29 Haziran 2016 Çarşamba

SONSUZ SOSİS


Bir taş aldı eline ve attı suya. GULUK! 
Taş suya değdi, ses kulaklarda duyuldu. Peki ses nereye gitti.

Uzaktan annesi bağırdı, “Yemek hazır,” kulakta duyuldu ses ama gene nereye gitti.

Hiçbir şey yapmaya vakti yoktu.Sadece düşünmesi gerekiyordu Zakarina’nın. Günlerdir düşünüyordu; hep aynı şeyi, o kadar büyük bir şey ki düşündüğü, neredeyse kafası çatlayacaktı.
Ne miydi düşündüğü?
EVREN!


Gökyüzü yıldızlarla dolu. O yıldızlar sanki iğne deliğinden sızar gibi parlıyorlar. 

Kocaman diye düşünürken babası ona “ Sonsuz” dedi.Yani uçsuz bucaksız, o ne demek se...
Ne garipti evren. Bir sonu olmalı, diye düşündü. Herşeyin bir sonu vardı! 
Elindeki sosise baktı, baktı, baktı. 
Bir başı ve bir sonu vardı. 
Bir merdiven başlar ve biterdi.
Dünyanın en uzun treninin bile en son vagonu vardı. Başlardı ve biterdi.  
Ve önce sabah ve sonra akşam olur ve bir gün başlar ve bir gün biterdi. sonra da tren biterdi. Ama evren? Devam, devam, devam...

Ve işte sorgu orada başladı. 

Kum Kurdu dedi ki: Bitti dediğimiz herşey aslında başka bir forma bürünüp yolculuğa devam ediyor. Hiçbir şey yok olmuyor, sadece dönüşüyor. Tekrar, tekrar ve tekrar. Ve bizler o kocaman evrenin harika parçalarıyız. Burada ve şimdi, o zaman ve her zaman.

Koşarark eve giderken sosisi bitirdi Zakarina. Babası şaşırmıştı bu kadar çabuk yemesinden.
“Tebrikler sosis bitirme rekoru oldu bu,” dedi. Zackarina gülümsedi çünkü artık sosisin bitmediğini biliyordu. Babasına dönüp sadece, “Dönüştü. Bitmedi,” dedi.









Bizlerde son zamanlarda bin türlü huzursuzluk halleriyle alt üst olmuş, bir taraftan ruh dengemizi diğer taraftan akıl dengemizi kaybetmiş olarak sanki deniz anası misali yaşıyoruz. 
Bu basit ama anlamlı hikayeyi okuyunca dün akşam ki akıl almaz Atatürk Havaliamı patlaması, ardından Orlando, Ankara, Bruksel, Paris, Mardin, 
Tel-Aviv ve daha nice nicelerinde teröre kurban verdiğimiz canlar aklıma doluştu. Öncekiler, daha öncikeler ve çok daha öncekiler... Hiçbir şey bitmiyor. Sadece dönüşüyor. Terör yüzünden bedenleri bu evrenden ayrılmak zorunda bırakılırken yerlerine fikirler doğuruyor, çözümler doğuyor ve hepsinden önemlisi daha yaşanılası bir evren için adımlar doğuruyor. 
Kötülük hep var. Siyahlar hep bir fazla. 



                                Herman Hesse Siddhartha adlı kitabında diyor ki:

 Tüm dalgalar ve sular seğirtiyor, acılara göğüs gererek, kendi hedeflerine doğru koşuyordu, pek çok hedefe, çağlayana, göle, akıntının hızlandığı yerlere, denize; ve tüm hedeflere ulaşıyor, her hedefi bir yenisi izliyordu; sudan buhar olup gökyüzüne çıkıyor, yağmur olup gökyüzünden aşağıya iniyor, pınar oluyor derken, çay oluyor, ırmak olup yeniden atılıyordu ileriye, yeniden akıp gidiyordu.

Ve pek çok ses birbirinden ayırddilemiyordu artık, neşeliler gözü yaşlılardan, çocuksular erkeksilerden ayrıştrırılamıyordu, bir bütün oluşturuyordu hepsi, özlemin yakınması ve bilen kişinin gülüşü, öfkenin haykırması ve ölen kişilerin iniltisi, hepsi birdi şimdi, hepsi iç içe geçmişti, birbirine bağlanmış, binlerce kez birbirine sarılıp dolanmıştı. Ve tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, bütün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı. Tümü birden ırmağı, tümü birden yaşamın müziğiydi. 
Binlerce sesin bütün şarkısı tek bir sözcükten oluşuyor, bu sözcükte mükemmellikti. ( OM )

Hiç birşey bitmiyor sadece dönüşüyor.
Sonsuz sosis aklımızda olmalı! Unutmamalıyız.
Kimbilir belki yürek karşılaşır  biriyle ve o zaman gözlerin yaşları diner, kalbin sesi söze döner.



17 Haziran 2016 Cuma

GOD's SELFIES




Iki arada...
Siz hiç iki kelime arasında sıkışıp kaldınız mı?
Söylemek istediniğiz ya da duymak istediğiniz arasında boşlukta asılı duruyor gibi hissettiniz mi?
Örneğin günaydın ve canım yazan ama ötesi olmayan sözcükleriniz oldu mu?
Seni seviyorum ve iyi geceler diyen ama arası boş olan uzun bir gününüz oldu mu?
Güneş doğarken ve ay çıkınca sarılıp, diğer anlarda çok uzak olduğunuz bedenleriniz oldu mu?
Kalbiniz sıcacıkken, ellerinizin buz tuttuğu oldu mu?
Belki de iki sözden başka söyleyecek kelimesi olmayan bir dostunuz oldu mu?

Bütün bunların toplamına verilebilecek bir isim düşünürken aklıma " BEKLENTİ" geldi.
Hiçbir şeyin yetmediği, hep bir fazlasını talep ettiğimiz günlerdeyiz. Mutluluk hep bir üst basamakta. Tavşan havuç oyunu misali asla yakalayamıyoruz. Ama tavşanda var, havuçta ve bu kimseye yetmiyor.

Sabah kalkıyorsunuz birisi aklına koymuş, kendinde de hak bulmuş, çıkmış meydana taramış milleti.
Kınıyoruz ve üzgünüz arasında başka yazacak sözcük yok.
Gururla sahnedeki gösteriyi seyrediyorken, alkışla gözyaşı arasındaki kestirme yol gibi.
Iki kelime ve sonrası boşluk.

Ter akarken sırtından, bunun calışmaktan değil de keyiften olduğunu anlayacak iki kelime arıyoruz illa ki. Ardından kalbimiz hissediyor; Acı ve Kazanç. 
Arası kocaman bir vadi.

Tuşlar tıkırdarken yürek suskunsa, iki arada heyecan ve hüzün.
Gecenin bir yarısı baş ucundaki telefonun ekranı aydınlarısa; Deli midir nedirle, rüyasına girdim arasındaki derin çukur. 

Yatarken sarıldığın sıcacık peluş bebeğin yüreği ısıtan sevgisiyle, sol yanındaki boşluğun sivri tepesinde asılı kalıveriyor insan.

Liste uzun uzun devam eder iki arada. 
Oysa o an olanla sonra olanı, neden-sonuçla biribirine bağlamak derdindeyiz. 
O an olan oluyor ve bizler hep bir sonraki kareyi ön görüp mutsuz oluyoruz. 
Olan oluyor. Hoşuna giderse devam, şikayet varsa değiştir. Illa ki daha iyisiyle karşılaşacaksındır. Mevcutla baş etmekten, konfor alanında kalmaktan gereksiz mutsuzluklarda yüzmek istemiyorsan, değiştir. 
Tamam değiştiremiyor olabilirsin. Kabul et o zaman. 
Kabul hali ile mutlu uyanacaksın göz yaşlarıyla ıslanmış yastığından. Sabah olduğunda göz yaşları çoktan kurumuş, karanlık gökyüzü çoktan aydınlık olacaktır.


Esneme hareketlerini yaparsın, ardından yüzüne kocaman bir gülücük oturtursun. Ayaklarını yere indirir parke zemine ayaklarını basarsın. Bedenini yukarı doğru kaldırır, iki ayağının üzerinde durursun. Işte mucizenin kendisisin. 
Mevcudiyetin bile bir mutluluk bu evrene. 
Çünkü sen Tanrı’nın özçekimisin. ( WE ARE GOD’s SELFIES)

Haydi bakalım varsın iki arada kalsın sözcükler, kalanlara selam olsun biz yola devam…


2 Haziran 2016 Perşembe

HİÇBİR ŞEY Yapmak çoooook yorucu!

 Yeni bir çocuk kitabıyla karşı karşıyayım. Bayılırım o çocuksu bakış açısındaki yalınlığa ve mesajı dolaylı iletirken tam on ikiden vurmasına. Hep derim çocukluk hiç bitmeyen bir süreçtir. Dünde bunu teyid eden bir cümleye müşteri oldu kulaklarım:
İnsanlar hiç değişmez değişen sadece oyuncaklardır.

Gelelim kitaptaki kısacak ama kocaman mesajlı hikayeye...
kısalttım ama gene de sabırla okuyun... çocuklar dinlerken sabırlıdırlar, büyüklerin hep acelesi vardır.
Şu büyüklerde ne tuhaf oluyorlar ( Küçük Prens der…)

Herkes çalışıyor yalnızca çalışıyor.

Zackarina'ların deniz kıyısındaki evlerinde sabah olmuştu. Zackarina ile annesi mutfakta oturmuş kahvaltı ediyorlardı. Zackarina yavaş, annesi ise sanki tabağını önünden alacaklarmış gibi hızla yiyordu. Çünkü işe yetişmesi gerekiyordu.

"Anne saklambaç oynaylım mı?"
"Şimdi olmaz! Vaktim yok, otobüs gelmek üzere."
"Baba balık tutmaya gidelim mi? Sen ve ben?"
"Lütfen Zackarina şimdi olmaz. Çalışmak zorundayım. Çok önemli işlerim var."
"Balık tutmak da önemli," dedi Zackarina.
"Tabii, tabii," dedi babası "Ama şimdi değil, çalışıyorum. Haydi sen dışarı çıkıp oyna."

Zackarina ayaklarını öfkeyle yere vurarak odadan çıktı.
"İş, iş, iş! Hep aynı şey, iş de iş!"


Kumsala Kumkurdunu bulmaya gitti. Onun sıkıcı işler yapmadığından kesinlikle emindi. Ciddi ve önemli işler.
Zackarina, ardıç ağaçları ve taşların arasından kumasala uzanan patikasyı koşarak geçti ve ordaydı.
"Merhaba," dedi Zackarina.
"Merhaba," diye karşılık verdi Kumkurdu.
" Delilik bu, Herkes çalışıyor, çalışıyor da çalışıyor, hiç kimsenin bir şey yapmaya vakti yok!"
"Hmm, bende çalışıyorum," dedi Kumkurdu.
" Hiç de değil," dedi Zackarina. " Sen hiç kımıldamadan oturuyorsun ya!"
"Elbette çalışıyorum," dedi Kumkurdu. "Deliler gibi çalışıp kendimi yıpratıyorum. Çalışmaktan neredeyse canım çıkacak."
"Ama hiçbir şey  yapmıyorsun ki," dedi Zackarina.
"Aynen dediğin gibi, hiçbir şey yapmıyorum. Benim işimin adı “hiçbir şey” dünyanın en ağır işi bu. Ama nasıl dayanırım bilemiyorum, çok yorucu!"
"Ben sana yardım edebilirim," dedi Zackarina "Söyle ne yapacağım?"

Kumkurdu ne yapacağını söyledi ve Zackarina aynısını yapmaya başladı. Çok geçmeden Kumkurdu’nun doğru söylediğini anladı. Hiçbir şey işi gerçekten de çok yorucuydu. Kesinlikle kımıldanmayacak, ayak parmakları oynatılmayacak, konuşulmayacak. Sadece hiçbir şey yapılacaktı, hem de hiç durmadan!.

Zackarina bütün vücudu ağrıyana kadar taş gibi kımıldamdan durdu. Soluğu kesildi, Inlemeye başladı ve tam daha fazla çalışamayacağım diyecekken Kumkurdu gerindi ve
"Nihayet," dedi. "Nihayet işi bitirdik. Bugün amma da çok çalıştık! Gördün mü, Iki kişi paylaşınca iş ne de çabuk bitiyor."
"Evet," dedi Kumkurdu."Artık serbestiz. Zaten işin asıl anlamı da bu; bittikten sonra çok mutlu oluyorsun, dinlenirken istediğini yapabiliyorsun!"

 
Serbest saatte Kumkurdu ile Zackarina kumsaldaki taşları düzelttiler. Ağır taşları bir oraya bir buraya taşıdılar. Zackarina serbest zamanda yaptıkları bitince annesini ve babasını kumasal çağırdı. Onlara taşları dizdiğini gösterdi ve annesi ona
"Ne güzel olmuş sahil, eminim çok yorulmuşsundur," dedi.
Zackarina "Hayır hiç yorucu değil çünkü taşları işten sonra serbest kaldığımda taşıdım," dedi.


Çocukça olan bu hikaye hepimizin sıkça yaşadığı bir durum. Sahip olduğuımuz işlerde ne çok yorulduğumuzu ve bizi sadece maddi olarak beslerken aslında bizden ne çok şey alıp götürdüğünü farketmemizi sağlayan cinsten bir hikaye oldu. Serbest zamanlarımızda bizi iş hayatımızdan kat ve kat daha fazla yoran anlarda ise ne kadar mutlu ve keyifili olduğumuzu, günün sonunda onları yapmış olmaktan ne kadar keyif aldığımızı fark ettirdi. Aslında biz iki gün çalışıp 5 gün tatildeyiz ama bunu böyle algılamadığımız için iş saatlerinde streslenip geriliyorz.


Farkındalık tam da bu anda. 
Sahip olduğumuz işleri severek ve isteyerek seçiyoruz. Öyleyse hakkını verelim, şikayet etmeden keyifle zamanımızı geçirelim. 
Çünkü hiçbir şey yapmak çoooooook yorucu!

27 Mayıs 2016 Cuma

PIT! yerine PIR PIR...


Beni tanıyanlar bilir. 
Gülümserim.
Güldürecek ve gülecek sebeplerim hep vardır. Bazıları bunun olaylarla başetme yöntemim olduğunu bilir, bazıları da bunu maske olarak düşünebilir. Her ikiside doğrudur. Bazen söyleyecek sözüm olmayınca gülerim, bazen de sözlerin yetersiz olduğu anda… Ve bilirim ki gülümsemek hayatta ki en iyi ilaçtır.
Gülümserim dedim ya ama öyle kendi kendime gülümsediğimde deli demesinler diye -ki kendi kendimede çooook gülümserim-  sevdiklerimle birlikte gülümsemeye bayılırım. 
İyi ve kötü gün sevdiklerimin hepsiyle.









Bu hafta benim icin özeldi. Doğumgünümdü ve zaten rahatlıkla gülümseyebileceğim anlardaydım. Gel gelelim tıpkı Kalben* gibi kalbim azıcıkta PIT! diye kırgındı. 






Kalbimi, ne süt, ne kediler, ne de gökkuşağının sevindiremediğini, bir dostumun eli, PIR PIR ettirdi.


Sonra da hiç tanımadığım bir adam yerinden yavaşça kalkıp ağır adımlarla ama gülen bir yüzle masamıza geldi ve "Senin böyle güzel dostların oldukça hayatta sırtın yere gelmez,"dedi.

Peki neden PIT! diye kırılır kalpler?
Hayallerin suya düşünce mi? Arkadaşların seni aralarına almayınca mı? Balıklar seninle konuşmayınca mı? Hep böyle mi kalacak diye düşündüğünde mi? 
Hayatta mutlu olmak bir seçimdir aslında, bir yaşam biçimidir. Hayatta mutlu olmak her şeye sahip olmaktan geçmez. Belki de mutluluk hayatın karşınıza çıkardığı tüm engeller ile baş edebilmektir. Hangi nokta olursa olsun, bulunduğunuz noktadan keyif alabilmektir. 
Her insan mutlu olamaz. Çünkü; gereğinden fazla özler hayatından çıkanları, hak ettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecekleri ve asla göremez yanı başındakileri demiş Erich Fromm.

Tam da o anda, severek takip ettiğim Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi'nin facebook sayfasındaki bu yazısıyla karşılaştım. Diyorum ya tesadüf yoktur!

Mutlu çocuk yetiştirmenin 8 altın kuralı


Her maddesi önemli, dikkate alınmalı ama ikinci maddesi bu anıma o kadar uydu ki sizlerle paylaşmadan duramadım.

-      --> Maddi şeyler biriktirmek yerine dostlar biriktirmeyi ilke edinme.

Işte bu!

Kalbinizi her daim gülümsetecek, her anı size bir şeyi farkettirecek, güldürecek, yeri geldiğinde ağlatacak ama birlikte ağlayacak dostlar biriktirmeyi.
PIT! diye kırılan kalbimi PIR PIR ettirenler, iyi ki ekmişim size, hasatım sayenizde muhteşem...

*Kalben, Elif Yemenici’nin Eyvah Kalbim Kırıldı! adlı masal kitabındaki tatlı kızın adı. Okunması dileğiyle…
Ve bakın Kalben ne dedi:

         
       


 Işte kalbimi PIR PIR ettiren, yüzümdeki gülümsemeyi bana hediye eden dostlardan seçmeler. 


       



İşte yüreğimin PIR PIR ettiren ilhamım!


                  
 NOT: Gelemeyip gönlünü gönderen, gelmek isteyipte mümkün olmayanlara da burdan gülücükler.

















23 Mayıs 2016 Pazartesi

45'lik


Hayat sadece BLA BLA… 
BLA ümid edersin ve bazen bulursun. Ama çoğunlukla BLAdır ve sen hala BLAyı beklersin. 
Ve yaptığın BLAların doğru olmasını umarsın. 
Ve sonra o BLAyı düşünürken BLA BLAlarla kuşatılırsın. 
Ve işte o an anlarsın ki; Hayat ileriye doğru yaşanan bir yolculuk. 
Her anı kendi içinde saklı. Her anı kendine özel.

Bu kendime doğum günüm yaklaşınca hatırlattığım bir replik.

Geçmiş 365 günde yaşananlara bakınca anladığım bir yolculuk. Yapamam dediğim şeyleri yaptığım, istersem olur dediklerimin olduğunu gördüğüm, bu bana olmaz dediklerimin olduğu ve her daim beni şaşırtan ters köşeleriyle dolu bir yolculuk.

Asil küfü yazmıştım Trakya Bağlarını gezerken. Üzümü yüceltirde bitirirde diye yazmıştım. Döndüm kendime, içime, içimin içine ve hasatımın asil küflerini listeledim.

Annem ve Babam- Beni bu dünyaya getirip bu günlerime eriştirdikleri için,


İkizler- Bana sonsuz sevgiyi, anneliği ve sonsuz sabırı kazandırdıkları için,

Kız arkadaşlar- Düşmeme engel olup her daim sutyen görevi gördükleri için,

Dostlar- Yaşamın her türlü deneyimini bana kattıkları için,

İçimdeki çocuk- 45 yıldır koşulsuz sevmeyi, koruyup kollamayı, ağlatırken güldürebilmeyi ve en güzel anları bana yaşattığı için,

Tanrı- Teslim olduğumda bana en paha biçilmez güzellikleri sunduğu için,

Hepsinin azı/fazlası hasatımı etkiler... O yüzden dengede olmak... Ama dengeyi bulmak demek dengeyide zaman zaman kaybetmek demek.

Yıldız tozundanız hepimiz. Muhteşem yaratılmışız. Hatırlayalım, hatırlatalım.
Ayrıca benim adım YILDIZ. Karanlıkta parlarım ama aydınlıkta yok değilim. Parlamak için hep bir sebebim var ve bunu sağlayan yaradana şükürler olsun.


45'lik bir Stella hoşgeldin hayatıma "Ben" halimle sizlerle yola devam...
İyi ki varsınız.

17 Mayıs 2016 Salı

ASMADAN KADEHE



Trakya Bağ rotası için yoldayız. Rinuş ve Ben.
Somelye Murat Yankı eşliğinde 45'liğe sayılı günler kala en sevdiğim içkinin derinini öğrenmek için yollardayım. 
Asmadan kadehe uzanan güzel yolculuğuma eklenin...

Toprak Asma - İnsan

En iyiyi yapabilme yolunda yorulmak bilmez bir adanmışlık ve birliktelik.
Emekle karışık alın teri ve gönül bağı.
Uzun zamandır kendimle yollara çıkıyorum, her biri birbirinden keyifli yollar ama ilk defa toprak üzerine bir yol yaptım galiba beni çok etkiledi. Ya da acaba 45’ime merdiven dayamışken daha bir duygusallaştım da o yüzden midir? Sürekli şükür eder bulunca kendimi, yaşlandım mı acaba diye sormak durumunda kaldım.
Içki sözcüğünün hem yasal hem de zihinsel anlamda söyletmeyen günümüz politikasına direnen bir grup insanla tanışma şerefine nail oldum. Sizlere de ne güzel şeyler yaptıklarını anlatmak niyetiyle klavye tıklar…




Ve Sultanlar yolunu takip ederek       (https://tr.wikipedia.org/wiki/Sultanlar_Yolu) Trakya bağlarına uzanıyoruz. Murat Yankı eşliğinde Passion Travel ile birlikte çıktığımız yol ve yol arkadaşlarımız çok keyifli.
                                                                                                                    Koyun bir kadeh monosepaj Cabarne Sevignon ya da damak tadınıza uygun bir 
 kupaj, eklenin kelimelerimin arkasına. Jazz müziğide eklenirse tadına doyum olmayabilir kelimelerin…


Dip not: Monosepaj tek çeşit üzüm, Kupaj karışım üzümler.Dengeleme için kupaj yapılır. Sert içimi yumuşatmak için.

Doğal mayalanmaya ugramış üzüm şırası içmeye geldik Trakya Bağ rotasına. Şarap içmek bu coğrafyada günah! Oysa binlerce yıldır bu topraklar şarapçılığın öncüsü. Foça’nın güzel Bornova Misketini M.Ö 540’da Persler alıp Fransa’ya taşımış. Nikea’ya yani zafer şehrine bu günkü adı NICE, burdan gelir. ( etimolojiyi sevenler NIKE kelimeside bu köktenJ) bu yüzden bu üzüm soyludur.



Wine kelimesinin Hititlerin Anadolu’da yaşadıkları yer olan Wiyanawanda’dan aldığını söylüyorlar. Tahmini Lykia olmalı.
Bu coğrafya’da Romalılar tabii ki şarabı çok ciddi bir şekilde geliştirmişler. 330yılında başkenti İstanbul’a taşıyorlar sebebi ise eski başkent pagan yapıda ve Hristiyanlığın eski sistem üzerine kurulması zor iken yeni bir başkent yeni bir sistem çok daha kolay. Eski sistem eski yerde kalsın. Yeni sistemi yeni yerde baslatmak kolay... Bu yüzden İstanbul’a en yakın yer olan Trakya’da şarapçılık çok eski.

Dip not: gerçek değişim için hareket bereket ikilisi.

Kırklareli, Tekirdağ, Şarköy ve Gelibolu ile dört ana bölgede toplanan Trakya Bağ Rotası; http://www.trakyabagrotasi.com  2013’te başlamış. Oysa Avrupa’da yıllardır yapılıyor. 12 butik üreticinin desteği ile oluşan bu rotada gerçekten oldukça keyifli bir haftasonu yaşadık. Murat Yankı dedi ki: iyi şeylerin kalıcı olabilmesi için insanların sevmesi gerekir. Rota boyunca gezdiğimiz her bağda bunu hissettik. İyi üzüm iyi şaraptır tabii ki ama gördüklerimiz bunun çok ötesindeydi. Toprağını seven, mahsülüne özenen, kültürüne sahip, çok özverili ve sabırlı bağ sahipleriyle tanışma şerefine nail olduk. Her biri bu işe gönlünü koymuş. Bir arının, ufacık bir damlanın, görünmeyecek kadar küçük bir küfün bütün hasatı mahvedecek gücü olmasına rağmen sevgiyle ve doğayla uyum içinde ortaya çıkan manzara seyire doyumluk.

Ürünle, toprak ve insan birbirine çok benzer. Coğrafyaya göre ürün/insan değişim gösterir. Bu coğrafyanın insanın emeğide üzüme yansıyınca bir çok ödüllü şarap eklenmiş ülkemize.
Amaç satmaktır tabii ki ama satarken toprağınızın adını duyurmak, bilinir kılmakta önemlidir. Yeni dünyanın hedefi üzüm satmak ama eski dünya muhakak yetiştiği toprağın adınıda şarabına ekler.








Umur Bey
Biz bu rotada zaman kısıtlamasıyla;
-       Umur Bey http://www.umurbeyvineyards.com/

Necdet bey





















          -   Chateau Nuzun http://www.chateaunuzun.com/index24.html











-














-      Barel http://www.barelvineyards.com/anasayfa.html
gezebildik. Diğerleri içinde muhakak yola çıkacağım.

dip not: web sitelerine girerken 18yaşından büyük olduğunuz sorgulanacaktır!






nefis gün batımı...
Bu yolculukta konakladığımız yer tek kelimeyle muhteşemdi. Bakucha. Böyle bir rotada bu kadar keyifli, temiz ve özenilerek inşa edilmiş bir mekanla karşılaşmayı beklemiyordum açıkçası. Toscana ya da başka yurtdışı gurme veya şarap turları yapmadığımdan karşılaştırma yapmam mümkün değil ama yapanların hayretle kaldıklarını gözlemlediğimi söylemem lazım. 







Her ince detay düşünülmüş. Kalitenin minik dokunuşlarını hissetmemek mümkün değil.





Odalar pırıl pırıl, spası mis gibi. Restaurantındaki servis güler yüzlü, çimenler muhteşem. Ortam tam olması gerektiği gibi. 
http://www.bakucha.com/ Passion Travel’a seçimlerinden dolayı teşekkür ederiz.
Varınca çimenlere teslim oldum. 

Oturdum ve #Shethetraveller defterime günü, rotayı, bilgileri ve hislerimi satır satır yazdım. Gün batımında harika bir meditasyon yaptım.
 Keyifle kahvemizi yudumladık ve doğada olmanın keyfine vardık. Şükürler sıra sıra eklendi. Bir üzüm için çıktığım yolculukta bir üzümden çok daha fazlasıyla karşılaştığım için şükür. Kurbağalara, köpekler ve kırlangıçlar eşlik etti. Hepsinin ötesinde saçlarımdaki bukleler rüzgarla dans etti ve tertemiz havayla ciğerlerim bayram ederken zihnim şöyle dedi: Her nerdeysen burda kal. Burası iyi.



















Odada Rebul Kolonyalarının yeşil çaylı şampuanıyla ferahlatıcı bir duş sonrası Arcadia’nın özenilerek üretilmiş şaraplarına bu menüyle eşlik ettik. 

Burada 333 geç Hasat Botrytis 2009 özel bir şarap. Tatlı bir beyaz ve ona bu özelliği sağlayan minnacık bir küf. Bazen gelir bazen gelmez. Bu küf sadece ince kabuklu blanch üzerine yerleşiyor gene ilahi plan… Üzümün şekeriyle beslenir ve onu bambaşka bir lezzete taşır. O yüzden çok pahalıdır. Zaten tüm şişeler 75’lik iken bu şarabın şişesi 37,5luk. Pahalı çünkü küf istenen işlevi yerine getirmezse veya gelmezse o hasat çöp olabilir.
Gece yanan ateş harika bir final oldu.   
Dip not: Botirizasyon, asil küf!  Bağı bitirirde yüceltirde!

Şarap insan müdahalesi olmadan elde edilen tek içki olduğundan kutsal! Ayrıca Hz Isa şarap benim kanımdır deyince manastırlar ilk şarap üreticileri oluyor.

Üzüm hermafrodittir yani hem dişi, hem erkek bu da kendi kendini döllemesi anlamına gelir. Fideden büyür, tohum değildir.
Uzümdeki şekerin mayalar yardımıyla alkolize olmasıyla şarap ortaya çıkıyor. Sarap olarak anlandirilabilmesi icin  8-12% alkol olması lazım.
20-21C mayalanma başlıyor ve  16C  mayalanma duruyor.
insanlar üzümü koruyamadıkları için şarap yapmaya başlamışlar.
6000 çeşit üzüm var, cidden inanılmaz. Türkiye’de 650 çeşit. Nerdeyse İtalya kadar çok. Ama gelin görün neden onlar kadar tanınmıyoruz!
Her üzüm çeşidi şaraplık değil tabii ki. Mesela muhteşem Çavuş üzümü. Sezonun en tatlı üzümü. Şırası alındığında aroması kayboluyor. Oysa Misket-Muskat
yenilince hiç tadı yokken, muhteşem aromasıyla içerken bizi büyülüyor.

Şarap koklayarak içilen bir içkiymiş. Koklayın,.. Koklamayacaksanız votka icin.

3 renk şarap var. Beyaz, Kırmızı, Rose.
Rose’den bahsedeceğim çünkü ilginç. Blush adı verilen bu şarap türü tamamen tesadüf ışığında oluşmuş. Ama tesadüf yoktur tabii ki. Blush utanmak anlamında.  Önologlar Zinfandel üzümünü sevmezler, belalı derlermiş. Bir türlü kullanıldığı karışımda güzel renk oluşturamadığı ya da bozduğu için. ( Önolog nedir: http://harbiyiyorum.com/onolog-nedir/ ) gene günlerden bir gün bu lanet üzüm ne yazık ki istenilen rengi vermeyince karışıma durumdan utanan önoloğumuz ortaya çıkan bu harika renge bir daha tekrar etmesin, beni de utandırmasın inşallah anlamına gelmesi için BLUSH demiş. Kabuklarından dolayı kırmızı olan şaraplara böylece bir yenisi eklenmiş. Rose şarap üzümleri normal hasattan 10-15gün önce toplanır.

Dip not: Bütün üzümlerin şırası beyaz akar. Renk veren kabuk! Istisnalar bozmaz Shiraz ve Alicante’nin şırası kırmızı akar.

Türlerine göre şaraplar Düz, Köpüklü, Tatlı diye ayrılıyor. Size köpüklüyü anlatacağım çünkü onun da tesadüfi bir hikayesi var. 

Dedim ya manastırlar en büyük şaraphaneler.
1684 yılında Paris’in kuzeyinde Champagne adlı bir köydeki bir manastırda bir papaz varmış adı; 
Don Perignon… 
Gülmeyin hikaye değil gerçek.
Yaptıkları şarapı tadıyor ve tadını bir hayli keskin buluyor. Şeker koyun şişelemeden önce diyor. Aynen öyle yapıyorlar. Bahar geliyor mahzende deli bir patlama. İnip bakıyorlar mahzen tam bir savaş alanına bomba düşmüş gibi. Herşey patlamış. Şeker eklendiği için mayalanma tekrar ediyor ve oluşan  karbondioksit şişeleri patlatıyor. Ancak şans bu ya bazı şişeler patlamıyor. Açıyorlar köpürüyor, hem de lezzetli. Ve kuratarabildiklerini içmeye başlıyorlar. Böylece şampanya hayatımıza eklenmiş oluyor.


1720’de ilk şarap şişesi İngiltere’de çıkıyor ve tarihin en pahalı şişe satışı Thomas Jefferson’un 1798 yapımı şişesi Sotheby’de açık arttırmada 105.000pounda satıldı. Ondan önce damacanalar var. Damascus’tan gelen. Yani bu günkü Şam. Damacana kelimesinin köküde buymuş.





Şarap önce testilerde saklanıyor. İran’da Hacı Firuz tepede yapılan bir kazıda  arkelog Marry  Voight M.Ö 5400 yılına ait bir testinin dibinde tartarik asit buluyor ve anlaşılıyor ki o devirden beri şarap mevcut.
Daha sonra meşe fıçılarda saklanma metodu başlıyor ve yukarıdaki nefis bir denge kurup her üzüm çeşidine uygun bir mese fıçısı yaratıyor.Her üzüm farklı fıçıda saklanıyor çünkü hepsinin ihtiyacı olan oksijen farklı. Uyumlu fıçılarında gözenekleri tam da üzümüne uygun oluyor. Ey yukardaki nelere kabilsin diyesin geliyor. Tam bu noktada yeme içme kültürüyle şarap lezzetlerininde ne kadar uyumlu olduğuna dikkat çekmek gerekir. Ege’nin otlarıyla , Güney Doğu’nun baharatları. Şaraplarıda kolay içimli beyaz ve aromalı kırmızı. Tesadüfi değil ilahi planlı.

Birde gene beni şaşırtan şişe mantarı konusu var. Mantarlar doğal bir meşe ağacı – Quercus Suber- türünden yapılıyor. Ağacı ekiyorsunuz ilk hasat 25 yıl sonra. Kabuğundan mantar yapılıyor ancak ilk hasatta şişe mantarına uygun bir kabuk çıkmıyor. Onunla mantar objeler yapılıyor. Derken 12 yıl daha bekle, en nihayetinde ikinci hasatta kabuk kalınlığı 3-4cm olunca artık şişe mantarına uygun oluyor. Süre uzun gibi geliyor ama  ağaç 250yıl yaşıyor ve 100 sene ürün veriyor. Mantarlar Portekiz ağırlıklı, tabii ki İspanyollarda da var. Onları Cezayir ve Tunus takipte ne yazık ki ticareti Fransızların elinde. Şişenin yatay durmasıda bir gerçek, hikaye ya da şov değil. Dik şişede mantar büzüşüp hava kaçırırken yatık şişede şişen mantar şarabın ömrünü uzatıyor.

Eski dönemde Rumlar bağcı, Türkler ise tütüncü.
Türkiye’de 1896 şarap üretimi 302milyon litre, 1926 yılı üretimi 900bin litre iken
Atatürk’ün desteğiyle Fransa’dan ülkemize gelen Emile Bouffart Trakya’da bağ kurulmasına bilgisel destek veriyor. Devlette şarapçılığı destekleyince bildiğimiz en eski kurumlar oluşuyor- Kavaklıdere, Doluca -  Bu girişim 1933 itibariyle tüketimi 4milyon litreye çıkarıyor.
“Şarabın ilk toprakları olan An
adolu’nun ortasında bu geleneği yeniden canlandırmak...” diyor Atatürk, genç Cenap And’ı dinler ve yüreklendirir. Ama... Uyarır da: 
“İşin zor. Milletimiz yüzyıllardır rakıya alışmış. Şarabı nasıl sevdireceksin?” 
Aradan 100 yıla yakın zaman geçti ve Türk halkı bir şekilde şarabı sevmiş olmalı ki günümüzdeki tüketim 70milyon litre. 
Dünya genelinde en fazla şarabı İtalyanlar ardından İspanyollar ve Fransızlar üretiyor. En fazla şarap tüketilen ülke ise Vatikan. Sadece 836 kişinin yaşadığı Vatikan’da kişi başına yıllık şarap tüketimi 73,78 litre görünüyor. Fransızlar yılda ortalama 44,2 litre Türkiye’de nüfusa orantılı olarak kişi başına yıllık şarap tüketiminin sadece 0,18 litre. Ironi burda! üzümlerin kaynağı Anadolu toprakları ancak neler bizim gelişimemizi engellemiş düşündürücü.

Dip not: Herhangi bir yerli Türk şarap firmasının sayfasına girmek isterseniz önce yaşınız sorgulanıyor. Bilgi ekranda bile kısıtlıJ

Papaz karası üzümünü öğrenen Emile  onu 1936’da Fransa’daki restaurantlara taşıyor ve yurtdışında listelere giren ilk Türk üzümü oluyor. Bu gün  yeni kuşak tutkulu bir üreticimiz de bu üzüme sahip çıktı ve onu bugünün modern bağ teknikleriyle dikerek şaraba işledi. Ernst & Young denetim firmasının Türkiye başkanı Mustafa Çamlıca’nın hobi olarak kurduğu ama çok ciddiye aldığı “Chamlija” şarapları, tamamen bu üzümden yapılmış ilk şarabını çıkardı.

Dip Not: Çoğu adı söylenen üzümler Fransız,
Cabarne Savignon- Vahşi Siyah,
Savignon Blanch- Vahşi Beyaz,
Shiraz - Şıra yani şıradan transforme olan anlamında, nitelikli bir üzümdür.
Cabarne Franc,
Merlot- Merl bir kus karga gibi adını ondan alır. Cabarnetnin kardeşidir.
Pinot Noir- Dünyanın en eski üzüm türü olduğu söylenir hatta bütün üzümlerde bundan gelişmiştir denilir. Belalı bir üzüm ama harikadır, yetiştirilmesi zordur cünkü çabuk hasta olurlar.

Bu noktada Restaurant kelimesininde etimolojisinden bahsedeyim o da çok ilginç çünkü.

Fransızca restaurant " canlandırıcı, güç veren “ anlamındadır. Fransızca restaurer, İngilizce restoration "onarmak, yenilemek" fiilinden türetilmiştir. Çok uzun saatler çalışan sanayi devri insanın bedenini onarabilmesi için 2 öğün yetmez düşüncesiyle sokaklarda kurulan ve sadece et bulyon satan restaurantlardan bu gün gelinen nokta. Paris'te modern anlamda ilk restoran(1765)  M. Boulanger lokantası. 
Somelye http://tadimnotlari.blogspot.com.tr/2011/12/somelye-nedir.html Murat Yankı’nın muhteşem bilgilerini şarap gibi keyifle dinliyoruz. Bilgi sonsuz… Bize şarapla bira karşılaştırmasını o kadar keyifle aktarıyor ki biraz üzerinde düşününce bira tüketenle şarap tüketenin farkını anlayabiliyor insan.

Şarap:
Eril, dışarda yapılır çünkü. Güç ister. Komünyondur. Bizdir. Kalabalık tüketilir. Eski toplum içkisidir. Uygar dünya içkisidir çünkü ekip bekleyip hasat yapılıması zaman alır, beklemek gerekir, sabır ister bu yüzden öngörüye sahiptir. Ileriyi hesaplar.
 

Bira:
Dişildir. Tahıldan evlerde yapılır. Domestik bir iştir. Küçük şişede tüketilir ve bireyseldir. Tekliktir. Modern toplum içkisidir. Barbar toplumun ürünüdür. Sabırsız, ekip biçip yol alır. Yakar, yıkar ve göçer. Anı yaşar.

Dip not: Kahve eril çay dişil. Üzerinde düşünün niye.

Turun son saatlerinde şarap bağlarından uzaklaşmadan Barel Bağ evinde bir öğlen yemeği yiyoruz. O ne keyifli bir bahçe, ne keyifli bir ortam. Sadece yemek için bile gidilebilir, sonuçta Bursa’ya İskender yemeye giden insanlarız mesafeler ne ki. Yollar aşılmak için.
Iki gündür sabah 11lerde başlayarak içmemize ragmen bir gram baş ağrımızın olmamasının sebebini sroguladım tabii ki. Bas ağrısı şarapta kükürt miktarının sonucudur! Bu bağlarda da buna çok dikkat ediliyor. Birde bir denge var mesela Arcadia bağlarında yarasalar var böcekleri yesinler diye getirilmiş. Otlar var doğal gübre olsunlar diye.

Dip not: Sen doğaya destek var o sana bin katını.


 Ve tabii ki yol üstünde iki ilginç yer ziyaretide yapıyoruz. Çevreyi tanımak önemli. Biri Rüstem Paşa Camii, Meşhur Kanuni’nin damadı. İyi ki Muhteşem Yüzyıl var da ezberle okutulan tarih aklımızda yeniden yer buldu. Ardından Macar Rakoczi’nin evi. Müze binasında Rakoczi 15 yıl yaşamıştır. Avusturyalılara karşı Macar ayaklanmasının başına geçmiştir ve savaşta başarısız olunca Osmanlılara sığınmıştır. 


Türkiye’de bütün bürokratik ve yasal zorluklara karşın, şarap üretimi, tüketimi artmakta. Kalite yükselişte. Ne yazık ki hâlâ bu kalite dünya tüketicilerine yeterince tanıtılabilmiş değil. Insan üzülüyor diğer tüm şeylere üzüldüğü gibi ama gördüğüm o güzel insanlar bu işe gönüllerini koymuşlar. Eminim bundan 10 sene sonra bambaşka güzelliklerle bağlarımızı geziyor olacağız.

Dip not: Sen gönlünü koy, ilahi plan senin için en güzelini gerçekleştirecektir.







Bu turun tekrarı 1-2 Ekim. Vakti olanlar kaçırmayın. Ben kendime doğumgünü hediyesi yaptım, sizde ne bekleyeceksiniz başkalarından kendinize hediye edin. Sizi sizden daha iyi kim mutlu edebilir ki.