir blog yazım olur gibime geliyor-  ve tabii ki sözlerinin güzelliğine hayran olduğum Ali Canip Olgunlu’ya sonsuz teşekkürler.

Bu turu benimle paylaşan kardeş gibi yakınlarıma ve en çokta sadece yemek için bile olsa bana eşlik eden Eytan ve Meir’e kucak dolusu öpücükler.
Ne demişler sen yola çık, yol önünde belirir.

Sırada bakalım hangi şehirin büyüsü var, heyecanla karşıma çıkmasını bekliyorum.

Bu turun özeti böyle ama dönüştürdükleri çok fazla. Yom  Kipur orucuyla tam olarak içselleştiler. Artık biliyorum 3. bölümdeyim yani dünyanın beni değiştirdiği! 
Sizide değiştiriyor, fark ettiniz mi? yoksa hala ikinci bölümde misiniz?


*Çekilmiş kırmızı biber, sarmısak, maydanoz, kıyma iyice karıştırılıp şişe geçiriliyor, hafif ateşte güzelce pişiyor.


24 Eylül 2016 Cumartesi

NOKTALARI BİRLEŞTİRMECE . . . . . . . .



Eminim hepiniz bu oyunu küçük yaşlarınızda ve hatta anne baba olduğunuzda çocuklarınızla oynamışsınızdır. Ben 45 imde yeniden oynamaya karar verdim. Basit gibi gözüküyor ancak sayıların birbirine ulaşması için önce sayıları tanıyor olmak lazım.
Mesela 1’den sonra 2 geleceğini nasıl biliyoruz?
Bu soru beni bu yola çıkardı. 
Bir şekilde bir sonraki adımı hep biliyoruz ama bilmiyor gibi yaşamayı seçiyoruz. 2’ye ulaşanlar ballı oluyor, 1’den sonrasını bilmeyenler ise şansızlar mı olur öyleyse. Yani 2’ye ulaşmak için yerimizden kalmak, çokça denemek, keşkelere ve geçmişe takılmamak bizi ballı kategorisine taşır mı?
Korkular mı bizi 1’den 2’ye geçirmeye engel. O korkularla içimizde büyüttüğümüz kaygılar, endişeler, çarpıntılar, terlemeler. Oysa sadece 1’den 2’ye bir düz çizgi çizmeyi denemek o kadar zor mu? 


Ne olabilir ki? 
Dönüş yolunu biliyoruz nasılsa. Ayrıca yarattığımız o korku ilüzyonu bizden ve yaşamın gerçeğinden nasıl daha büyük olabilir ki? Ayrıca ben 2’ye gitmek istiyorsam ve oyuna başladıysam neden hala 1’de durup 2’yi kötülüyorum ki? Delirmiş olabilir miyim acaba?

Biliyoruz ki noktalar ileriye doğru birleşecek öyleyse ilerleyip çizgiyi çekmekten başka çare yok ki! Ne duruyorsunuz Steve Jobs’un dediğine kulak verin;



* “ Üniversite için neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini fark ettim. Orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum. Sonuçta okulu bırakmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabilirlerdi.
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Ortağım ve ben Apple’ı 20 yaşındayken evimizin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık ve 10 sene sonra Apple, 4 bin çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. Sonra kovuldum. 30 yaşında sokakta kalmıştım. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yok olmuştu, bu büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Ve yeniden başlamaya karar verdim.
 O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.
Sonra Next ve Pixar adında başka iki şirket kurdum ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık oldum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story’yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple Next’i satın aldı, ben Apple’a döndüm.
 Kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim.
Gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer.
Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durmayın.
Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin! Yılmayın.
Kendinizde yeterli cesareti bulamadığınızda belki de doğru zaman şimdi değildir diye düşünebilirsiniz ama eğer işler yolunda gitmiyorsa/gitmeyecekse kaçınılmaz sonu beklemenin de bir alemi yok. Unutulmaması gereken şey, her yeni başlangıçta, start noktanız neresi olursa olsun bir öncekine daha avantajlı başlıyorsunuz. Korkunun ecele faydası yok. “

Noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığımızda birleştirebiliriz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmak gerekiyor. Bir şeye güvenmeliyiz – tanrıya, cesaretimize, kaderimize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. Bu yaklaşımın bizi asla yolda bırakmayacağını söylemişti Steve Jobs, hatta hayatlarımızı bütünüyle değiştirebilir bile.
 
O zaman şimdi Noktaları Birleştirme Vakti!
. . . . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . .. . . . . . . .. . 
*Steve Jobs Stanford Üniversitesinin mezunlarına yaptığı konuşma

24 Ağustos 2016 Çarşamba

KAÇ KİŞİYDİK O ZAMAN, KAÇ KİŞİ KALDIK ŞİMDİ?




Bodrum'dayım bu hafta sonu. Şehir bastı. Dostları olsun insanın orda burda yüreğini, kollarını açmış seni bekleyen. 
Davetsiz kapısında bitebileceğin dostların olsun hayatında, elinde limonla gidip birlikte limonata yapabileceğin. 
Onun yüreğindeki heyecanı paylaşıp yarattığı güzelliğin büyüyeceğini bileceğin. Adı IpekChe* heyecanın. Dönüşüyor elinde bir şeyler. 

                 
Cam kavanooz bir anda mumluk, bir anda kalemlik belki de kaktüsüne altlık. Plastik şişe belki de sevdiğin çiçeğe vazoya dönüşüyor.
Bu yaratıcı güce şükür ederken ülke hallerinden gerilip ah çekip iyi olacak inşallah  diyebileceğin dostları olmalı insanın.
Ama birazda deli olmalı hayata karşı dostların. Düşünsene deli değilsin?



Işte Ipek ile bir hafta sonu böyle başladı.
İşlerden bin kere uçuş değiştirmek zorunda kaldıysam da keyifli bir uçuşla tatil modu ON.









Her gün kendi gibi özel başladı, her gün batımı başka bir heyecanla son buldu ve her güzel  şey gibi bitiş günü  geldi.



















Bu sabah her sabahtan erken kalkıp yol almaya niyet ettik.
Gölköy'e denize gitmek üzere  Gündoğan'dan sabah ışıklarıyla yola çıktık. Tam tabela Gölköy'e dönüş  verdi ki sağda bir yol ayrımı fark ettim. Tam anlaşılmayan  rengarenk odunsu birşeyler sıra sıra. Dikkat çekici . Arkadaşım direksiyonu hemen kırdı ne de olsa yüreğimi  bilir. 
"Buraya girmeliyiz," dedi.
Bir anda kendimi bambaşka bir dünyaya  girmiş  buluverdim.
Her yer odunsu ve metalimsi objelerle dolu. Şaskınlıkla inceliyorum her birini. Yanlarından arabayla adım adım geçiyoruz. 
Duruyorum.
Bakiyorum. 


Yüreğimin  sesi sessizlikte  güm güm. Bu odunsu ağaç  dalları konuşuyor. Bazıları hoşgeldin  derken, bazıları ne işin var burda git diyor. Kimi sana gülümserken  bazıları hüzünle  eğiliyor. Her biri başka  duygularla bizi karşılıyor. Başka  dünyaya  ait olduğunu  düşündüğüm  metal parçalar  korkutucu figürler  içindeyken  bir o kadar da ironik gülüyorlar . 










Bunlar çok  özel  bir ruhun elinden çıkmış dekor amaçlı objeler. Bunlar Cuma Altuntaş'ın* sözleri. Onun  evrene verdiği  mesajlar. Onun ellerinin hüneri. Evlerimizin bahçesine, terasına ya da salonumuzun bir köşesine keyifle yerleşecek  figürler  ama şaşırtıcı olan sanki sizinle konuşuyor  olması. Sanki size doğayı ve onun dinginliğini  getiriyor gibi. Daha ötesi  sanki birazdan "Hadi anlat bakalım  nedir aklındaki?" diyecek ruhta. 






7 yaşından beri ağaçlara aklındakileri oyarak hayatına anlam katan bu yürek
başka  türlü  biri. Dünyevi beklentileri nedir anlayacak kadar çok  kalamadım  yanında ama illa ki ağaçları duyduğunu  ve onları yeniden yaratıp bizlere ulaştırdığını düşünmeden  edemiyorum.
Yaşam koşulları kendi istediği  gibi, beklentisi sıfırım altında sanki. Çay teklif etti, su içtik  ama o çay  içti. Karton bardağa poşeti  koydu, üzerine  sıcak suyu ekledi öylesine  doğal bir şeymişcesine bir dal kopardı ve şekerini  karıştırdı.
İçinde yaşadığımız şu deli günlerde aklımız çıldırma noktasındayken bu umarsızlık, Diyojen'in gölge etme başka  insan istemem havasındaydı. Sohbetimiz zaman kısıtlamasından az sürdüyse de laflar ve projeler büyüktü.








Neye, ne kadar ihtiyacımız var, elimizde olanların ne kadar yeterli olduğunun farkında mıyız? Yaşadığımız güvensiz hallerin tamamen kurgu olduğunu, dünyanın düşünmemizi istedikleri gibi düşündüğümüzü , cok tüketip az ürettiğimizi, ürettiklerimizi hazmetmeden hızlıca tükettiğimizi  fark ediyor muyuz? Bir söze takılıp kendimizi mutsuz ettiğimizi, bir düşünceye  saplanıp bir başkasını öldürebildiğimizin farkında mıyız? Bir kahkahanın peşinden  gitmeye korkup, hayallerimizin hayal olduğunu  kendimize tekrarladığımızı görüyor muyuz ?
Maddi kaygılardan kafamızı kaldıramayıp hayatla boğuştuğumuzu ama
aslında kuşların uçtuğunu  görmediğimizi biliyoruz değil mi?
Basit bir odun parçasının sizinle konuşabilmesi ihtimalini delilikle birleştirip  bu yazıyı okumayı
kesebileceğinizi de biliyorum ama genede yazmaya devam.

Yolunuz düşerse sakın ama sakın es geçmeyin. Adresi ve telefonu yok, yüreğinizi takip edin bulursunuz. 

Tam da bu hallerdeyken tesadüf yoktur ya, elime gelen kitap Birol Güven'in " The school of Mandıra Flozofu" ve Ayşe Arman'ın röportajı ve Focault'ın deiği; " Kapitalizm konfor verip özgürlüğümüzü alır."

 Kaç kişiydik o zaman, kaç kişi kaldık şimdi.



* IpekChe 'yi merak edenler için: instagram: ipek_che ve Facebook: IpekChe
* Cuma Altuntaş'ı takip etmek isteyenler Facebook'ta ismiyle arayabilir.












14 Temmuz 2016 Perşembe

OL İZ VEL


Photo by Göknur Birincioğlu

Günün belirli saatleri facebook takılıyorum. Kim ne paylaşmış bir göz gezdirip bir kaç like edip varsa sözüm ekliyorum keyifle altlarına, daha büyük sözlerim varsa da kendim paylaşıyorum, bırakıyorum başkaları sözlesin altına...
Canım Korel'im bir video paylaşmış. Tesadüf yoktur misali karşılaştım kendisiyle.
Önce videonun sonunda dediği gibi ihtiyacı olan biriyle paylaştım sonra da oturdum klavyenin başına kendimi tıklara teslim ettim.

11 things to remember when going through tough times
Yani zor anlardan geçerken hatırlanmasi gereken 11 konu.


1- Herşey değişebilir VE değişecektir.
Uzun zamandır hayatlarımız alt üst. Gerginiz, korku doluyuz, güvensiziz ama videoda diyor ki geçecek. Şu ana bakınca geçti bile demekte olduğumu farkettim.
AliIsmailKorkmaz, Ozgecan, Berkin, Suriyeli bebecik Alyan ve niceleri… Kalpte  çizikler, zihinde soru işaretleri, bunlar olmasın diye yapılacaklar listesi ve farkındalıklarla geçti. Kimbilir niceleri gelecek ve gene geçecek.



2- Daha öncede zorlukların üstesinden geldin.

Doğrudur ki  eşimi sonsuz doğy-uya uğurladığımda takvim 2008 Aralık 8’di. Bugün 2016 Temmuz 13. Ne yollar yürüdüm, ne anlardan geçtim.Ayrıca “Ben” bunları yaşarken binlerce yüzlerce insan benden kat fazla ve kat daha az ama kendince zorlu yollardan geçti. Geçecek. 




3- Ögrenme periyodu vardır.
Var tabii ki. Düşünsene yeni hayata başlıyorsun. Bilinen her türlü konfor alanından çıktığın ve yeni konfor alanları oluşturmaya cesaret ettiğin. Onlarıda zamanla değiştirip yenilerini kurarken hatalarla büyüdüğün. Yıkabilirsin sorun yok çünkü başlayabilme imkanı hep var. Hayatta bizi öğrenme dönemiyle ödüllendirirken aynı zaman kor ateşlerde yürütüp büyütüyor.



4- İsteklerinin olmaması belki hayırdır.
Şu olsun, bu olsun telaşlarının bitmediği anlarım hala devam ediyor. Hasretle dilediklerim ve olsun diye adaklarım. Oysa zaten olacaklar öyle güzel bir senaryo eşliğinde gercekleşiyor ki aklım duruyor bazen. Olsun istediklerimin farklı formlarda oluştuğuna şahit olmanın dayanılmazlığıyla kalakalıyorum. Artık sadece olmuyorsa vardır bir sebebi dediğim anlara dönüşüyorum. Çünkü olacaklar hep oluyor.


5- Kendine eğlenmek için izin ver
Işte buna bayılır herkes ama gel gör ki okunduğu kadar kolay bir aksiyon değil. Öyle çok ağladığım anlarım olmuştur ki merak ediyorum nerden geliyor bunca göz yaşı. Sonra anladım ki her damla kalpte birikenleri yıkıyormuş, geçmişi temizliyormuş. Şimdilerde ise engel oluşturmadığımdan olsa gerek hayat eğlenceli anlar çıkarır oldu karşıma. Nasıl çocukça kahkahalar, o biçim ergen delilikleri, ne komik yaşlı sızlanmaları. Herbirinin keyfi tarifsiz.

 
6- Kendine karşı nazik olmak en iyi ilaçtır
Işte bu yazının sebebi olan söz grubu.
Kendimizi hunharca eleştirip acıtmayı o kadar iyi beceriyoruz ki nazik ol denildiğinde hiç bir anlam veremiyoruz. Geçtiğimiz bayram tatilinde tam şu görseldeki gün batımı anında kendime sarıldım.

No EDIT!
İçinde bulunduğum anda olduğum halime, hırçın,  belki biraz egoist, çokça çılgın, zaman zaman dengesiz, gerektiğinde sivri, bazen anlayışsız, esnek olamayan, aşırı plancı hallerime nazik oldum. Güldük birlikte batan güneş sarıdan, turuncudan, kırmızıdan mora ve siyaha dönüşürken. Öptüm her yanımı, sarkıklarımı, buruşmuş yerlerimi, sarkmış gıdığımı, yağlı göbişimi, güzel ellerimi, kokulu ayaklarımı, gülen gözlerimi, hoş söyleyen dudaklarıma müşteri olan kulaklarımı. Kalbimin, zihnimin ve bedenimin her milimetresine sağlıklı oldukları için teşekkür ettim.

Photo by Göknur Birincioğlu
Ve birden minik bir peri beliriverdi gözümün önünde. Pır pır kanatları tur attı etrafımda. Göz göze geldik, gülümsedi. Kondu ortancaların üzerine ve
"OL İZ VEL"dedi.
Anlamadım. 
Konuştuğu lisan periceydi belki de. Zaman zaman anladığım bir lisan olsa da anlaşılan bu sözler bilmediklerimdendi. Olsun uçmuş gelmiş, anlamadım ama genede iyi bir şeydir diye düşünerek gülümsedim. O da gülümsedi ve pırr uçuverdi. 






Ben arkasından bakakaldım aniden gelip gitmesi şaşırtmıştı haliyle. Onun uçtuğu yöne bakarken bir anda jeton klik düşüverdi. Heyecanla el salladım sevgiyle ona teşekkür eder gibi. Görmedi belki de ama anladı anladığımı. Zaten biliyordu anlayacağımı.

Sizin jeton benden önce düşmüş olabilir mi?


 Kalan maddeler için youtube videosu : https://www.youtube.com/watch?v=rqvwq5g-wnk