24 Eylül 2016 Cumartesi

NOKTALARI BİRLEŞTİRMECE . . . . . . . .



Eminim hepiniz bu oyunu küçük yaşlarınızda ve hatta anne baba olduğunuzda çocuklarınızla oynamışsınızdır. Ben 45 imde yeniden oynamaya karar verdim. Basit gibi gözüküyor ancak sayıların birbirine ulaşması için önce sayıları tanıyor olmak lazım.
Mesela 1’den sonra 2 geleceğini nasıl biliyoruz?
Bu soru beni bu yola çıkardı. 
Bir şekilde bir sonraki adımı hep biliyoruz ama bilmiyor gibi yaşamayı seçiyoruz. 2’ye ulaşanlar ballı oluyor, 1’den sonrasını bilmeyenler ise şansızlar mı olur öyleyse. Yani 2’ye ulaşmak için yerimizden kalmak, çokça denemek, keşkelere ve geçmişe takılmamak bizi ballı kategorisine taşır mı?
Korkular mı bizi 1’den 2’ye geçirmeye engel. O korkularla içimizde büyüttüğümüz kaygılar, endişeler, çarpıntılar, terlemeler. Oysa sadece 1’den 2’ye bir düz çizgi çizmeyi denemek o kadar zor mu? 


Ne olabilir ki? 
Dönüş yolunu biliyoruz nasılsa. Ayrıca yarattığımız o korku ilüzyonu bizden ve yaşamın gerçeğinden nasıl daha büyük olabilir ki? Ayrıca ben 2’ye gitmek istiyorsam ve oyuna başladıysam neden hala 1’de durup 2’yi kötülüyorum ki? Delirmiş olabilir miyim acaba?

Biliyoruz ki noktalar ileriye doğru birleşecek öyleyse ilerleyip çizgiyi çekmekten başka çare yok ki! Ne duruyorsunuz Steve Jobs’un dediğine kulak verin;



* “ Üniversite için neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini fark ettim. Orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum. Sonuçta okulu bırakmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabilirlerdi.
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Ortağım ve ben Apple’ı 20 yaşındayken evimizin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık ve 10 sene sonra Apple, 4 bin çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. Sonra kovuldum. 30 yaşında sokakta kalmıştım. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yok olmuştu, bu büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Ve yeniden başlamaya karar verdim.
 O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.
Sonra Next ve Pixar adında başka iki şirket kurdum ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık oldum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story’yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple Next’i satın aldı, ben Apple’a döndüm.
 Kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim.
Gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer.
Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durmayın.
Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin! Yılmayın.
Kendinizde yeterli cesareti bulamadığınızda belki de doğru zaman şimdi değildir diye düşünebilirsiniz ama eğer işler yolunda gitmiyorsa/gitmeyecekse kaçınılmaz sonu beklemenin de bir alemi yok. Unutulmaması gereken şey, her yeni başlangıçta, start noktanız neresi olursa olsun bir öncekine daha avantajlı başlıyorsunuz. Korkunun ecele faydası yok. “

Noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığımızda birleştirebiliriz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmak gerekiyor. Bir şeye güvenmeliyiz – tanrıya, cesaretimize, kaderimize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. Bu yaklaşımın bizi asla yolda bırakmayacağını söylemişti Steve Jobs, hatta hayatlarımızı bütünüyle değiştirebilir bile.
 
O zaman şimdi Noktaları Birleştirme Vakti!
. . . . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . .. . . . . . . .. . 
*Steve Jobs Stanford Üniversitesinin mezunlarına yaptığı konuşma

24 Ağustos 2016 Çarşamba

KAÇ KİŞİYDİK O ZAMAN, KAÇ KİŞİ KALDIK ŞİMDİ?




Bodrum'dayım bu hafta sonu. Şehir bastı. Dostları olsun insanın orda burda yüreğini, kollarını açmış seni bekleyen. 
Davetsiz kapısında bitebileceğin dostların olsun hayatında, elinde limonla gidip birlikte limonata yapabileceğin. 
Onun yüreğindeki heyecanı paylaşıp yarattığı güzelliğin büyüyeceğini bileceğin. Adı IpekChe* heyecanın. Dönüşüyor elinde bir şeyler. 

                 
Cam kavanooz bir anda mumluk, bir anda kalemlik belki de kaktüsüne altlık. Plastik şişe belki de sevdiğin çiçeğe vazoya dönüşüyor.
Bu yaratıcı güce şükür ederken ülke hallerinden gerilip ah çekip iyi olacak inşallah  diyebileceğin dostları olmalı insanın.
Ama birazda deli olmalı hayata karşı dostların. Düşünsene deli değilsin?



Işte Ipek ile bir hafta sonu böyle başladı.
İşlerden bin kere uçuş değiştirmek zorunda kaldıysam da keyifli bir uçuşla tatil modu ON.









Her gün kendi gibi özel başladı, her gün batımı başka bir heyecanla son buldu ve her güzel  şey gibi bitiş günü  geldi.



















Bu sabah her sabahtan erken kalkıp yol almaya niyet ettik.
Gölköy'e denize gitmek üzere  Gündoğan'dan sabah ışıklarıyla yola çıktık. Tam tabela Gölköy'e dönüş  verdi ki sağda bir yol ayrımı fark ettim. Tam anlaşılmayan  rengarenk odunsu birşeyler sıra sıra. Dikkat çekici . Arkadaşım direksiyonu hemen kırdı ne de olsa yüreğimi  bilir. 
"Buraya girmeliyiz," dedi.
Bir anda kendimi bambaşka bir dünyaya  girmiş  buluverdim.
Her yer odunsu ve metalimsi objelerle dolu. Şaskınlıkla inceliyorum her birini. Yanlarından arabayla adım adım geçiyoruz. 
Duruyorum.
Bakiyorum. 


Yüreğimin  sesi sessizlikte  güm güm. Bu odunsu ağaç  dalları konuşuyor. Bazıları hoşgeldin  derken, bazıları ne işin var burda git diyor. Kimi sana gülümserken  bazıları hüzünle  eğiliyor. Her biri başka  duygularla bizi karşılıyor. Başka  dünyaya  ait olduğunu  düşündüğüm  metal parçalar  korkutucu figürler  içindeyken  bir o kadar da ironik gülüyorlar . 










Bunlar çok  özel  bir ruhun elinden çıkmış dekor amaçlı objeler. Bunlar Cuma Altuntaş'ın* sözleri. Onun  evrene verdiği  mesajlar. Onun ellerinin hüneri. Evlerimizin bahçesine, terasına ya da salonumuzun bir köşesine keyifle yerleşecek  figürler  ama şaşırtıcı olan sanki sizinle konuşuyor  olması. Sanki size doğayı ve onun dinginliğini  getiriyor gibi. Daha ötesi  sanki birazdan "Hadi anlat bakalım  nedir aklındaki?" diyecek ruhta. 






7 yaşından beri ağaçlara aklındakileri oyarak hayatına anlam katan bu yürek
başka  türlü  biri. Dünyevi beklentileri nedir anlayacak kadar çok  kalamadım  yanında ama illa ki ağaçları duyduğunu  ve onları yeniden yaratıp bizlere ulaştırdığını düşünmeden  edemiyorum.
Yaşam koşulları kendi istediği  gibi, beklentisi sıfırım altında sanki. Çay teklif etti, su içtik  ama o çay  içti. Karton bardağa poşeti  koydu, üzerine  sıcak suyu ekledi öylesine  doğal bir şeymişcesine bir dal kopardı ve şekerini  karıştırdı.
İçinde yaşadığımız şu deli günlerde aklımız çıldırma noktasındayken bu umarsızlık, Diyojen'in gölge etme başka  insan istemem havasındaydı. Sohbetimiz zaman kısıtlamasından az sürdüyse de laflar ve projeler büyüktü.








Neye, ne kadar ihtiyacımız var, elimizde olanların ne kadar yeterli olduğunun farkında mıyız? Yaşadığımız güvensiz hallerin tamamen kurgu olduğunu, dünyanın düşünmemizi istedikleri gibi düşündüğümüzü , cok tüketip az ürettiğimizi, ürettiklerimizi hazmetmeden hızlıca tükettiğimizi  fark ediyor muyuz? Bir söze takılıp kendimizi mutsuz ettiğimizi, bir düşünceye  saplanıp bir başkasını öldürebildiğimizin farkında mıyız? Bir kahkahanın peşinden  gitmeye korkup, hayallerimizin hayal olduğunu  kendimize tekrarladığımızı görüyor muyuz ?
Maddi kaygılardan kafamızı kaldıramayıp hayatla boğuştuğumuzu ama
aslında kuşların uçtuğunu  görmediğimizi biliyoruz değil mi?
Basit bir odun parçasının sizinle konuşabilmesi ihtimalini delilikle birleştirip  bu yazıyı okumayı
kesebileceğinizi de biliyorum ama genede yazmaya devam.

Yolunuz düşerse sakın ama sakın es geçmeyin. Adresi ve telefonu yok, yüreğinizi takip edin bulursunuz. 

Tam da bu hallerdeyken tesadüf yoktur ya, elime gelen kitap Birol Güven'in " The school of Mandıra Flozofu" ve Ayşe Arman'ın röportajı ve Focault'ın deiği; " Kapitalizm konfor verip özgürlüğümüzü alır."

 Kaç kişiydik o zaman, kaç kişi kaldık şimdi.



* IpekChe 'yi merak edenler için: instagram: ipek_che ve Facebook: IpekChe
* Cuma Altuntaş'ı takip etmek isteyenler Facebook'ta ismiyle arayabilir.












14 Temmuz 2016 Perşembe

OL İZ VEL


Photo by Göknur Birincioğlu

Günün belirli saatleri facebook takılıyorum. Kim ne paylaşmış bir göz gezdirip bir kaç like edip varsa sözüm ekliyorum keyifle altlarına, daha büyük sözlerim varsa da kendim paylaşıyorum, bırakıyorum başkaları sözlesin altına...
Canım Korel'im bir video paylaşmış. Tesadüf yoktur misali karşılaştım kendisiyle.
Önce videonun sonunda dediği gibi ihtiyacı olan biriyle paylaştım sonra da oturdum klavyenin başına kendimi tıklara teslim ettim.

11 things to remember when going through tough times
Yani zor anlardan geçerken hatırlanmasi gereken 11 konu.


1- Herşey değişebilir VE değişecektir.
Uzun zamandır hayatlarımız alt üst. Gerginiz, korku doluyuz, güvensiziz ama videoda diyor ki geçecek. Şu ana bakınca geçti bile demekte olduğumu farkettim.
AliIsmailKorkmaz, Ozgecan, Berkin, Suriyeli bebecik Alyan ve niceleri… Kalpte  çizikler, zihinde soru işaretleri, bunlar olmasın diye yapılacaklar listesi ve farkındalıklarla geçti. Kimbilir niceleri gelecek ve gene geçecek.



2- Daha öncede zorlukların üstesinden geldin.

Doğrudur ki  eşimi sonsuz doğy-uya uğurladığımda takvim 2008 Aralık 8’di. Bugün 2016 Temmuz 13. Ne yollar yürüdüm, ne anlardan geçtim.Ayrıca “Ben” bunları yaşarken binlerce yüzlerce insan benden kat fazla ve kat daha az ama kendince zorlu yollardan geçti. Geçecek. 




3- Ögrenme periyodu vardır.
Var tabii ki. Düşünsene yeni hayata başlıyorsun. Bilinen her türlü konfor alanından çıktığın ve yeni konfor alanları oluşturmaya cesaret ettiğin. Onlarıda zamanla değiştirip yenilerini kurarken hatalarla büyüdüğün. Yıkabilirsin sorun yok çünkü başlayabilme imkanı hep var. Hayatta bizi öğrenme dönemiyle ödüllendirirken aynı zaman kor ateşlerde yürütüp büyütüyor.



4- İsteklerinin olmaması belki hayırdır.
Şu olsun, bu olsun telaşlarının bitmediği anlarım hala devam ediyor. Hasretle dilediklerim ve olsun diye adaklarım. Oysa zaten olacaklar öyle güzel bir senaryo eşliğinde gercekleşiyor ki aklım duruyor bazen. Olsun istediklerimin farklı formlarda oluştuğuna şahit olmanın dayanılmazlığıyla kalakalıyorum. Artık sadece olmuyorsa vardır bir sebebi dediğim anlara dönüşüyorum. Çünkü olacaklar hep oluyor.


5- Kendine eğlenmek için izin ver
Işte buna bayılır herkes ama gel gör ki okunduğu kadar kolay bir aksiyon değil. Öyle çok ağladığım anlarım olmuştur ki merak ediyorum nerden geliyor bunca göz yaşı. Sonra anladım ki her damla kalpte birikenleri yıkıyormuş, geçmişi temizliyormuş. Şimdilerde ise engel oluşturmadığımdan olsa gerek hayat eğlenceli anlar çıkarır oldu karşıma. Nasıl çocukça kahkahalar, o biçim ergen delilikleri, ne komik yaşlı sızlanmaları. Herbirinin keyfi tarifsiz.

 
6- Kendine karşı nazik olmak en iyi ilaçtır
Işte bu yazının sebebi olan söz grubu.
Kendimizi hunharca eleştirip acıtmayı o kadar iyi beceriyoruz ki nazik ol denildiğinde hiç bir anlam veremiyoruz. Geçtiğimiz bayram tatilinde tam şu görseldeki gün batımı anında kendime sarıldım.

No EDIT!
İçinde bulunduğum anda olduğum halime, hırçın,  belki biraz egoist, çokça çılgın, zaman zaman dengesiz, gerektiğinde sivri, bazen anlayışsız, esnek olamayan, aşırı plancı hallerime nazik oldum. Güldük birlikte batan güneş sarıdan, turuncudan, kırmızıdan mora ve siyaha dönüşürken. Öptüm her yanımı, sarkıklarımı, buruşmuş yerlerimi, sarkmış gıdığımı, yağlı göbişimi, güzel ellerimi, kokulu ayaklarımı, gülen gözlerimi, hoş söyleyen dudaklarıma müşteri olan kulaklarımı. Kalbimin, zihnimin ve bedenimin her milimetresine sağlıklı oldukları için teşekkür ettim.

Photo by Göknur Birincioğlu
Ve birden minik bir peri beliriverdi gözümün önünde. Pır pır kanatları tur attı etrafımda. Göz göze geldik, gülümsedi. Kondu ortancaların üzerine ve
"OL İZ VEL"dedi.
Anlamadım. 
Konuştuğu lisan periceydi belki de. Zaman zaman anladığım bir lisan olsa da anlaşılan bu sözler bilmediklerimdendi. Olsun uçmuş gelmiş, anlamadım ama genede iyi bir şeydir diye düşünerek gülümsedim. O da gülümsedi ve pırr uçuverdi. 






Ben arkasından bakakaldım aniden gelip gitmesi şaşırtmıştı haliyle. Onun uçtuğu yöne bakarken bir anda jeton klik düşüverdi. Heyecanla el salladım sevgiyle ona teşekkür eder gibi. Görmedi belki de ama anladı anladığımı. Zaten biliyordu anlayacağımı.

Sizin jeton benden önce düşmüş olabilir mi?


 Kalan maddeler için youtube videosu : https://www.youtube.com/watch?v=rqvwq5g-wnk

29 Haziran 2016 Çarşamba

SONSUZ SOSİS


Bir taş aldı eline ve attı suya. GULUK! 
Taş suya değdi, ses kulaklarda duyuldu. Peki ses nereye gitti.

Uzaktan annesi bağırdı, “Yemek hazır,” kulakta duyuldu ses ama gene nereye gitti.

Hiçbir şey yapmaya vakti yoktu.Sadece düşünmesi gerekiyordu Zakarina’nın. Günlerdir düşünüyordu; hep aynı şeyi, o kadar büyük bir şey ki düşündüğü, neredeyse kafası çatlayacaktı.
Ne miydi düşündüğü?
EVREN!


Gökyüzü yıldızlarla dolu. O yıldızlar sanki iğne deliğinden sızar gibi parlıyorlar. 

Kocaman diye düşünürken babası ona “ Sonsuz” dedi.Yani uçsuz bucaksız, o ne demek se...
Ne garipti evren. Bir sonu olmalı, diye düşündü. Herşeyin bir sonu vardı! 
Elindeki sosise baktı, baktı, baktı. 
Bir başı ve bir sonu vardı. 
Bir merdiven başlar ve biterdi.
Dünyanın en uzun treninin bile en son vagonu vardı. Başlardı ve biterdi.  
Ve önce sabah ve sonra akşam olur ve bir gün başlar ve bir gün biterdi. sonra da tren biterdi. Ama evren? Devam, devam, devam...

Ve işte sorgu orada başladı. 

Kum Kurdu dedi ki: Bitti dediğimiz herşey aslında başka bir forma bürünüp yolculuğa devam ediyor. Hiçbir şey yok olmuyor, sadece dönüşüyor. Tekrar, tekrar ve tekrar. Ve bizler o kocaman evrenin harika parçalarıyız. Burada ve şimdi, o zaman ve her zaman.

Koşarark eve giderken sosisi bitirdi Zakarina. Babası şaşırmıştı bu kadar çabuk yemesinden.
“Tebrikler sosis bitirme rekoru oldu bu,” dedi. Zackarina gülümsedi çünkü artık sosisin bitmediğini biliyordu. Babasına dönüp sadece, “Dönüştü. Bitmedi,” dedi.









Bizlerde son zamanlarda bin türlü huzursuzluk halleriyle alt üst olmuş, bir taraftan ruh dengemizi diğer taraftan akıl dengemizi kaybetmiş olarak sanki deniz anası misali yaşıyoruz. 
Bu basit ama anlamlı hikayeyi okuyunca dün akşam ki akıl almaz Atatürk Havaliamı patlaması, ardından Orlando, Ankara, Bruksel, Paris, Mardin, 
Tel-Aviv ve daha nice nicelerinde teröre kurban verdiğimiz canlar aklıma doluştu. Öncekiler, daha öncikeler ve çok daha öncekiler... Hiçbir şey bitmiyor. Sadece dönüşüyor. Terör yüzünden bedenleri bu evrenden ayrılmak zorunda bırakılırken yerlerine fikirler doğuruyor, çözümler doğuyor ve hepsinden önemlisi daha yaşanılası bir evren için adımlar doğuruyor. 
Kötülük hep var. Siyahlar hep bir fazla. 



                                Herman Hesse Siddhartha adlı kitabında diyor ki:

 Tüm dalgalar ve sular seğirtiyor, acılara göğüs gererek, kendi hedeflerine doğru koşuyordu, pek çok hedefe, çağlayana, göle, akıntının hızlandığı yerlere, denize; ve tüm hedeflere ulaşıyor, her hedefi bir yenisi izliyordu; sudan buhar olup gökyüzüne çıkıyor, yağmur olup gökyüzünden aşağıya iniyor, pınar oluyor derken, çay oluyor, ırmak olup yeniden atılıyordu ileriye, yeniden akıp gidiyordu.

Ve pek çok ses birbirinden ayırddilemiyordu artık, neşeliler gözü yaşlılardan, çocuksular erkeksilerden ayrıştrırılamıyordu, bir bütün oluşturuyordu hepsi, özlemin yakınması ve bilen kişinin gülüşü, öfkenin haykırması ve ölen kişilerin iniltisi, hepsi birdi şimdi, hepsi iç içe geçmişti, birbirine bağlanmış, binlerce kez birbirine sarılıp dolanmıştı. Ve tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, bütün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı. Tümü birden ırmağı, tümü birden yaşamın müziğiydi. 
Binlerce sesin bütün şarkısı tek bir sözcükten oluşuyor, bu sözcükte mükemmellikti. ( OM )

Hiç birşey bitmiyor sadece dönüşüyor.
Sonsuz sosis aklımızda olmalı! Unutmamalıyız.
Kimbilir belki yürek karşılaşır  biriyle ve o zaman gözlerin yaşları diner, kalbin sesi söze döner.



17 Haziran 2016 Cuma

GOD's SELFIES




Iki arada...
Siz hiç iki kelime arasında sıkışıp kaldınız mı?
Söylemek istediniğiz ya da duymak istediğiniz arasında boşlukta asılı duruyor gibi hissettiniz mi?
Örneğin günaydın ve canım yazan ama ötesi olmayan sözcükleriniz oldu mu?
Seni seviyorum ve iyi geceler diyen ama arası boş olan uzun bir gününüz oldu mu?
Güneş doğarken ve ay çıkınca sarılıp, diğer anlarda çok uzak olduğunuz bedenleriniz oldu mu?
Kalbiniz sıcacıkken, ellerinizin buz tuttuğu oldu mu?
Belki de iki sözden başka söyleyecek kelimesi olmayan bir dostunuz oldu mu?

Bütün bunların toplamına verilebilecek bir isim düşünürken aklıma " BEKLENTİ" geldi.
Hiçbir şeyin yetmediği, hep bir fazlasını talep ettiğimiz günlerdeyiz. Mutluluk hep bir üst basamakta. Tavşan havuç oyunu misali asla yakalayamıyoruz. Ama tavşanda var, havuçta ve bu kimseye yetmiyor.

Sabah kalkıyorsunuz birisi aklına koymuş, kendinde de hak bulmuş, çıkmış meydana taramış milleti.
Kınıyoruz ve üzgünüz arasında başka yazacak sözcük yok.
Gururla sahnedeki gösteriyi seyrediyorken, alkışla gözyaşı arasındaki kestirme yol gibi.
Iki kelime ve sonrası boşluk.

Ter akarken sırtından, bunun calışmaktan değil de keyiften olduğunu anlayacak iki kelime arıyoruz illa ki. Ardından kalbimiz hissediyor; Acı ve Kazanç. 
Arası kocaman bir vadi.

Tuşlar tıkırdarken yürek suskunsa, iki arada heyecan ve hüzün.
Gecenin bir yarısı baş ucundaki telefonun ekranı aydınlarısa; Deli midir nedirle, rüyasına girdim arasındaki derin çukur. 

Yatarken sarıldığın sıcacık peluş bebeğin yüreği ısıtan sevgisiyle, sol yanındaki boşluğun sivri tepesinde asılı kalıveriyor insan.

Liste uzun uzun devam eder iki arada. 
Oysa o an olanla sonra olanı, neden-sonuçla biribirine bağlamak derdindeyiz. 
O an olan oluyor ve bizler hep bir sonraki kareyi ön görüp mutsuz oluyoruz. 
Olan oluyor. Hoşuna giderse devam, şikayet varsa değiştir. Illa ki daha iyisiyle karşılaşacaksındır. Mevcutla baş etmekten, konfor alanında kalmaktan gereksiz mutsuzluklarda yüzmek istemiyorsan, değiştir. 
Tamam değiştiremiyor olabilirsin. Kabul et o zaman. 
Kabul hali ile mutlu uyanacaksın göz yaşlarıyla ıslanmış yastığından. Sabah olduğunda göz yaşları çoktan kurumuş, karanlık gökyüzü çoktan aydınlık olacaktır.


Esneme hareketlerini yaparsın, ardından yüzüne kocaman bir gülücük oturtursun. Ayaklarını yere indirir parke zemine ayaklarını basarsın. Bedenini yukarı doğru kaldırır, iki ayağının üzerinde durursun. Işte mucizenin kendisisin. 
Mevcudiyetin bile bir mutluluk bu evrene. 
Çünkü sen Tanrı’nın özçekimisin. ( WE ARE GOD’s SELFIES)

Haydi bakalım varsın iki arada kalsın sözcükler, kalanlara selam olsun biz yola devam…


2 Haziran 2016 Perşembe

HİÇBİR ŞEY Yapmak çoooook yorucu!

 Yeni bir çocuk kitabıyla karşı karşıyayım. Bayılırım o çocuksu bakış açısındaki yalınlığa ve mesajı dolaylı iletirken tam on ikiden vurmasına. Hep derim çocukluk hiç bitmeyen bir süreçtir. Dünde bunu teyid eden bir cümleye müşteri oldu kulaklarım:
İnsanlar hiç değişmez değişen sadece oyuncaklardır.

Gelelim kitaptaki kısacak ama kocaman mesajlı hikayeye...
kısalttım ama gene de sabırla okuyun... çocuklar dinlerken sabırlıdırlar, büyüklerin hep acelesi vardır.
Şu büyüklerde ne tuhaf oluyorlar ( Küçük Prens der…)

Herkes çalışıyor yalnızca çalışıyor.

Zackarina'ların deniz kıyısındaki evlerinde sabah olmuştu. Zackarina ile annesi mutfakta oturmuş kahvaltı ediyorlardı. Zackarina yavaş, annesi ise sanki tabağını önünden alacaklarmış gibi hızla yiyordu. Çünkü işe yetişmesi gerekiyordu.

"Anne saklambaç oynaylım mı?"
"Şimdi olmaz! Vaktim yok, otobüs gelmek üzere."
"Baba balık tutmaya gidelim mi? Sen ve ben?"
"Lütfen Zackarina şimdi olmaz. Çalışmak zorundayım. Çok önemli işlerim var."
"Balık tutmak da önemli," dedi Zackarina.
"Tabii, tabii," dedi babası "Ama şimdi değil, çalışıyorum. Haydi sen dışarı çıkıp oyna."

Zackarina ayaklarını öfkeyle yere vurarak odadan çıktı.
"İş, iş, iş! Hep aynı şey, iş de iş!"


Kumsala Kumkurdunu bulmaya gitti. Onun sıkıcı işler yapmadığından kesinlikle emindi. Ciddi ve önemli işler.
Zackarina, ardıç ağaçları ve taşların arasından kumasala uzanan patikasyı koşarak geçti ve ordaydı.
"Merhaba," dedi Zackarina.
"Merhaba," diye karşılık verdi Kumkurdu.
" Delilik bu, Herkes çalışıyor, çalışıyor da çalışıyor, hiç kimsenin bir şey yapmaya vakti yok!"
"Hmm, bende çalışıyorum," dedi Kumkurdu.
" Hiç de değil," dedi Zackarina. " Sen hiç kımıldamadan oturuyorsun ya!"
"Elbette çalışıyorum," dedi Kumkurdu. "Deliler gibi çalışıp kendimi yıpratıyorum. Çalışmaktan neredeyse canım çıkacak."
"Ama hiçbir şey  yapmıyorsun ki," dedi Zackarina.
"Aynen dediğin gibi, hiçbir şey yapmıyorum. Benim işimin adı “hiçbir şey” dünyanın en ağır işi bu. Ama nasıl dayanırım bilemiyorum, çok yorucu!"
"Ben sana yardım edebilirim," dedi Zackarina "Söyle ne yapacağım?"

Kumkurdu ne yapacağını söyledi ve Zackarina aynısını yapmaya başladı. Çok geçmeden Kumkurdu’nun doğru söylediğini anladı. Hiçbir şey işi gerçekten de çok yorucuydu. Kesinlikle kımıldanmayacak, ayak parmakları oynatılmayacak, konuşulmayacak. Sadece hiçbir şey yapılacaktı, hem de hiç durmadan!.

Zackarina bütün vücudu ağrıyana kadar taş gibi kımıldamdan durdu. Soluğu kesildi, Inlemeye başladı ve tam daha fazla çalışamayacağım diyecekken Kumkurdu gerindi ve
"Nihayet," dedi. "Nihayet işi bitirdik. Bugün amma da çok çalıştık! Gördün mü, Iki kişi paylaşınca iş ne de çabuk bitiyor."
"Evet," dedi Kumkurdu."Artık serbestiz. Zaten işin asıl anlamı da bu; bittikten sonra çok mutlu oluyorsun, dinlenirken istediğini yapabiliyorsun!"

 
Serbest saatte Kumkurdu ile Zackarina kumsaldaki taşları düzelttiler. Ağır taşları bir oraya bir buraya taşıdılar. Zackarina serbest zamanda yaptıkları bitince annesini ve babasını kumasal çağırdı. Onlara taşları dizdiğini gösterdi ve annesi ona
"Ne güzel olmuş sahil, eminim çok yorulmuşsundur," dedi.
Zackarina "Hayır hiç yorucu değil çünkü taşları işten sonra serbest kaldığımda taşıdım," dedi.


Çocukça olan bu hikaye hepimizin sıkça yaşadığı bir durum. Sahip olduğuımuz işlerde ne çok yorulduğumuzu ve bizi sadece maddi olarak beslerken aslında bizden ne çok şey alıp götürdüğünü farketmemizi sağlayan cinsten bir hikaye oldu. Serbest zamanlarımızda bizi iş hayatımızdan kat ve kat daha fazla yoran anlarda ise ne kadar mutlu ve keyifili olduğumuzu, günün sonunda onları yapmış olmaktan ne kadar keyif aldığımızı fark ettirdi. Aslında biz iki gün çalışıp 5 gün tatildeyiz ama bunu böyle algılamadığımız için iş saatlerinde streslenip geriliyorz.


Farkındalık tam da bu anda. 
Sahip olduğumuz işleri severek ve isteyerek seçiyoruz. Öyleyse hakkını verelim, şikayet etmeden keyifle zamanımızı geçirelim. 
Çünkü hiçbir şey yapmak çoooooook yorucu!