6 Haziran 2012 Çarşamba

"EV"LENDİM...




    Herşey uzun zaman önceden planlanmıştı. Bilirsiniz beni plansız olmaz. Senelerdir düşünüyordum bu kararı almak için. Zor taraflarını bilerek insanın kendini ateşe atması nasıl bir duygudur eminim ki herkes en az bir kerecik bile olsa yaşamıştır. Ben de yaşama kararı aldım. Güzel bir ilkbahar sabahında annemi babamı , canım oğullarımı, kardeşimi ve şurasını da yanıma katarak çıktım bu heyecanlı ve zorlu yola.


Oldukça çok farklı alternatifler çıktı karşıma. Kimisi kenarda kalmaktan çürümüş, kimisinin bedeni var ama ruhu yok, bazılarıda özenle kendini gösteriyor ama ne yazık ki gelecek vaad etmiyor.


Sonra mis kokulu bir yolda yürürken çıktı karşımıza, bembeyaz heybetli duruşuyla, “Şşş, fıstık baksana bana...denesene, “ der gibiydi. Usulca araladım kapısını ve dünyasına girdim. Bir huzur kapladı daha adım atar atmaz beni. Yarattığı hafif esinti saçlarımın arasından ruhuma kaydı ve karşımda bulduğum bu eşsiz güzelliği denemeye karar verdim. Usulca çıktım basamakları ve yerleştim kalbine. Zira aynı kalpteydik ikimizde...


Anlayacağınız gibi bu karşılaşma bizi niha-i sona taşıdı ve bu serüven sonunda “EV”lendim!


      İçerisinin pisliği tarışma götürmez bir tezat oluşturuyor balkondaki manzarayla. İstanbul tüm beton haliyle, binbir türlü derdiyle dimdik karşımda. Oradaki kaostan burada eser yok.

Kenardaki salıncak çok davetkar, sallanan sandalye ise çok huzur verici gözükmekte. Masanın üstündeki nefis domatesin kokusu tüm çekilen çilelerin bedeli sanki.


Kirazın kırmızısı, dutun moruna hepsi de eriklerin yeşiline karışıyor.


Çam ağacının reçine kokusu, kozalakların tıkırtıları ve heybetli yemyeşil salınışı doğayı evimin içine taşıyor.



        Rüzgar sakince okşuyor yüzümü, dans ediyor saçlarımda ve bana birşeyler karalamam için yeterli ilhamı sağlıyor. Özgürce uçan kuşların kanatlarına takılıp uçmak istiyorum.


Bahçedeki hanımeller ise beni çocukluğumun bahçesine geri taşıyor.
Martıların ciyaklamaları, arada bir geçen faytonların nalın seslerine karışıyor - henüz yazın şiddetli fayton turları başlamadığından tek tük. Arsız kargayla kavga içindeyiz, balkonu terk etmemi bekliyor yiyecekleri çalmak için.

Yoğun temizlikten büzülmüş derili parmaklarım acıyor tuşlara basarken ama içerisi mis gibi temizlik kokuyor. Belim ağrısını sormayın bile.


Bu günü benimle paylaşan canım anneciğime sonsuz
teşekkürler. Her zaman yanımda olduğu için ve tabii ki arkada kalan cancağızlarıma bakan babamada kocaman bir öpücük. Diyorum ya hep insanın ailesi gibisi yok!


Bu günkü yorgunluğumuzu güneş batışında bir misafirle kutladık!


Biliyorum yaz günlerinde burası şehirden daha hareketli günleri kucaklayacak, bazen bıktıracak, bazen çıldırtacak ama ne olursa olsun bu balkon beni hep rahatlatacak; gerisi hikaye. Deniz masmavi, gök masmavi, insanın bu yerde ihtiyacı olan tek şey bir kadeh şaraba eşlik edecek dostlar...

Sevgiyle iyi yazlar!


24 Mayıs 2012 Perşembe

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,” demiş Heracleitus.



“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,” demiş Heracleitus.

                       İnsan yaşar yaşar tecrübe eder,
Daha anlamazsan zaman tercüme eder.

Geçenlerde Facebookta’da paylaştım bu dizeleri, Sertab’ın şarkısından. Bu gün gene uçak koltuğunda 10.000mt yüksekte yazıyorum. Zaman gerçekten tercüme ediyor. İlk bu koltuğa yalnız oturduğumda kalbimi sıkıştırıp, boğazımı düğümleyen, beynimin içinde volta atan tilkiler sakinlemiş. Her yolculuk bir şeyleri aşmaya sebeptir diye boşuna demiyorlar, bu yolculuk bana eski alışkanlıklarımın dışına çıkmayı öğretti.

İlk adım lounge’da insanları seyretmek ve dergi okumakla başladı. Genelde kendi alanımı belirler, sadece bir kere ikramlardan alır, fazla göze batmayan bir köşede oturur kitabımı okurdum. Karşımdaki adam kulaklıktan süratle konuşuyordu, orta yaşlarda ve keldi. Arkamdaki masada gençten bir erkek bilgisayarına gömülmüş iş yapıyordu. Çok şık ayakkabıları vardı. Önümdeki altın kızlar grubu yarı Fransızca yarı Türkçe konuşarak tatillerinin planını yapıyordu. Garson kızın nefis yeşil gözleri vardı ve çay makinasından dem koyamayan yaş olan ama ruhunungenç olduğu giydiği kot pantalondan belli olan 70lik bayana yardım ettim. Önce TimeOut okudum, sonra Voyager ve uçak rötara geçtiğinden bir de cemiyet hayatına göz gezdirdim sadece elbise ve takılara bakarak. Ne büyük israf diye sinirlendim ama sosyal statünün belirleyicisi onlar. Çantamdaki Paul Auster mutsuzluktan deliriyor olmalıydı. İpodumla bir olmuş beni kötülediklerini duyar gibiyim.

Sonunda “Uçağa gidiniz!” harfleriyle yerimden kalktım ve kapıya doğru ilerlemeye başladım. Yolda mola ‘Narciso Rodriguez for her’ parfümünü baştan sona üstüme giydirdim, yetmedi, 2 kez Lancome maskarayla kirpiklerimi belirginleştirdim ve Dior’la dudaklarımı renklendirdim. Artık kokpite girmeye hazırdım.

İkinci adım, yolculukta yan koltuğumdaki bayanla ve hatta onuda bir adım ileriye götürerek onunda yanındaki adamla koyu bir sohpete girişmemdi. Kadın Afgan, adam ise İranlıydı. Kadın Müslüman, adam ise ateist. Türkiye’de yaşayan bir Musevi olduğumu duyduğunda yüzünde oluşan şaşkın ifade kayıt edilesiydi. Adam İran devrimiyle kaçmış ve Hollanda’ya yerleşmiş bir dişçi. Kadının durumu ise daha enteresandı. Ellerinde kınadan yapılmış resimler vardı. Her parmağında bir yüzük, burnunda hızma, başörtüsünde taşlı bir broş vardı. Üstünde ise yeşil bir yerel kıyafet.


Aslında bunlardan daha ilginç olanı sol avucundaki kocasının adının yazılı olduğu kınadan dövmesiydi. 4 hafta önce hiç tanımadığı biriyle evlendirilmiş ve Den Haag’da yaşayan inşaat işçisi kocasıyla ilk defa görüşmek üzere Afganistan’dan İstanbul aktarmalı Amsterdam’a uçuyordu. Çat pat İngilizcesiyle, pembe rujlu dudaklarıyla gerçekten bir kapaktan fırlamış bir hayaletti sanki. Gene duyuyordum kucağımdaki Paul Auster ve İpodumun bana sövdüğünü ama iyi niyetimle bu sefer çantadan çıkarmıştım onları. Afgan marka naneli sakız çiğneyip, İran’lı adamla dünyadaki farklı yazarlar hakkında konuştuk. İstanbul’un nefis bir şehir olduğunu söyleyen İranlı adam eğer dişimle ilgili bir sorunum olursa onu arayabileceğimi söyleyerek bana kart vizitini verdi. Kadın ise kokpitin sıcaklığından midesi bulanınca bana doğru yanaşıp, başını omuzuma koyunca şoka girme sırası bendeydi. Sonunda uçak inişe geçti ve kadının yüzündeki heyecan tarfisizdi. Sürekli aynı şeyleri tekrar ediyordu, “İnşallah beni çok sever, çünkü ben onu çok seviyorum.”

Üçüncü adımda bir film seyretmek vardı. Uçak koltuk aralıkları dar ama konforlu bir uçak. İçerisi ölümüne sıcak olmasına ancak başımızın üstündeki klima şiddetle soğuk üflüyordu. Film seçenekleri arasında Oscar’a aday gösterilen ama hiçbir dalda ödül almayan Çok gürültülü ve Çok yakın ( Extremely high, Incredibly loud) Jonathan Safran Foer’in romanından beyazperdeye aktarılan filmde 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden 9 yaşındaki bir çocuğun öyküsü anlatılıyor. Yıkım olarak kabul ettiğimiz kitlesel bir politik oyunun, vahşileşmeden, çirkinleşmeden ne kadar dramatik bir görsel şölene dönüştüğünü izledim 2saat boyunca. Ana fikri sakın aramaktan vazgeçmeydi...Bunu artı haneme yazdım. Çünkü hepimiz bazen kısa yolu seçip yelkenleri suya bırakıp inanmaktan vazgeçiyoruz. Paul Auster ve ipod artık isyandaydı. Ne oluyor bu kadına diye aptal ifadeyle bana bakıp soruyorlardı, neden bizimle ilgilenmiyorsun diye...

Ama dedim ya her yolculuk bazı şeyleri değiştirir diye...

Son adım havaalanına inince hemen işe girişmek yerine rötar yapmış uçağıma 35dkda ben ekleyerek free shopu gezip nefis bir appeltaart eşliğinde sert bir espresso oldu. Paul Auster ve ipod artık kahkaha ile gülüyorlardı. Bu kadın delirdi diye...




Delirmedim ama bazı şeylerin farklı olmasını istedim diyelim, belki bu tanımım Paul Auster’i ve ipodumu rahatlatır .

Ve son son adım, erkek arkadaşından ayrılan dostuma destek olmak yerine, ona kendisine inanmasını ve yalnız olmaktan korkmamasını söylerken, kendimin ne kadar şanslı olduğunu farketmek oldu.

Zira gene doğum günümde havadayım. Uzaklardayken bile haneme yazılanlarla güçlendim!

1 e-card greeting, 2 whatsupp'tan sesli tebrik, 5 Whatsupp’tan yazılı tebrik, 1 dergi köşesi yazısı ( http://xlhayat.com/yaziDetay-206--Avrupa-cikarmasi.html )  1 komik klip eşliğinde tebrik,62 Facebooktan tebrik,1 Facebook’tan doğumgünü kartı, 11 Sms’ten tebrik, 2 email’den tebrik, Finansbank, Akbank,Yapikredi ,Morhipo,Teknosa, Kangurum, Gittigidiyor, Miles-Smiles,Türk Telekom, Hepsiburada, Swatch,Turksat, VE tabii ki yurtdışındayım diye cevap vermediğim bir çok kimliği belirsiz telefon...

Beni bu kadar şımarttıkları için aileme, dostlarıma sonsuz teşekkürler. İyi ki anam beni doğurdu ve iyi ki sizler varsınız...

5 Mayıs 2012 Cumartesi

NEYİN PEŞİNDEYİM?

          


          Kaç zamandır ekranda blog için birşeyler karalamıyordum. Aslında karalıyorum ama yayınlamıyorum. Nedense yayına layık görmüyordum yazdıklarımı...Neden acaba bu suskunluk derken bu gün bir facebook yazısı beni adeta dürttü, yaz kızım diye.


     Geçenlerde bir dostumun blog yazısını okudum, “444 0 Şefkat” diye, acaba insanlar için böyle bir hat kurulsa kitlenir mi telefonlar diye düşünüp iki satır karalamaya başlamıştım ama olmadı...Duygular dile gelmedi satırlar pek bir sakil kaldı. Sevmedim kayıt edip gömdüm bilgisayarın hafızasına. Derken dün bir arkadaşımın facebook notlarına etiketlendim. Sessizlik bölmüştü düşüncelerini. Etkilendim tabii ki. Sessizlik nasıl böler düşüncelerimizi, sözcükler anti depresan görevi görür mü? Hemen birşeyler yazdım, ama sevmedim, midem fazlaca doluymuş gibi ağır geldi, gömdüm onuda hafızaya.

       Derken "The Best Exotic MariGold Hotel" geldi. Türkçe’ye "Hayatımın Tatili" gibi aptal bir tercümeyle çevrilmiş. Oldum olası bu filmlere neden Türkçe isimler bulurlar diye sinir olurdum. Bu tercüme iyice arttırdı sinir katsayımı ve başladım döşenmeye...Harfler teker teker sıralandı bembeyaz sayfada. Sözcüklere, cümlelere derken uzun uzun söylemlere dönüştü eylemsiz olarak. Filmin konusunu anlatmayacağım ama sadecebir satırını yazacağım, taviye ediyorum yaşlanma korkusu, ölüm korkusu ve yalnızlık korkusu olanlara seyretsinler diye. Tatil tercümesinin saçmalığını da  anlayacaklardır böylece. Film tipik bir Hint felsefesi üzerine kurulmuş. Basitçe diyor ki “ Sonuçta herşey iyi olacaktır, eğer iyi değilse demek ki henüz sona ulaşmamışsındır.” Bende yazamadığım için demek ki henüz sona ulaşmamışım derken işte bugün olan oldu...

“Aklınızda kalanın mı peşine düşersiniz, aklınızı başından alanın mı?”

İşte beni gecenin bu vakti yazmaya sevk eden sözcük dizisi buydu.

Cevabı tabii ki kişisel olacak ama ben kendi tercihimi okur okumaz yaptım!

Aklımda kalanın peşine düşerim.

Neden bu seçenek daha cazip diye kendime sorunca, bunun daha mantığa yakın olduğu fikrine kapıldığımdan olsa gerek. Bir hava burcu olarak ayağı yere basan fikirler, hayaller bana daha uygun.

Aklımı başımdan alanın peşinden gitmek çok maceracı bir durum. Macera tehlikelere açık, dolayısıyle bilinmezlikler fazla, tedirginlik verici, mantıksız ve nokta.

Oysa diğeri bana üç nokta... yani devam ediyor. Aklımda kalan benimle, hayallerimle yürüyor. Hergün canlı, her gün çekici ve her gün yepyeni. Bu düşünceyle aklımda kalanları yazmayı deniyorum. Liste fena değil;

Çok eskilere gittim, ilk aklımda kalan kırmızı bir elbise.

Onunla dolaşmak için neleri vermezdim. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala kırmızım yok. Cesaret edemedim.






Sonra sırt çantasıyla tren seyahati.

Gidecek adam bulamadım. Kimse bu kadar çılgın değildi etrafımda. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala sırt çantam yok. Cesaret edemedim.




Daha sonra başka bir ülkeye yerleşmek.

Yeni bir hayat, yeni bir ümit. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala aynı mahalledeyim. Cesaret edemedim.





En çok istediğim, tüylü kocaman bir köpek.

Nasıl huzurlu ona sarılmak, nasıl karşılıksız sallanır o kuyruk. Ne büyük bir soumluluktur. Yaşım 40-18gün sonra 41- hala köpeğim yok. Cesaret edemedim.







Ve kalbimi çalan o bakışlar.

Her yerde onu hissetmek. Yan yana olmadığında özlemek. Yana yana olduğunda dokunamamak. Yaşım 40-18gün sonra 41- seçimim yalnızlıktan yana. Cesaret edemedim.







Ve final, anne olmak.

Onu sarıp kollamak, bebek kokusunu yaşı kaç olursa içinde hissetmek. Kendini adamak ve sadece kayıtsız şartsız verebilmenin derin mutluluğunu yaşamak.

Yaşım 40-18gün sonra 41- 12 senedir ANNE’yim. Cesaret edip yaptım! Sonuç nefis, tatmin edici.



Bu durumda dönüp aklımda kalan diğerlerine bakıyorum. Sanırım hepsinin tek tek peşine düşme zamanındayım! Zaten Hıdırelez geldi, kapıda; bahçede de gül ağacı mevcut...Bana müsade, siz okurken ben listemi gömüyor olacağım.

2 Nisan 2012 Pazartesi

SOL YANIM





Ben sağlağım. Ya da salak mı demeliyim acaba? Çünkü ilginçtir ki Türkçe sözlüğümüzde bu kelimenin bir anlamı mevcut değildir.

Ben sağ elimi kullanır, sağ taraftan kalkar, sağ omuzumda çantamı taşırım. Sağ ayakla girerim uçağa, sağ elimle açarım kapıyı. Sağ ayağıma dövme yaptırdım, sağ tarafta yürürüm. Sağ elimle telefonu tutar, sağ elimle dişlerimi fırçalarım. Ben tam bir sala(k)ğım. Normal sayılıyorum çünkü dünya nüfusunun büyük çoğunluğu gibiyim.

Sol tarafıma hiç özenmem, onu kullanma kabiliyetim neredeyse sıfıra yakın. Sol benim için zorlayıcı. Hep merak ederdim neden İngilizler soldan araba kullanırlar, hatta bunu saçma bulurum. Araştırdım ve şöyle bir bilgiye ulaştım; İngiltere’nin eski dönemlerinde sokaklarında araba diye bir kavram yokken, şövalyeler veya elinde bilimum kesici, doğrayıcı alet taşıyan insanlar genellikle sağlaktı. Sağ elleri ile silah kullandıklarından ötürü, kendilerini emniyete almak için caddenin sol tarafından yürürlerdi.

Peki neden sol taraf?

Çünkü sol tarafta duvar dibinde yürüdükleri zaman, savunmasız olan sol kolları duvar tarafından korunmuş olurken, silah kullanan sağ elleri de rahatça hareket edebilecek bir boşluğa sahip olurdu. Böylelikle gelen tehditleri sağ elleriyle savuştururken bir de sol tarafdan birisi saldırır mı? diye düşünmek zorunda kalmazlardı.

Bunu okuyunca etkilendim. Üstüne birde dizi furyasına sarıp, kafamı meşgul edecem diye takibe aldığım “Adını Feriha Koydum”* dizisindeki şarkı eklenince, yetmeyip bugün benim 17.evlilik yıldönümüm olunca, bloguma SOL YANIM yazmak farz oldu!

      Uzun senelerdir SOL YANIM boş. Koruyan, kollayan, sarılan bir destekten eksiğim. İnsan eksiğini farkedip değiştirir diyebilirsiniz ama nedense solda bir değişim gözlemiyorum. Neden acaba solda hiç değişiklik yok? diye sordum kendime. Uyguladığım artı/eksi yöntemlere başvurdum ve  sonuca ulaştım. Solumda AİLEmi gördüm. Onlar benim duvarımdı. Onlar beni tehlikelerden koruyan, beni destekleyen ve benimle birlikte savaşandı. Canım AİLEm beni çok sevdiği için sol yanım bunca kuvvetli ve ben sağımı geliştirerek tüm tehditleri savurmuşum hayatımdan desem, yüzünüzdeki gülümsemeyi görür gibi oluyorum.

Benim bu sol yanımdakilerden 2 tanesi küçücük doğdu. 33.5 haftalıktılar. Hastane bize cehennem gibi gelmişti, çıkamayıp onları kuvöze koyduğumuzda. Şimdi boyuma yakın 2 kocaman delikanlı olma yolundalar. Hayatımdaki tüm olumsuzlukları ben bu iki küçücük sol yanımla savurduğumu itiraf ediyorum. Bunu başarmak için ne çok çalışmak, ne çok para harcamak ne de çok sahiplenmeye gerek yok. Bunun tek sırrı ÇOK SEVMEK.

Ben onlardan, kuvvetli kişinin, kimsenin yenemediği değil, her yenilişinde tekrar ayağa kalkabilen olduğunu, yolculukta karşılaşacağım yenilgilerin bana kuvvet kattığını, zorlukların aslında bizleri kolaylığa taşımanın bir yolu olduğunu öğrendim. **

Bu sabah mermer bahçesine 3 karanfille gittim ve  şöyle fısıldadım;

“ SOL YANIM eksiksin ama bana kazandırdıklarınla daha da güçlüyüm.”


* Dizideki şarkının sözler, Eylem Aktaş;
Kan damlar yüreğime gözlerine haram değerse
Gül teninde günah gezerse,
Günün birinde
Eller ayırsa, yollar kapansa,
Sol yanımda senin aşkınla,
Dolanırım koca dünyada, beni unutma.
Eller ayırsa yollar kapansa,
Sol yanımda senin aşkınla,
Kaybolurum koca dünyada, beni unutma.
Sevdalı bakışınla yüreğimde dağlar devrilir
Bütün ömür feda edilir senin uğruna.
Sevdalı gülüşünle yüreğimde dağlar devrilir
Bütün ömür feda edilir senin uğruna.




** Kayıp Gül -2-'den bir bölüm...

27 Şubat 2012 Pazartesi

PLANSIZ BİR GÜN!



“ Dostlardan aldığın her şey kaderin dışında kalır; Ancak vermiş oldukların her zaman için servetin olacaktır.”

Bu yazı kişisel gelişim kitabından bir alıntı değildir. Bu yazı, tarihimizin çok önemli bir mekanın kapısından alıntıdır.

Aklınıza nice yerler gelebilir ama inan ki hiçbiri doğru çıkmayacaktır. Bu yazı Karaköy’deki eski Osmanlı Bankası'nın, 2001’den beri Garanti Bankası'nın kültür binası olan SALT GALATA'nın girişinden bir alıntıdır.

Ben, iş saatimden kaçamakla, keyifle geçirdiğim bu plansız günü paylaşmak istiyorum sizlerle. Okul yıllarımdan aklıma yazılmış, bir çoğu hatırlanmayan, bölük pörçük sınırlı tarih bilgimin üzerine, zaman içinde ilgimi çeken uygarlıkları ve hikayeleri ekledim. Bir insanın geçmişini bilmesinin, onun ülkesine karşı bir görevi olduğu fikrini savunanlardanım. Belki o yüzden bugünkü plansız gezim pek bir keyif kattı ruhuma.

Binanın haşmetli duruşu tarifsiz. Fotograf tutkunları kaçırmayın hemen ziyaret edin. Her adım bir kare!

 Mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen bina, Galata'nın siluetinde önemli bir yer tutar. Binanın en ilginç yanı, ön ve arka cephelerinde görülen tarz farklılığıdır. Voyvoda Caddesi'ne yani Galata'ya bakan ön cephede kullanılan neoklasik ve neorönesans tarzlar, dönemin Avrupa'sında bir banka merkezinden beklenen görkemi ve ağırbaşlılığı yansıtır. Perşembe Pazarı'na yani Haliç'in ötesindeki eski İstanbul'a bakan arka cephe ise çok daha hareketli, hatta belirli ölçüde oryantalist çizgiler taşımaktadır. İki cephe arasındaki bu farklılık, bankanın batı ve doğu arasındaki konumunu simgeler gibidir.

Girişteki bembeyaz mermerin duruluğuna kapılıyor insan, sessizlikte kayboluyorsun…



27 Mayıs 1892'de hizmete açılan Osmanlı Bankası Binası, 1863 yılında kurulan Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin, 1880'lerde başlayan yeniden yapılanma ve piyasaya açılma politikasının simgesel bir ifadesiydi. Bugün giriş katında Garanti Bankası şube ve Bölge Müdürlüklerini konuk eden bina, 1999 yılı başına kadar Osmanlı Bankası Genel Müdürlük Binası olarak hizmet verdi. 19. yüzyıl banka binalarında yaygın olarak kullanılan ve aşağıda şubede gerçekleşen faaliyetlerin yukarıdaki koridorlardan izlenmesine olanak tanıyan binanın üst katlarında ise Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi yer alıyor. Bir yandan bankacılık faaliyetlerinin gerçekleştirilmeye devam ettiği, diğer yandan Osmanlı Bankası Arşivi, kütüphanesi, sergi alanları ve konferans salonları ile bina ziyaretçilerine geçmiş ile günceli bir arada yaşatıyor.

Derken sizi gerekli katlara taşıyan modern bir asansör karşınıza çıkıyor . -1. Kat serginin olduğu bölüm. Paltoları bırakmak isterseniz nefis bir vestiyer emrinizde.

İki sergi iç içe. Bir tanesi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Arkeoloji’nin Tarihi sergisi, diğer taraf ise Osmanlı Bankası Müzesi.

Arkeoloji’nin anlatıldığı kısımda; Yunanistan’dan Mısır’a uzanan geniş bir coğrafyadaki arkeoloji faaliyetlerini sosyal, kültürel ve politik bağlamlarıyla inceleyen sergi, yaklaşık 200 yıl boyunca Osmanlı topraklarında gerçekleştirilmiş yerli ve yabancı arkeolojik girişimleri irdeliyor. Sergiyle ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlere…. http://saltonline.org/tr/#/tr/83/gecmise-hucum

Osmanlı Bankası müzesi bölümünde ise; Osmanlı Banka’sının kuruluşundan, günümüze kadar geçen serüveni, resimlerle ve çok etkileyici bir sunum tekniğiyle karşınıza çıkıyor. İlk müşterilerinin resimlerinde yakalayacağınız tanıdık isimlere şaşırmamak elde değil. Sergiyle ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlere… http://www.obmuze.com/

Tüm sergi, bize geçmişten bu günlere neler kaldığını gösteren belgeler, resimler ve objelerle dolu. Etkilenmemek mümkün değil. Geçmişte insanların nasıl yaşadığı bilmek, tarihteki ve yaşamdaki gelişimi izlemek nefis bir duygu.



Arkeoloji sergisinin son bölümünde, üst üste sıralanmış birkaç tahta masayla karşılaşıyorsunuz. Ben bu sergiden çıkışta herşeyden etkilendiğim daha fazla bundan etkilendiğimi söylemeliyim. Sebebini sordum bu masaların yetkili arkadaşa- Lorans Tanatar Baruh – Kendisi, serginin bu bölümünde günümüzden geleceğe ne kalacağı konusunda yapılan bir çalışmanın sergilendiğini söyledi. Küçük bir azınlık başka şekilde birşeyleri koruma peşinde. İnsanlar, gelecek kuşaklara, bizlerin varlığını tanımaları, yaşamımızı, yeme biçimimizi, hobilerimizi, oyuncaklarımızı, giysilerimizi, yazı şekillerimizi görsünler diye bir çok obje getirip bırakmış. Konuyla ilgili kişiler, bu materyalleri eleyerek bazılarını sergiye eklemişler. Eğer sizde gelecek kuşaklara birşey bırakmak isterseniz, hodri meydan . 11 Mart son gün.

Koşun Galata’daki binaya, hem keyifli bir gün armağan edin kendinize hem de aklınıza gelen birşeyi bırakın onlara. Gelecek kuşaklara sizden de bir şey kalsın…









Sonrası da var…

Asansörler bizi 4.kata çıkardı. Harika bir manzara…İstanbul ayaklarımızın altında. Tam karşımızda görkemli Süleymaniye…



Ardından nefis bir yemek, CA’ D’ORO, keçi peynirli salata eşliğinde Blush!


Arkasından kitapçıda yetmeyen vakit…



Derken beden isyanda, tuvalet ihtiyacı son safhada, mekanı terk etmeden gitmek şart, zira yolumuz uzun Maslak’a …



Bu bina  " ÇİKOLATA " kıvamında.  Bitmesin istiyorsunuz!

Bugünü benimle paylaşan arkadaşlarıma ( Linet- Işık ) çok teşekkürler, sayenizde plansız bir gün geçirdim.


22 Şubat 2012 Çarşamba

KARANLIKTAYIM!


"Bir an için kapatın gözlerinizi...

Görmediğinizi düşünün!

Nasıl algılardınız çevrenizi?..

Duyarak, koklayarak, dokunarak, tadarak...



Heryer karanlık ama öyle bildiğimiz gece karanlığı değil. Zifiri bir karanlık! Kendini bile hissedemeyeceğin, zamansız ve mekansız bir karanlık. Bir nevi ölüm gibi, bir nevi yaşam gibi. Garip bir karmaşa. Ellerimi hissediyorum ama göremiyorum. Sesleri duyuyorum ama kime ait olduğunu göremiyorum. Tanıdık var mı bilmiyorum, tanımadığım bir bedene yakın duruyorum. Ürkek bir hayvan misali köşeme sinip oluşabilecek tehlikelere karşı tetikte bekliyorum. Her an ters bir durum olabilir diye görmeyen gözlerimin yerine bütün duyu organlarım acil durumda. Kulak pür dikkat, her an duyacağı yöne dönmek için, ellerde yumruklar sıkılmış heran korunmak adına. Yaşayan bir mekanda kendimi boşlukta hissetmenin tarifini nasıl yapabilirim bilemiyorum ama sanki bir balondayım ve uçuyorum. Koskoca bir boşluğun ortasında bedenim sahipsiz ve bir o kadar korkak!

Nerdeyim ben? Zifiri karanlıkta yemekteyim.

Neden mi? Bir kere bile olsa görmeyen insanların nasıl bir dünyada yaşadıklarını deneyimlemek adına katıldığım bir etkinlikteyim.

Tınılar, rüzgar, kokular, hisler.görenlerin gözardı ettiği şeyler, görmeyenlerin yakaladıklarıdır. Görenlerin kör oldukları dünya, onların bulup çıkardıkları hazinelerdir.

Burası Galata-Beyoğlu nda bildiğimiz bir sokak. Defalarca geçmiş olabileceğimiz bir sokak belki de. Ve ben 3 arkadaşımla Karanlıkta Tüm Bildiklerinizi Unutmak adına bütün korkularımız ve bilinmezliğimizle binadan içeri girdik.

Burada hepimiz engelliyiz! Onlar bize engelsiz misafir dese bile…

Zifiri Karanlıkta Yemek için; binaya geldiğimizde adımızı ve iletişim bilgilerimizi alan görme engelli bir arkadaş yardımıyla kayıt edildik. Sonra onlara Cep telefonunumuzu...Gözlüğümüzü...yüzük, saat ve diğer ışık saçabilecek eşyalarımızı çantamızla birlikte teslim edip, tek sıra halinde merdivenlerden aşağıya indik. Başımızda görme engelli bir teşrifatçı vardı. İlk kişi onun sağ omuzundan tutmuş ve hepimiz önümüzdekinin sağ omuzunu tutarak salona doğru ilerledik.

Yavaş yavaş aydınlıktan karanlığa doğru…

KARANLIKTA YEMEK

Galata Diyalog Derneği bünyesinde faliyetlerini sürdüren Kör Fotoğrafçılar Projesi, bir yandan görmenin iktidarı karşısında görme biçimlerini sorgularken, öte yandan toplumun “Körlük” konusundaki önyargılarını yıkmaya çalışmak adına projeler düzenliyorlar.

Çoktan var peşindeyim bu etkinliğin ancak bir türlü fırsat yakalayıp gidememiştim. Bunca erteleme bir taşla üç kuş vurcağımdan olsa gerekmiş .

Bu gün DÜNYA ANADİLİ KUTLAMA GÜNÜ.

Anlayacağınız hem yemek yiyeceğiz, hem karanlığı deneyimleyeceğiz, hem de unutulmaya yüz tutmuş bir kültürün şarkılarını dinleyeceğiz.

42 kişiyiz bu gece!

42 engelsiz engelli olarak mekandan içeri girdik.

Heryer zifiri karanlık. Mekanın boyutu bir hayal, eni boyu sonsuz sanki. Düz olduğunu tahmin ettiğimiz bir koridordan yürüdük , her adımda endişeler biraz daha artıyordu zira öndekinden koparsam korkusu gülme krizine dönüşmüştü. Oturacağımız masanın önüne geldiğimizde bir başka görme engelli kişi bizi oturtmak için yardım etti. Masanın üstünde tabak,içinde bir takım yiyecekler var. Ne olduklarını anlamanın tek yolu bakmaktı tabii ama bu karanlıkta bakarak görmek imkansız olduğundan dokunduk, kokladık, ısırınca anladık ancak neyi yediğimizi. Su bardağını bulmak çok zor ve sıkıntılıydı, zira dökmek ve daha kötüsü yanında tanımadığın birinin üzerine dökmek oldukça gergin hale getirmişti hepimizi. Masaya yapışmışım, karşımda oturan var mı onu anlamak için ayaklarımı ileriye doğru yavaş yavaş ittim, Çarparsam birine özür dilerim diye düşünerek ilerlettim ama karşım boşmuş.
Yanım dolu ama hiç ses gelmiyor. Kadın mı erkek mi anlayamadım. Kokladım, erkekmiş. İstemeden elimi ona doğru uzattım, çarpınca ikimizde irkildik.






    Derken sanatçılar sahne aldı. Türkiye’de 32 kaybolmaya yüz tutmuş lisandan birinin temsilcileriydi sahne alanlar.            Ladino ( Judeo Espanyol yani Yahudi İspanyolcası ) müzik yapan bir grup. Adı Los Paşaros Sefaradis- Türkçe meali- Sefarad kuşları

1978'den beri faaliyette olan Los Paşaros Sefaradis Judeo-Espanyol halk şarkıları üzerinde yaptıkları araştırma ve bestelerle Türk-Sefarad kültürünün tekrar canlandırılmasında ve yaşatılmasında çok önemli bir rol oynamaktadır.

Sefarad dedikleri 500 yıl önce Osmanlı topraklarına gelen İspanyol göçmeni Yahudilerdir.

Şarkıların ezgileriyle mekan tanımı netleşmeye başladı. Derinlik ortaya çıktı. Dinlediğim şarkılar benim için yeni değildi tabii ki. Geçmiş kültürümden bana miras kalan ama ne yazık ki konuşamadığım, çocuklarıma veremeyeceğim bir miras. Bitti, tükendi, tükettik. 14-15 yaşlarında koroda söylediğim şarkıları duymak beni anneannemin balkonuna, onun sıcacık yatağına ve kendi çocukluğuma götürdü.

Anlayacağınız anadilimide, görme yetimide yitirmeyi deneyimledim bu akşam.

Gecenin sonunda yapılan anos hepimizi güldürdü.

“Bu mekanda Şirket toplantları, anma programları, konser, doğumgünü gibi çeşitli özel organizasyonlar yapmaktayız, ne yazık ki yapamadığımız tek organizasyon toplu sünnet törenleridir.”

Gülümseyerek çıktık oradan, yavaş yavaş karanlıktan aydınlığa doğru…

Kendime kattıklarımı yazarak anlatmak mümkün değil ama denedim.

Sizde denemek isterseniz ; http://www.karanliktayemek.com/
Sizde dinlemek isterseniz; http://www.youtube.com/watch?v=en8C3MJaRXI


29 Ocak 2012 Pazar

ENDORFİN

     Nefis ve farklı bir tiyatro. Beğendim ama tavsiye edermisin derseniz cevabım evet olmayabilir. Simsiyah bir salon, gürültülü bir müzik, 2 boks torbası, binlerce defa “s*ktiğimin ve *mına koyduğumun küfürleri, *rospu ç..., kevaşe, memeler” gibi kanımın akışını hızlandırıp, beni geren laflarla dolu bu oyundan neden endorfin salgılamış biri olarak çıktım acaba? Konu boks, benim ilgi alanım sıfırnında altında. Öyleyse yeniden soruyorum; Neden endorfin salgılamış olarak çıktım oyundan?


Biliyorum bu bir hormon ve “Mutluluk “hormonu olarak da anılır. Endorfin, insan vücudunda ağrıyan dokularda ağrının azalması için beyin dokuları tarafından üretilen hormonlara verilen isimdir. Hormonun işlevi, ağrının şiddetini azaltmak ve vücuda daha az rahatsızlık vermesini sağlamak için sinirleri uyuşturmaktır. Derler ki spor yapınca salgılanır.

Ama ben spor yapmadan bu salgıyı bu akşam bedenimde üretebildiysem, bu oyunun bir noktası bana spor yaptırmış olmalı.

İyi de hangi sporu yaptım acaba? Biraz kafa yordum; G-Mall – Maslak arası yeterli oldu cevabı bulmama ve eve varır varmaz yazmam şart oldu. Kendimi sorgulama sporu uygulamışım...sonucunda da “ Başarılıyım “ hissiydi bende endorfin yaratan.

Bu derece sıradışı bir oyuna gelmiş olmak, duygularımı yazabiliyor olmak, düşüncelerimi paylaşabiliyor olmak, 2 çocuğumuda ayaklarımın üstünde yaşatabiliyor olmak, gezebiliyor ve harcayabiliyor olmak, seviliyor olmak, aranıyor olmak, tercih ediliyor olmak, bir aileye sahip olmak, sevdiğim yemekleri yiyebiliyor olmak, istediğim kitabı okuyabiliyor olmak ve ÖZGÜR olmak...Kısacası yaşamak başlı başına bir endorfin sebebi.

Melankolik değilim, panik atak hiç değilim. Evham benden bayağı uzakta. Kendimi seviyorum, narsist değilim ama egoistim.Çikolataya bayılırım, muz desen liste başı, dondurmaya dayanamam. Olmazsa olmazım simit ve makarna. Şarap desen akan sular durur beni tanıyanlar bilir. Gülmek hayatımın odak noktası şartlar ne olursa olsun.

Meğer bunların hepsi birer endorfin deposuymuş. Aşağıda detayları var okumak isteyenler için!

Ben gülmeyi baş tacı yaptım, hayatımın özü, varlığımın ayakta durmasının yegane temeli. Eğer gülmüyorsam yaşamıyorum demektir.



İlk satışım, güler yüzle yaptığım bir telefon konuşması sayesindedir. İnsan gülünce, etrafına verdiği mesaj bulaşıcı oluyor. Gülme sırasında kalp atışlarının 120 / dakika kadar artığını okudum. Gülme halinin “Jogging” yapmış kadar faydalı olduğunu savunanlar var. Acaba yeterince gülebiliyorum diye mi spor yapmıyorum? .

Gülebildiğimde kendimi daha hoş görülü, olumlu ve iyimser düşüncelerle donanmış hissederim. Gülümseyerek başladığım her işte yaratıcılık gücüm daha fazla, sorunları çözümlemedeki başarım daha yüksek. Risk alabiliyorum, yeniliklere ve belirsizliklere cesaretle yaklaşma gücü buluyorum kendimde.

Dikkat edin toplum içinde gülümseyen bir yüzle dolaşanlar herkese sempatik gelir. Çevresinde manyetik bir çekim merkezi oluşur.

Küçük bir egzersiz yapmaya nedersiniz; Aynaya bakarak kendinize yakışan bir güler yüz seçin. Bu yüzü sevin ve benimseyin. Sürekli taşınacak bir maske misali aynadan copy edip yüzünüze paste edin. Bunun sonucunda güne nasıl başlarsanız öyle devam edeceksiniz.

Aynadaki gülümseyen yüzünüzün tüm gün sizinle olmasını istiyorsanız, uzmanlar bakın ne tavsiyelerde bulunuyor;

Neşeli insanlarla dostluk kurun ve neşeli ortamlarda bulunmayı seçin. Neşeli , canlı şarkılar dinleyin. Dertli şarkılardan, acıklı filmler seyretmekten ve dertli ortamlardan uzak durun. Mizah dergileri alın, komik fıkra kitapları okuyun( Dani Kazado’ya başvurabilirsiniz.) Fıkra bilmek de fıkra anlatmak da bir ayrıcalıktır.Espiri anlayışınızı geliştirir.Espiri bir zeka ürünüdür.

Okuduklarınızı öğrenin ve gerektiğinde anlatın. Paylaşarak gülmenin ruhunuza kattığı değerin bedelsiz olduğunu eminim biliyorsunuzdur. Gülmek ve gülümsemek için fırsat yaratın. Komedi filmleri izleyin ve komedi sergileyen tiyatrolara gidin. Geçmişe dönmek acı verir diye yanlış bir kanı vardır, geçmiş sadece sıkıntılardan oluşmuyor ki...Komik olayları, komik anıları anımsamak, zihnimizde canlandırmakta bizi neşelendirir, yaşam sevinci verir. Her zaman en sıkıntılı anımda, komik anıları anımsayarak gülmüşümdür. Alp’in çamaşır sepeti hikayesi....İnanıyorum ki güler yüzle yaşamayı seçtiğim bir hayat, mutlu bir hayattır.

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, sağlıklı bir insan, normal olarak günde beş dakika kadar gülüyormuş, Gülme uzmanları ( meslek mi değiştirsem acep? ) günde en az otuz dakika gülmenin insan sağlığı için gerekli olduğu kanısına varmışlar.

Hayat trajediler ve komedilerden oluşan bir oyundur.
Komedi bölümlerinden daha fazla zevk almayı öğrenmek gerek...öyleyse  GÜLÜMSEYİN...
 

Benimle birlikte gülümseyenlere bir göz atın, herkes ne kadar mutlu gözüküyor öyle değil mi?














                                                * * *

Endorphin bulunan besinlerin insanı mutlu ettiğini belirten bilim adamları, bu maddeyi en çok barındıran 10 besini sıraladı.


ÇİLEK: C Vitamini deposu olan çilek, önde gelen afrodizyaklar arasında yer alır. Çilek bütün salgı bezlerini çalıştırarak vücuda gençlik ve kuvvet kazandırır.


MUZ: Kokusuyla bile mutluluk aşılayan muz,tam bir endorphin deposudur. Kendinizi güçsüz ve ve sinirli mi hissediyorsunuz, hemen bir muz yiyin.


ÜZÜM: Kırmızı ve beyaz üzüm yiyen herkes gülücükler saçar. Üzümde %20 oranında direk olarak kana karışan şeker vardır. Bedenen ve zihnen çalışanlar için iyi bir gıdadır.


PORTAKAL: insane Dinamizm veriyor.


ÇİKOLATA: Stresin bir numaralı düşmanı. Kendinizi kötü hissediyorsanız hemen bir parça çikolata yiyin. Flört etmek gibi bir şey. Bir kalem yemek


yeterli, mutluluk hormonu "serotoninö anında beyinde dolaşıma çıkıyor. Çikolatanın içerdiği "penilatilaminö insanı bulutlara çıkarıyor.


DONDURMA: Çok yenirse şişmanlatıyor,az yenirse mutluluğa mutluluk katıyor. Dondurma yaşlanmayı önlüyor. Amerika'da kişi başına 25 kg. Türkiye'de


kişi başına 6 Külah tüketiliyor. Sütten daha zengin bir besin bir besin maddesidir. Beslenme uzmanları dört mevsim tüketilmesini önermektedir.


MAKARNA: Çok ağır soslarla yenilmediği sürece enerji veren ve mutlu eden besinler arasında yer alıyor. Özellikle sadece salataile birlikte yenirse şişmanlatmaz.


EKMEK: Buğday ekmeği de sıkıntıları unutturuyor.


FISTIK: Yağ oranı yüksek ama yine de insanı mutlu ediyor. Roma İmp.da " Tanrı yiyeceği " olarak adlandırılan fıstığın kolestrolü düşürdüğü ve


kalp krizi riskini azalttığı bildirildi Çocuklar ve sporcular daha fazla yiyebilirler. bu çerez kalbimizin yanısıra,beyin-sinir sistemi,kas ve kemiklerimizin dostudur. Tuzsuz olanından hergün 10-15 adet yenilebilir.


SUSAM: Dar gelirlerinin baştacı olan simit, mutluluğa giden yolda Önemli bir yere sahiptir.


ŞARAP: Tabiat Ana 'nın bir şaheseri, bir armağanıdır. Toprak, hava, su doğaya dair ne varsa hepsi şarapta birleşir ve insanın kanını kaynatır.Şarap hayatı sonuna kadar yaşama aracıdır. Müthiş bir romantizme sürüklenirsiniz. Şarap tüm kategorileri, mutlak değerleri, sınırları dinamitler. Şarap mükemmel bir insan kaynakları aracıdır. Her kapıyı açar, dostlukları geliştirir,iş muhabbetlerini derinleştirir. Doğal vitaminleri bir bardak iyi bir şarapla almak,hap yutmaktan daha iyidir. Günde 1,5kadeh şarap içerek alzheimer ve parkinson gibi önemli hastalıkların önlenmesine yardımcı olabilirsiniz