26 Nisan 2014 Cumartesi

SELF SERVİS DUYGUSAL MAZOŞİZM

 



 Cümleyi okudum ve tamam blog zamanı dedim. Harfler kelimelere ve cümlelere dönüştü bir anda aktı...
Yorgunum bahardan mıdır? Duygusallıktan mıdır? Yaşamın ağırlığından mıdır? derken meğer cevap buymuş. Ben bir self servis duygusal mazoşistmişim.

Insanlar bazı olayları yaşar ve geçer ama başlıktaki gibi olduğunuzu düşünüyorsanız yaşamayı seçer ve onların içinde kendinizi tüketirsiniz. Her biri için kalbinize acı dozdan azıcık daha şırınga eder, yüksek doza alışır ve sonunda nefes alamayacağınız ana geldiğinizde öfke içinde dünyaya, kendinize, insanlara ve evrene söversiniz.
Şimdi olan olaylar serisine göz atalım, ama bu andan önceki olayları kısaca özetleyelim ve acının dozunun nasıl tırmandığına birlikte şahit olalım.
Gezi parkı, baskıcı başbakan, kaygı dolu gelecek, twitter krizi, yerel seçimlerin sonuçları, TEOG sınavı gayri müslimlerin davası vs. vs.

Day 1
Hayatında çok önemli yeri olduğunu düşündüğün, seni değerli kılan ve seni özel hissettiren biri sonsuza dek sessizleşirse,

Day 2
Bir proje yapılacak ve üreticin bu projeyi geliştirmek istemezken, patron bu senin işin derse,

Day 3
Seninle aynı kaderi paylaşan genç iki çocuklu bir kadın, aynı savaşı verip yenik düşen eşini bedensizler dünyasına aynı senin geçtiğin yoldan gönderirken, giden gencecik adamın yaşayamadıkları için yüreğin kan ağlıyorsa,

Day 4
Çocukların, hayatlarının dönüm noktası olan bir sınava girmek üzereyse ve buna panikleyen sadece bensem onlar son derece sakinse,
Sonuçtan sadece ben tırsıyorsam ve onlar sadece durumu kabullenmişse,

Day 5
En yakın arkadaşın ciddi bir travma geçirirken, sen onun yanında olamayıp bunun için sadece özür dileyebildiysen,

Day 6
Patronuna çocukların sınavı olan iki gün öğlene kadar izin istiyorum demene rağmen, onlar o iki gün için sana toplantı planı koyuyorsa ve akabinde resmi tatil olan günde de seninle ekstra toplantı koyup seyahat planını iç ediyorsa,

Day 7 
Sessizlik
Zira Şabat! Yani Tanri'nın bile dinlendiği kutsal gün.
Annemi alıp konsere gidiyorum, sorunlardan uzak!


                                                                                      
                                                                                                                          







Farkındalık 1
Sessizlik iyidir, daha çok sey anlatır, anlamayı öğren.

Farkındalık 2
Arabaya atla ve üreticini ikna etme yolunu bul, ettin ettin, yoksa edemedin. Dünyanın sonu değil, bu proje bize uymuyor der geçer bunu da başarısızlıktan saymazsan zira her şey bizim elimizde değil.

Farkındalık 3
Herkes kendi yolunu yürür, üzülmek doğal tabii ki ama içselleştirme.

Farkındalık 4
Sınav başarısı sadece kağıt üstündedir ve bu tür başarılar hayattaki en basit neticedir. Aslolan hayat başarısıdır. Örnek kendin, daha iyi örnek ALP.

Farkındalık 5
Travma yaşandı, bitti. O an elini tuttamadıysan bu onun arkadaşı olmadığın anlamına gelmez, ona karşı sevgin sonsuz sadece bir anla ölçülemez ki.

Farkındalık 6
Iş iştir ya seve seve ya s.....
Mızmızlanacaksan değiştirmek için hamle yap yoksa sus otur!

Farkındalık 7
Annen senin her şeyin, Tanrıya şükürler olsun ki hep yanında ve baban harika bir insan ki annenle keyif yapabilmen için çocuklarınla ilgilendi. Konser bileti bedavadan geldi ve bunun için hiç bir çaban olmadı tek yaptığın gönüllü çalışmak ve yaptıklarından karşılık beklememek.

Bu durum sonucunda her şey self servis!
 Ne istersen alır, ne yersen yer kalanını atar yada tabağına fazlasını almazsın, ha yok seçeneklerin hepsinden hem de bol bol alırım dersen, ona da tamam ama karın ağrısına şikayet etme o zaman. 
Seçim bizim!

Keyifli haftasonları!!!

4 Şubat 2014 Salı

ASANSÖR KONUŞMASI

   


     

     
        Bir dönem Nikken için evden çalışıp gelir sağlama gayretine girmiştim. Hayatım karmaşıktı ve basitçe elde edeceğim bir gelire ihtiyacım vardı. Ayşe o gün beni bu hikayenin içine balıklama sokuverdi. Karşımda çok kuvvetli bir kadın vardı, Nobel, bana inanılmaz gaz vermiş ardından yabancı bir adamla görüşmemi sağlamıştı. Paz… Herkes bu olayın çok kolay ve yapılabilir olduğunu, satış için küçük bir eğitim almam gerektiğini söylemişlerdi. Çok etkilenmiştim. Bir tanecik ayakkabı tabanı sattım, projeye inandım ama ne yazık ki altına elinizi koymadan başarı gelmeyeceğinden, hayat daha karmaşıklaşıp ta düzene girdiğinde maaşlı bir işe başladım.

       Bu girişi neden anlattım biliyor musunuz? 
O küçücük zaman dilimi bana oldukça fazla deneyim ve farkındalık  kazandırdığı için. 
Orada insanları etkileme sanatı üzerine çok güzel tecrübeler kazandım. İnsanın, ürününü satmadan önce kendisini satmasını ve kendisine güven duyulmasını sağlaması gerektiğini öğrendim. 
Yaşım 30 küsürlerdeydi. Bu günün gençliği bunu 20'lerin başında öğreniyor bundan eminim ama özümsemesi gene 20'lerde olanlar sıyrılıp sivriliyor.

     Nikken'den mail almaya devam ediyorum, güzel bakış açıları yaratan konularla ilgili yazıyorlar. Işte konu başlığımda aynen böyle oluştu. “ Asansör konuşmanız ne?”

Bilmeyenlere asansör konuşması nediri anlatayım….
11'inci katta lobiye inmek üzere asansöre bindiniz. 7'nci katta kapılar açıldı ve potansiyel en büyük müşteriniz ya da uzun zamandır üzerinde çalıştığınız projenizle ilgili tanışmak istediğiniz o kişi asansöre bindi. Ne derdiniz? 

Ne derdiniz ki lobiye inene kadar konuşma başlamış ve bu sohbet size önemli yeni bir bağlantı imkanı sunmuş olsun...

İşte bu benzetme "Asansör Konuşması"nın önemini vurgular. 

Benim kimseye fikir verme yetkinliğim yok ama güzel bir asansör konuşması hayali hazırladım kendime, zira hayat, her an o kişiyi asansörde karşıma çıkarabilme başarısına sahip.

7.kat, Lobiye varana kadar tam 60saniyem var.

“ Merhaba, burada karşılaşmamız çok hoş.”
Adam şok!
Soru gelsin “Tanışıyor muyuz?”
Işte bu an çok önemli… Adım zor anlaşılıyor malum, dedem öyle istemiş. Stella desem adam bön bön bakacak buna bir formül bulmalıyım… 
“ İtalyanca Stella, Türkçe Yıldız” elimi uzattım, taa gözlerinin içine baktım adamın.
Etkilendi, gülümsedi hatta… 
Bu noktada kartvisit uzattım, adam silkinemeden alıverdi tabii. 
Şimdi sıra benimle bir daha neden görüşşün, neyi merak etsin, ne ilgisini arttırır soruları… buda bir sonraki cümlemi oluşturdu.Öye bir şey söylemem lazım ki en kötüsü hayır diyecek.
“ Kahveye vaktiniz var mı?”
Adam şok, yok tabiiki. Ama bu kadın benden ne ister sorusu oluştu gözlerde. Merak yaratılmış oldu!
Sıra ilgiyi arttırmada ama geri tepmemesi için çok cazip olmalı…

“43 yaşında, yeni başlangıç cesareti gösterdiğim hayatımda, ciddi bir atılım anımdayım. Yükselen trendlerin farkındayım ve ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğimi düşünüyorum. Bunu yapabilirim çünkü yeterince donanımlıyım.”

Unutmayın! Asansör Konuşmanız kısa, anlaşılır, dikkat çekici ve en önemlisi karşınızdaki kişiye soru sorma ihtiyacını hissettirecek, size ve duruma özel cümleler olmalıdır. 

Işte tam bu noktada adam bana sorar.

“ Hangi konuda donanımlı olduğunuzu düşünüyorsunuz?”

Cevap “ Kahve?”


Lobi... bundan sonrası Good Luck!

29 Ocak 2014 Çarşamba

PATRON MUTLU SON İSTER


   

Dayanamadım ve film yazılarına hızla devam dedim. Ne yapayım vizyonda yaratıcılığımı tetikleyen filmler varsa elden ne gelir.
     Tolga Çevik sevmem aslında bu tarz stand-up’ların hiç bir türünü sevmem. Birbiri ardına patlatılan esprileri takip etmek ilk birkaç espri de iyiyken sayı 50leri 100leri bulunca midem bulanıyor hale geliyorum. Yakamı filan gevşetip antrakt lütfen diye bağırasım geliyor. Ne bileyim ben böyleyim işte. Peki ne oldu da bu stand-up tarzı film hoşuma gitti.
      İlk sebep çocuklarla sömester planı yapmak üzere izin günümde olmasıydı sanırsam, bu durum beni eğlendirdi. Herkesin işte olduğu saatte sinemada olma kaçamağı keyifliydi. Sonra çocuklarımın kızlar yerine benimle bir gün geçirmeyi arzulamış olmaları da keyiflendirmiş olmalıydı beni. Ayrıca sinemadaki yoort büfesi çokça keyiflendirmişti tartışmasız.
     
Güleceğimden emin sabun köpüğü beklentisiyle yerime yerleştim hatta çok bayıcı olursa cepten iş maillerime bile cevap veririm sandım ama hiçte öyle olmadı. Hele fragmanlarda Recep İvedik 4 beni sinir krizine sokmak üzereyken( oğlum yanımda delice gülüyodu o hayvan karakterli adamın hareketlerine, bud a daha da zıplattı sinirlerimi) film ilk dakikadan beni içine aldı. Araba, Kapadokya büyüsü, senarist olması, yazma zorlukları, konu seçimleri ve patronun sakin ve baskıcı tutumu.


Filmdeki en muhteşem kahraman, senaristin tabiriyle yan tip, Atlara horlayan adamdı bence. Yılmaz Erdoğan her zaman ki gibi muhteşem tiplemelerle filmi mükemmele yakın kılmış. En etkileyci tarafı, patronu mutlu etmeye çalışan elemanın çektiği kahrın filmin sonunda onun lehine dönmesi tabii ki. Ama daha bir çok ara mesaj vardı…

Son dakikayı bekleyip itiraz edeni döverler, 
şimdi kızı sana aşık etmen gerek,
 başına gelenin kötü olduğunu düşünmen iyi bir şey, 
aşık olmadan önce sohbetin daha iyiydi, 
hasta-doktor ilişkisine karışma, 
sevdiğin şeyden ayrılmak zordur, 
köyde bir marifet olsaydı millet kente göçmez her gün köy kahvaltısı ederdi, 
böyle gezilmez insanın yerin keyfine varması için şöyle bir ay filan kalması gerekir, 
esas oğlan hep aldatır, 
göz boyama teknikleri aşkta sökmez, 
sıradışı olman yetmez, 
hayalerinde yer aldığını görmek iyiye işarettir. 
Ve daha bir çokları…

Sonra düşündüm ki bütün patronlar mutlu son ister. Iyi kar, iyi müşteri, katma değeri fazla ürün gelişimi, kaliteli servis, az para ödemek, çok iş beklemek, çözüm odaklı olmak, çözümü olmayan konuyu çözüp gelmek, patronu üzmemek, bol satış, sorunsuz eleman, etkili sunumlar, az soru… daha nicelerini sıralayabilirim. Arada eleman harcanır ama o bölüm henüz yazılmadı.

Bir araştırmaya göre baskıcı, hafif stress ortamı yaratan, rekabete yer veren patronların elemanları daha iyi terfiler alıyormuş. Sakin, anlayışlı, kabul eden, empatik patronlarla ise kişi, hep yerinde mutlu olup atılım ihtiyacı duymuyormuş.

Hepinize mutlu sonlu günler dilerim zira hepimiz kendi hayatımızın patronlarıyız, beğenmiyorsak değiştirebiliriz.

Bilesiniz istedim…


26 Ocak 2014 Pazar

YAKIN SİLAH ARKADAŞLARIM


   


Yeni seneye girilirken farklı bir yol çizmeyi arzulayan yazılar yazılır, kararlar alınır ve heyecanla uygulama planları yapılırken Ocak ayı hüsran ayına döner sanki ve takvim ayın 1'ini gösterirken bir anda hayal kırıklıkları etrafta cirit atmaya “ ben sana dedim sen sözlerini tutamazsın” diyen egoyla başlar dansa. Öyle güzel bir harmoniyle dans ederler ki  kişiyi büyülerler. Kişi bir gün önce yazdıklarını neredeyse unutur hale gelir. Gelmesin diye blog yazımı ayın bitmeye yakın günlerinde yayına sokup sizleri motive edeyim dedim. Bu iyiliğimide unutmayın.

      Hayat kendi ekseni etrafında dönüyor. Gün iyi, gün kötü, gün keyifli, gün acıtıyor. Haberler bir moral bozuyor, bir sevindiriyor. Bir sinir ediyor, bir yüceltiyor bizleri. Seneyi güzel bir haberle kapattık- ayyakkabı kutuları diye hatırlatayım- ama sene ne yazık ki hiçte beklenilen gibi başlamadı. Herşey gene karmaşık daha da karmaşıklaşacağa benzer. Gazeteciler şanslı bu ülkede malzeme bol. Ama ben gazetelerdeki gibi bir yazı getirmeyeceğim karşınıza benimki gene gündemden uzak ama ilintili olacak.

Öğlen arası sözü vermiştim kendime. Uyguluyorum. Deniz kenarına gittim sabah iş toplantısından once, hayat farklı hareketler ister farklı oluşumlar yaratmak için. O sakinlikte kendimi dinledim bir gün doğumuna şahit olurken. Balıkçılar az önce telaşlı bir günü bitirmişlerdi oysa saat sadece 7.56.
Ellerinde çay bardakları mendirekte oturuyorlardı. Martılar balıkçıları bekliyordu, birazdan ağlardan kalanları suya atacaklar. Karabataklar heyecanlı ne kadarına martılar yetişemezse o kadarı onların. Deniz sakin güneşle sevişmesi devam ediyor henüz rüzgar başlamamış. Güneş mutlu sıcaklığına kavuşmak üzere. Taşlar kuru, üzerleri kırılgan ama biliyorlar az sonra bitince güneşle dansı deniz yutacak hasretle onu. Ve ben, o sessizlikte iki şey düşünüyorum;
Ne güzel bir evrende yaşıyorum... ve
Şükür ki sevenim var.
    "Sevenim var," noktasında bir duruyorum. Geçen günkü konferansta not defterime aldığım notun sayfasını açıyorum heyecanla ve karşıma çıkan söz dizisi “Yakın silah arkadaşların kimler?” Osman Serim bunu birbirine yakın olan alet edevat için (sac-wok) söylerken, benim sol beyin yerini sağ beyine bırakmış ve yazının yanına söyle not almış; “Yanına bak!”

     Yanımda gerçekten bir "yakın silah arkadaşım" vardı. Yani hayatımın dönüm noktalarında benimle coşan, gülen , ağlayan, sevinen, kutlayan, paylaşan.
Vay be!
Bu sessizlikte not defterimin aynı sayfasına diğer isimleri de not ettim. 8 filan… hiç fena değil… iki elin parmaklarından az. Yani gerçek.
Onlarla ben bu hayatta her yere gider, ağlar, içimi döker, dinler, paylaşır ve bol bol eleştirilebilirim. Onlar benim yakın silah arkadaşlarım! Asla arkamdan vurmayacak olanlar.
Hayatta arkanıza bunlardan bir dolu almayın. O zaman hangisi yakın hangisi -mış gibi ayırt edemeyecek hale gelebilirsiniz.
Hadi bakalım yazın arkadaşlarınızı 11 tane bulursanız maç yapalım…

Küçük bir bilgi;

 SAĞ BEYİN- Yaratıcı Zeka...

Vücudun sol tarafını kontrol eder.
Yaratıcılık, Subjektif, Hatırlama, Bütünü görme, İç güdüsel, Sezgisel, Hissetme, İşitme, Duyma, Koklama, Tat alma, Ritmik, Hatırlama, Müzikal
Dokunsal yollarla öğrenir, Duyguları serbest bırakır,

Yüzleri hatırlar,  Daha fazla risk alır, daha az kontrollüdür,
Yazılı ya da gösterilen talimatlara uyar, Problemleri bütüne bakarak çözer,
Çizimi ve nesneleri kullanmayı tercih eder,
Eşanlamlı biçimde düşünür, Benzer nitelikleri arar,
Sezgiseldir, Bütünseldir, Kendiliğindendir


SOL BEYİN -  Mantıksal Zeka...

Vücudun sağ tarafını kontrol eder,
Adlandırma, Matematiksel işlemler, Dili doğru kullanma, İnceleme Parçayı görme, Sistemli,Analiz etme, Disiplinli, Objektif Sınıflandırma, Mantık yürütme, Sıralama

Mantıksaldır İşitsel, görsel yollarla öğrenir,
Duyguları kontrol eder,

İsimleri hatırlar, Az(kontrollü) risk alır,
Sözlü talimatlara uyar, Problemleri parçalayarak çözer,
Yazmayı ve konuşmayı tercih eder, Matematiksel biçimde düşünür,
Farklılıkları arar, Rasyoneldir, Devamlıdır, 
Zihinsel ağırlıklıdır, Yapısaldır, Planlıdır

19 Ocak 2014 Pazar

Walter Mitty



Fragmanını seyrettiğimden beri aklımda…
Bloga tam hız devam…

Yakın silah arkadaşlarımı yazarken ara verdim zira bu hepsinden farklı bir duygu ile coşturdu beni. Yazabilince farkındalıkta mı artıyordur nedir başka boyutlarda çarpıyor duvarlarına her kelime. Dün nefis bir Cumartesi yaşadım. Sahip olduklarımın hepsine şükür ettim ki genelde hep atlıyoruz şükür etmeyi. Hatırlatayım şu an da okumaya ara verin ve şükür edin, alınmam beklerim……………………..

Neden Walter Mitty yazmak istedim? 
Sebebi tek kelimede saklı; “Profilinize henüz kimse kliklememiş çünkü gezdiğiniz, gördüğünüz ve yaptığınız şeyleri boş bırakmışsını. Böyle sitelerde asla bunları es geçmeyin.” diye e-harmoni sitesindeki adamın sözü oldu. Walter Mitty, hayatının o anına kadar kayda değer birşey yapmadığını söyler.  Bendeniz kalıverir karanlıkta öylece….

Walter Mitty, hayal alemine dalarak zamanla ilişkisini kesip taşlaşarak, başka anlara akmakla yaşayan, LİFE dergisinin negative film arşivinde bir çalışan. Sean’ın çektiği mükemmel kareleri dergiye yayına hazır hale getirip binlerce, milyonlarca insanın şaşkınlıkla bakmasına sebep olan kişi. Filmi seyrederseniz devamı orada anlatmaya niyetim yok.

Film boyunca kliklemek için uğraştığı, aşık olduğu kadının yanında olduğunu farkedemeyen, sosyal medyanın modernitesiyle  ona ulaşmaya çalışan bir karakter var. 
Söyleyeceklerinden çok klikleyince etkili olabileceğine inandığı  hisler var. 
Gördüklerine hemen inanan, sorgulamayan bir var. 
Kardeş, anne, geçmiş insanın hayatında ne kadar önemlidir mesajı var. 
Kendi yaptığının mükemmel olduğunu unutup içindeki potansiyeli küçümseyen var. 
Aklıyla her şeyi yapabilme gücü olduğunu unuttup hayallerinde uçan, kurtaran, öpülen, sevilen biri var. 
İş başa düştüğünde risk alabilmek var. 
Kötü yöneticiyi sevmesende iyi geçinme zorunluluğu var. 
Şirketi hakkında bir bok bilmeyen ama hasbel kader oraya yükselebilme imkanı olanları gören göz var. Fotograf sanatının detaylarının peşinden gittiğinde yakından öyle mükemmel olmadığını görmek var. 
Hayatın içinde gördükleri bir anı bazen sadece bakana ait olsun diye es geçebilenler var. 
Maceraperest insanın başkası için değil kendi ruhu için risk almalı bakış açısı var. 
Yolculuğun herzaman insanı değiştirdiği gerçeği var. 
Kendini yüceltmenin senin değil başkalarının işi olduğunu gözüne sokma var. 
Uçuk yaşamanın insanın kendi tercihi olduğu fikri var. 
Bu fimde içime işleyen herkesin içinde bir Sean O'Connel, bir Walter Mitty var.

Kaçırmayın derim…

Not:  James Thurber'ın "The Secret Life of Walter Mitty", ilk Mart 1939'da  The New Yorker 'da yayınlanmış. 
Tarihe dikkat çekerim.

3 Ocak 2014 Cuma

ÖĞLE ARASI

     

Insan yoğun çalışınca ruh ona yetişemiyor ve gece yatağa küt diye bırakıyor dayak yemiş gibi kendini. Öyle yorgun günler oluyor ki, ruh grip olasın diye dua ediyor gibi hissediyorum. “Şöyle ateşin olsun inşallah 38C’ler de ki biraz yat uzan sakinle bende dinleneyim,” dediğini duyuyorum sanki. Bende ateşlenmeyi beklemeyerek ruhuma güzel saatler yaşatmak adına –program üstüne programla dolu etraf yeter ki ben katılabileyim- öğle arası yapma kararı aldım. Her gün en az 1 saat. Bilgisayarsız, e-postasız, whatsuppsız… Dingin bir beden, kitap ve tadına varılan düşük kalorili bir porsiyonla ödüllendiriyorum ruhumu… eee yeni sene kararları hemen uygulamaya geçti.

      Geçenlerde değişik bir öğle arası yaptım. Güzel amaçla çalışan bir grupla birlikte güzel bir çalışmaya katıldım. Beklentim düşüktü sonuç ise mükemmeldi. Canım arkadaşım, sokak kızı Linet ile birlikte katıldık bu çalışmaya. Geçmiş senelerde 3 kız olarak planladığımız Gastronomi konulu sunumuza katkısı olması açısından katılma kararı aldık, aman ne iyi yapmışız. Beklediğimizin ötesini bulmamıza yardımcı olan Osman Serime’e, onu böyle bir güne davet eden ev sahibine ve beni dürtüp katılmamı sağlayan Linet’e teşekkürler.
Gelelim sunuda anlatılanlara…Şaşırmaya hazır olun çünkü okuyacaklarınız hayret verici ama önce Osman Serim kim?

     
       Yiyecek ve İçecek işletmeciliği danışmanı kendisi. 1957 İstanbul doğumlu.  Hem Türk hem Fransız. Anlamıştım zira muhteşem bir Fransızcası var. Belçika’da ve Amerika’da okumuş. 3 lisan biliyor. Bunu neden yazdım, gençler bilsin diye…ufkunuz açık olsun isterseniz lisan öğrenin ki başka kültürleride anlayabilin. Birçok uluslararası projelerde yer almış ve 15yıl boyunca THY kabin ekiplerine  uçuştaki yiyecek sunumları konusunda eğitim vermiş biri. Birçok magazinde yazıları var, bir çok sektörel dernek üyesi, bir öğrencisinin dediği gibi “Osman Serim'e saygı duymayan kimseyle tanışmadım, bunun için özel bir çabası da olduğunu görmedim.”Aynen bende de aynı duyguyu hissettirdiği için paylaştım görüşü. Mavi gözlü, çok Avrupai görünüşüyle bir göçmen Osman Serim. Zaten yerleşik bir Türk ailesinin kolay kolay izin veremeyeceği bir yol izlemiş hayatında. ( Annelere duyrulur;bendeniz dahil)

1.yüzyıldan başlayarak bugüne kadar enfes bir tarih yolculuğu yaptık kendisiyle. Tarih bilinmeden, etimolojiyi incelemeden gastronomi tek başına ne kadar boşmuş onu fark ettim. Ilk insandan bu güne kadar yeme-içme zevkinin inanılmaz boyutlarda ilerlediğini, globalleşen dünyamızda ekonomininde desteğiyle sadece karın doyurmaktan milyonlarca kilometre yol aldığımızı farkettim. Mc Donalds+ Burger King’in Almanya’da dükkan sayısının toplam 1500’ün altında iken en az 8000 noktada Türk dönercilerinin olduğunu dinledim ancak bu noktaların imajının yerlerde süründüğünü bilmenin üzüntüsünü hissettim. Milli gelirden (senede 11 bin dolar civarı) en az pay alan tarım işçisi (ortalama geliri senede 2500 doları bulmaz), geçinemeyip, geleneksel üretiminden vazgeçip, tası tarağı toplayıp büyük şehre göç ettiğini öğrendim. Bunun yüzünden bizim mutfağımızın ancak taklit bir kebab sektörüne takıldığını duymak üzücüydü tabii….  

      Bir Çin mutfağının olmadığını öğrendim. Çünkü Çin denilen devlet koca bir kıta sadece bir mutfağının olması mümkün değilmiş. Osmanlıda kahve şekersizmiş neredeyse taa Cumhuriyete kadar. 4 tane meyva Türkmüş. Kiraz, Kayısı, Kavun, Üzüm. Mantı bir Çin yemeğiymiş, üzgünüm Kayserililer. 

Türkler çayı 1900’lerde tanımış ve ülkede kimse çayı bilmezken ilk üretileni satın alanlar Kars civarında oturanlarmış. Çay bir Türk içeçeği olmamakla beraber dünyada en çok çay tüketen millette Türklermiş. 

Wok diye bildiğimiz tava aslında eski çağlardaki Orta Asya göçebelerin kullandığı sac’mış. Patlıcan Hindistan’dan Avrupa’ya oradan da 16.yy Yahudilerin İspanya’dan göçüyle Osmanlı mutfağına eklenmiş. Ama en zengin patlıcan yemekleri Türk mutfağındaymış. Zeytinyağlı pişirip soğuk yiyen tek kültür Türklermiş. Boza’da en az 2-3%alkol varmış zira fermentasyon denilen bir gerçek var . 

Siyah kahve cehennemi simgeliyor diye satılmayınca “kahverengi”ni yaratan beyin bir Türk. Biz her yola
gelebilen bir milletiz. Türkiye'de 200 Starbucks varmış, diğer zincirleri falan da hesapladığınız zaman alafranga kahve sunan 500'den fazla café. Çaycı millete 500 müesseseyi yaşatabilecek kadar insan var ülkemde. Ama olay kahve içmek değil tabii ki,  bir sosyal gereksinim.

2 tane balık cinsi dışında bütün balıkların adları Yünanistan’da bizimkiyle aynıymış ( Karadenizden göçen rumlar sayesinde), tahmin zor ama aynı olanlar; Hamsi, Palamut, Levrek…Tabii ki ayrı olanlar Kılıç ve Kalkan, Osmanlı dönemininden dolayı…
Croissant diye bilinen çöreğin hikayesi ise müthiş, onu detaylı anlatacağım zira globalleşmenin en güzel örneği bence…
Viyana kapılarına dayanan Osmanlının kuşatma için kullandığı bir ekip var “ Lağımcılar”, yani yer altını kazanlar. Bir noktadan başlayıp surun altına kadar kazarlar ve sur kapısına geldiklerinde dinamitle orayı patlatıp askerlerin direk surun içine girmelerini sağlarlarmış. Viyana içinde aynısı planlamışlar ve gündüz gece çalışmışlar amma gecenin sabaha bağlanan erken saatlerinde çalışan bir meslek grubu var… “Fırıncılar” onlar alttan gelen sesleri duyar ve hemen orduya haber verir. Daha geriden kazılarak açılan çukurla Tuna’nın suları Osmanlı lağımcılarının üzerine akıtılır. Böylece bu kuşatma neticelenemez ve Viyana Avrupalı kalır. Peki croissant bunun neresinde derseniz. Malum Osmanlı bayrağında 3 adet hilal var. 
Fırıncılarda zaferin sahipleri, aynı o hilale benzeyen içi tatlı çörekleri halka dağıtıp, bozguna uğrayan Osmanlıyı dişliyorlar. Peki bu kadar Viyana menşeli olan croissant nasıl olurda Fransız pastenelerinde Fransız ürünü olarak anılabilir? Araştırın diyecem ama yazık zamanınıza, başka şeyler araştırın diye bunu ben yazayım… Marie Antoinette bir Habsburg prensesi, Fransız kralı 16.Louis evlenmek üzere Fransa’ya giderken tüm şürekasınıda peşinden sürükleyecektir, ahçısınıda…



Bir  keyifli öğlen arası kaçamağım daha oldu, onuda diğer yazıma saklayacağım.


  Bu sene bol bol yazmayı diledim ya çay ülkesinde kahve eşliğinde devam diyorum…

26 Aralık 2013 Perşembe

4 MEVSİM 365 GÜN

     

     Uzun zamandır bloga birşeyler yazmıyorum oysa günlük ve elimin altındaki çanta defterim doldu taştı. Kaç kalem bitti. Öyle duygular var ki zihnimde, yüreğimde toparlamak zaman alacak diye vazgeçiyorum sanırsam. Blogdaki son yazım  bababannemi geride bıraktığım gündü...Karmaşıklık yoktu, netti yürek, kayıp vardı ve acı yüklüydüm. Oysa kayıp bana yabancı değildi ki...Gene  de insan her kayıp için göz yaşı döküyor, zira o yaşlar geçmişi temizliyor.

      Ardından PENCERE hayatıma giriyor.
Nasıl bir heyecan, nasıl bir gurur ve nasıl bir his, zaten yanımdaydınız anlatmaya gerek yok. Yanımda olamayanda kitabın 1.sayfasındaydı. Derken kitap 2.baskı yapıyor, yürek pır pır. Bir çok tanıdık, tanımadık insanın hayatına dokunuyorum. Yürek uçuyor, ALP’im vücuda bürünyor, çocuklarıma kalıcı eser bırakmanın zevki beni şımartıyor ama bir anda yalnızlaşıyorum. Çokça yalnızlık, içsel duruşlar, bol bol kendini dinlemeler, hırpalamalar daha neler neler.

     KANSERLE DANS giriyor hayatıma aniden. İki kadın; Esruş ve Ebruş... Sımsıcak, sevgi dağıtıyorlar karşılıksız. Dostlar ediniyorum yeni yeni, bol acılı ama çok umutlu. Sadece benim kayıp yaşamadığım bir dünyada olduğumu farkettiren beni üzen, ağlatan olaylar bir oluyor, bir duruyor. Dönme dolap gibi, birileri yukarıdayken başkaları aşağıda oluyor.




       Ve bir sabah GEZİ PARKIna uyanıyoruz. Heryer gaz. İçimizde sıkışmış tüm duygular iyisiyle, kötüsüyle serbest kalıyor. İş bir ağaçla başlayıp bir direnişe dönüyor. Direniyoruz hemde tek bir fikir için; Gülse Birsel’in nefis yorumuyla “ Yetti be!”. Işık açıp kapamalar, tencere-tava çalmalar, sabahlara kadar TV izlemeler ve Tvde hiçbir yayın olmadığı hayretine düşüp, adını bile bilmediğimiz bir kanalın cesaretini facebookta, twitterda saniye saniye paylaşmalar, iş için uzaklarda olup Taksim’de olamamaya sövmeler, Kanserle Dans Ebru ile tanışma, tanışır tanışmaz kaynaşma ve gidilemeyen toplantının hüznü ile dönüş yolunda Osmanbey’de biber gazı yemeler. Ülkem uyanmış, ülkem sorguluyor. Buna ülkem demek belki eksik olur, buna GENÇler demek daha doğru. Y kuşağı aydınlanması.Taksim ve polisin orantısız güç uygulaması, köşe yazarları, sanatçılar, halk...ortalık karma karışık ve derken CHAPULING!, PLEBİSİT, sert tavır devamı, daha fazla orantısız güç, Fazıl Say, Necati Şaşmaz, Ajda Pekkan, Mehmet Ali Alabora, Akiller, Hülya Avşar, Vali “Mutlu”, REDHACK, Kırmızılı kadın, ÇARŞI ve final DURAN ADAM. Ülkem bu yaşananları asla unutmayacak ve sandık bize yeni yollar gösterecek. Zaman çalışma zamanıdır, siesta bitti! Günlük kaygılarınızdan sıyrılıp düşünmeye varmalı, görev ve sorumluluklarımızı hatırlamalıyız. Hatırlamalıyız ki güzellik insanlarla iyi geçinmededir.
 



       Derken 13 senedir beklenen gün geldi. Yürekte tarifsiz heyecan. Yere göğe sığmıyor. Bıraksan uçacak. İçi azıcık hüzün bolca gurur dolu. Hazırlıkların sonuna gelmişiz, herşeyin mükemmel olacağıni bilsemde genede kontrol etme telaşı. Yahudi geleneklerine göre canım hayat gardiyanlarımın Bar-Mitsvah töreni. 
Bir nevi erginleşme töreni. Bu gün ülkelerine, ait oldukları topluma, geleneklerine, ailelerine ve kendi doğrularına karşı kazanılmış bir utku günü. Bu günden sonra adlarının başına “ erkek” olgunluğu eklenecek. Büyüdükleri var sayılıp onlardan beklenenleri çokça yerine getirmeleri istenecek. Zor bir görev ama 5000 seneden fazladır bu böyle devam ediyor. Bu törene tefilin diyorlar. 0407 diye bir whatsupp grubu kuruldu içine aile eşrafı yazdı durdu günlerce. Ardından parti geldi. Ne hazırlık sormayın gitsin. Kaç kişinin eli yüreği değdi bilseniz. Dans provaları çocukları eğlendirdiği kadar biz büyükleride şenlendirdi. 
 


Eskilere, 80’lere dönüverdik. O günkü telaşlarımızı hatırladık bu günkü olgunluğumuzla. Kocaman bir ailemiz,dostlarımız,  olduğunu anladık, değişmez ve kalıcı. Whatssupp grubu biranda Family Forever oluverdi, yazışmalar dozunu bile kaçırmaya başladı zaman zaman. Gizli gruplar kuruldu süpriz gösteriler için, kimileri yanlış gruplara yazmanın sıkıntısını yaşarken, konudan az haberi olanlar sevinçten uçuverdiler. 
Oğlanlar beğenilmenin keyfini yaşarken, bizler içtik çok çok...Ah çektik zaman zaman ama çokça keyiflendik hayat devam ediyor diye. 
Elimize doğan bütün 13 yaş oğlan annelerinin gururlu senesi de böylece son buldu. Banka hesabındaki eksi bakiyeyi sormayın...

Sabah uyandığımızda ise bir dönemi kapattığını sanan iki ergenle tatile gitmenin keyfini yaşadık. Gene Saroz bizi büyülü dünyası olan Kazado'ların evinde ağırladı.

      Yaz dediğin ne ki bir bakmışsın ceketler giyilmiş, ortalıktan kavurucu sıcak çekilmiş. Hafif iç ürpertileriyle sonbahar yeni telaşlarla kapıda. Bir söz verilmiş tutulacak. Bir mektup, bir zarf. Yolumuz LÖSEV’e.
Gururlandık hemde nasıl. Hayaldi seneler evvel, gerçek oldu. Sonbahar gelince genelde insanlar bir karamsarlaşır. Oysa bendeniz sonbaharda coşanlardanım ama bu sonbahar pek öyle olmadı. Kasım dedim yeni kitabıma. Adı belli  “ 3 nokta” ama hala aynı noktadayım desem... Soranlara “bitirecem,” diyorum. Ama etrafım yazanlarla dolu onu fark ettim. Dilerim hepsi hayallerine kavuşur. Ne mutlu ki sağlık sorunu olmayan bir sene geçirdik. Onun değerini bilenlerdenim diye yazıyorum, o olmazsa halimiz yaman. Onun için bu sonbaharda çokça ŞÜKÜR ekliyorum kelimelerimin peşine. 

       Ülke gündemi sonbahardada coşmuş. Gazetecilere  malzeme bol bizim ülkede, yaz yaz bitmez ülkemin hali. Onlarıda burada yazmayacam daralmayın
ama ATAM’a yapılan saygısızlıklarıda hazmedemiyorum onuda yazmam şart. 








   Ben coşarım sonbaharda ilkbaharda doğmuş olmama rağmen, kaçtım bir kaç günlüğüne, tebdili mekanda bereket diye büyülü köye. OH! Rahatladım. Kalbimde bir çarpıntı, biraz ağırlık, büyük değişimin sesiyle döndüm şehr-i karmaşaya.

Bir hayalim vardı, UÇMAK...
Öylesine korkuyorum ki asla paraşüt yapamadım bu yaşıma kadar ama tabii ki bir yol bulmalıydım ve buldum da. Zaten ne istedim de olmadı ki:) 
Kapadokya da tarifsiz bir deneyimle uçmayıda başardım.


       Sonbaharla açılan okullar hayatımıza bir eğitim kabusunuda ekliyor. SINAV. Bu sene değişen- aslında herzaman değişiyorda siz içine girene kadar farketmiyorsunuz herşeyde olduğu gibi- sistemle kendimi Kasım ayının 28inde mide sancıları ve bir dolu endişeyleTEOG sınavından dönecek çocukları kapı önünde bekler buluyorum. Ne desekte faydasız, bu deve güdülecek. Onların aklı havalarda uçarken, bendeniz kalan akıl parçalarımı yiyorum sinirden.

      Derken bir baktık ki sulu kar. Bitmek bilmeyen pastırma yazından üşür
halde bataniye altına giriveren bedenler. Van’da üşüyenler için yapılması gerekenler...

   
“ARALIK” hesaplamalar ve bilanço ayı. Sene kapanacak. Kar-zarar durumlarına bakılacak. Biraz madden ama çokça manen. 

Oda ne ayakkabı kutum bomboş...ama ne yazık ki birilerinin ki dopdolu...


Gene bir sabah ülkem korkunç bir yolsuzluk dalgasına uyandı.  Gezi direnişinin “Hiçbirşey bir daha aynı olmayacak,” söylemi senenin şu son günlerinde yeniden teyid edildi. Adalet kürkçü dükkanı misaline döndü. Yanlış yerdeki paşalarla hırsızlarda inşallah yer değiştirecek. 

Onlar para sayma makinesiyle sayarken, bende açtım banka hesabımı ve baktım taa içine...

    1 ocak 2013. “Bugün artık o, 365 dün,” diye yazmışım o güne; altınada bir alıntı şiir eklemişim.

Biraz palyaçoyum; gözyaşlarımı saklayacak kadar,

Biraz serseriyim; hayatı tiye alacak kadar,
Biraz safım; deli dolu düşlere inanacak kadar,
Biraz dostum; dostluğa ve dostlarıma değer verecek kadar,
Kapım biraz aralık; gelene hoş geldin,gidene güle güle diyecek kadar,
Biraz affediciyim; hataların olgunlaştırdığını bilecek kadar,
Biraz hoşgörülüyüm; yaşanabilir bunlar diyecek kadar,
Biraz kalabalığım; yalnız kalmayacak kadar,

Biraz yalnızım; herkes kadar! ! !
Ve Biraz güçlüyüm ; her daim gülümsemeyi bilecek kadar.

    Ee bu senede tam böyle yaşandı. Yani anlayacağınız gene kilo vermek harici muhasebe tuttu. Şunuda bir becersem diyecem ama kısmet diyorum sadece. Yeterince istemek diyorum peşinden.
    Yeni sene için sözlerim bol ama tutamayacaklarımı yazmayacak kadar olgunlaştım. Hayallerim çok. Zaten hayalsiz yaşarsak nereye gidebiliriz ki. Bir insanın kalbini ve düşüncelerini anlamak için yapmış olduklarına değil, yapmayı arzuladıklarına bakın demişler. Memnunum bilançomdan zira başka türlü olmak  isteseydim,olurdum.

Yeni senede daha fazla yazabilmeyi diliyorum. 

Daha fazla dinlemeyi, daha fazla anlaşılmayı, belki daha fazla önemsenmeyi, belki daha fazla sarılmayı, daha fazla yolculuk, daha fazla yol ayrımları diliyorum. 

Zengin ve derin sohpetler, yeni yerler, yeni insanlar, yeni bakış açıları... 



Daha fazla sağlık, daha fazla ailemle vakit geçirmeyi diliyorum. 

Oğlanları daha fazla daraltmamayı, olanla yetinmeyi, olmayanın sorumluluğunun bende olmadığını anlayacak bilinç diliyorum. 

Bedensizlerin dünyasındaki ağırlığı azaltabilmeyi, zihnimle dost olmayı ve yeniden “hala” olmayı diliyorum. 


Kontrolsüz olabilmeyi diliyorum çok çok... Kalbime inanmayı deneyeceğim diyorum.


Bu sene herşeyin çok güzel olacağına, gani gani sevgi, aşk, bolluk bereketle donanacağımıza, farkındalıklarımızın tavan yapacağına ve her şeyden önemlisi dünden farklı olacağımıza inanıyorum.





Herkesin yeni yılı kutlu olsun. 
İyi ki varsınız, iyi ki hayatımdasınız...